Mehmed Said Paşa

Mehmed Said Paşa

Mehmed Said Paşa

Mehmed Said Paşa Erzurum’da doğdu. Ankaralı Seb‘azâde ailesine mensuptur. Asıl adı Mehmed Said olup diğer Said Paşa ile karıştırılmaması için boyunun kısalığından dolayı “Küçük” lakabıyla bilinir. Babası ulemâdan Hasan Efendi’nin oğlu Ali Nâmık Bey’dir. İlk öğrenimini Erzurum’da yaptı ve buradaki İbrâhim Paşa Camii Medresesi’ne devam etti. Babasının ölümü üzerine (1853) ailesinin geçimini sağlamak için Erzurum Tahrirat Kalemi’ne memur olarak girince eğitimi kesintiye uğradı. Görevi 1856’da Anadolu Ordu-yı Hümâyun Tahrirat Kalemi’ne nakledildi. İki yıl sonra ordu heyetiyle birlikte İstanbul’a gitti ve Maliye Nezâreti’nde bazı hesapların kontrolü işiyle görevlendirildi. 1858 Aralığında Meclis-i Vâlâ’da memur oldu; ardından Erzurum’daki ailesini İstanbul’a getirtti. Bir taraftan memuriyetini sürdürürken bir taraftan öğrenimini tamamlamaya çalıştı. Ayasofya Camii’nde derslere başladı; zaman zaman dış görevleri sebebiyle kesintiye uğramasına rağmen buradaki eğitimini yedi sekiz yıl sürdürdü. Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Fransızca öğrendi.

Mehmed Said Paşa’nın ilk görevleri sırasında Anadolu ve Rumeli’yi dolaştı. Keçecizâde Fuad Paşa’nın birinci sadâretinde oluşturulan Yedinci Dâire-i Belediyye (Adalar) başkanlığı ek görev olarak kendisine verildi. 1864’te Yanya Vilâyeti Meclis-i Kebîr Başkitâbeti’ne tayin edildiyse de istifa edip İstanbul’a döndü. 1866’da Selânik vilâyeti mektupçuluğuna gönderildi, ancak maaşının arttırılmaması üzerine görevine gitmeyip istifa etti. Niyeti İstanbul’da kalarak bürokrasinin basamaklarında yükselmekti. Bu sebeple taşra görevlerinden mümkün olduğunca uzak durdu. Onu İstanbul’a bağlayan bir başka sebep de yeni yeni gelişmekte olan Osmanlı basını idi. Kendisine gazetecilikten yetişme sadrazam unvanını kazandıracak bu heves erken bir dönemde başlamıştı. Bir süre Cerîde-i Havâdis’te musahhihlik yaptı. Ağustos 1864’te Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis’in yayın hayatına girmesiyle burada imzasız yazılar yazdı. Gazetecilikle uğraştığı yıllarda dikkati çeken en önemli yönü, aynı sıralarda Tasvîr-i Efkâr gazetesini çıkarmakta olan Şinâsi ile başlattığı edebî tartışmadır. “Mebhûsetün anh/anhâ meselesi” diye meşhur olan bu tartışma Türk basın tarihinin de ilk yazılı polemiğidir.

Mehmed Said Paşa’nın basınla olan bu yakınlığı dolayısıyla Saffet Paşa’nın Maarif nâzırlığı zamanında 1867’de Matbaa-i Âmire müdürlüğüne getirildi. Ayrıca Takvîm-i Vekāyi‘ müdürlüğü de kendisine havale edildi. Önce Matbaa-i Âmire için bir nizamnâme hazırlattı, ardından Takvîm-i Vekāyi‘in düzenli çıkması için gerekli tedbirleri aldı. Şûrâ-yı Devlet’in kurulması üzerine 1 Ağustos 1868’de Şûrâ-yı Devlet Adliye Dairesi başmuavinliğine terfi etti. Bir süre sonra aynı kurumun Dahiliye ve Muhâkemat dairelerinin başmuavinliklerini de üstlendi. Özellikle bu ikinci görevi sırasında mülkî idare, maarif ve nâfia işleriyle ilgili birçok nizamnâme ve lâyiha kaleme aldı. Şûrâ-yı Devlet’te yapılan bazı teşkilât değişiklikleri sırasında 1871’de Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye başkitâbetine tayin edildi. 1874’te Ticaret Nezâreti mektupçusu olduysa da bu görevi uzun sürmedi. Sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın isteğiyle sadâret mektupçusu Zihni Efendi ile becayiş ettirildi. Ekim 1875’e kadar sürdürdüğü bu görevinde üç sadrazamla çalışma imkânı buldu. Yaklaşık üç ay açıkta kaldıktan sonra sadrazamın muhalefetine rağmen Ticaret Nâzırı Damad Mahmud Paşa’nın teklifiyle yeni oluşturulan Meclis-i Ticâret ve Zirâat üyeliğine getirildi. Bu görevi sırasında Ticaret ve Ziraat Nezâreti’nin teşkilât nizamnâmesiyle Ticaret, Ziraat ve Sanayi odalarının kuruluşu için lâyihalar hazırladı.

Mehmed Said Paşa’yı, 31 Ağustos 1876’da II. Abdülhamid tahta çıkınca mâbeyin başkâtibi tayin etti. Midhat Paşa ve ekibi Mâbeyin Başkitâbeti’ne Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal veya Sâdullah Paşa’nın getirilmesini istiyordu. Bu göreve tayini dikkatlerin onun üstünde toplanmasına sebep oldu. Bundan dolayı pek çok muhalif kazanmasına rağmen II. Abdülhamid’in vazgeçemediği danışmanı oldu. 8 Kasım 1876’da bu görevine ilâveten Hazîne-i Hâssa Nezâreti de kendisine verildi. Bir yıl dört ay yirmi gün süren başkitâbet görevi sırasında Kānûn-ı Esâsî’nin hazırlanmasına katkıda bulundu ve bizzat kendisi bir anayasa taslağı kaleme aldı. 11 Ocak 1878’de kurulan Hamdi Paşa kabinesine Dahiliye nâzırı olarak girdi. Ancak Hamdi Paşa’nın sadâreti sadece yirmi üç gün sürdü. Onun yerine geçen Ahmed Vefik Paşa da sadâretini Said Paşa’nın Dahiliye nâzırlığından alınması şartına bağladı ve bu durum iki paşanın arasında husumetin doğmasına yol açtı. Ahmed Vefik Paşa’nın isteğiyle nâzırlıktan azledilen Said Paşa’yı II. Abdülhamid yakınında tutmak için 14 Şubat 1878’de ikinci defa Hazîne-i Hâssa nâzırlığına tayin etti. Bu görevi de uzun sürmedi ve 18 Nisan’da Âyan reisliğine getirildi.

Mehmed Said Paşa Çırağan Vak‘ası sonrasında merkezden taşradaki görevlere gönderilenler arasında yer aldı. 5 Haziran 1878’de Ankara valiliğine gönderildi. Tayinini durduramadıysa da görev yerini Bursa valiliğine çevirmeyi başardı. Onun merkezden uzaklaştırılmasında Sadrazam Ahmed Vefik Paşa’nın etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Said Paşa Bursa’da altı ay kadar valilik yaptı. Bu sırada II. Abdülhamid’in Berlin Antlaşması gereği Anadolu’da yapılacak ıslahat için birçok yerden görüş istemesini fırsat bilerek gerek Bursa’nın gerekse diğer vilâyetlerin idaresi için fikirlerini ihtiva eden uzun bir lâyiha kaleme aldı. Muhtemelen bu lâyiha ile kendisini tekrar padişaha hatırlatmayı başardı. Nitekim padişah da ilgisinin devam ettiğini belirten bir tezkire gönderdi. Nihayet İstanbul’a dönmesi için gerekli izin çıktı ve İstanbul’a gelerek 28 Kasım 1878’de üçüncü defa Hazîne-i Hâssa nâzırlığına tayin edildi.

II. Abdülhamid, Tunuslu Hayreddin Paşa’yı 4 Aralık 1878’de sadârete getirince Said Paşa’nın da kabinede Adliye nâzırı olarak görev yapmasını istedi. Zira Berlin Antlaşması’nda talep edilen ıslahatın önemli bir bölümü adlî meselelere dairdi, ayrıca padişah onun alınması gereken tedbirlerle ilgili lâyihasından etkilenmişti. Bu lâyiha, II. Abdülhamid döneminin eğitim başta olmak üzere bütün uygulamalarına rehberlik etti.

Mehmed Said Paşa, 24 Aralık 1878’de on yedi maddeden oluşan ve bugün bile geçerli olan Adliye Teşkilâtı Nizamnâmesi’ni hazırlayıp Şûrâ-yı Devlet’e sundu. Burada kabul edilen nizamnâmede Adliye Nezâreti’nin merkez ve taşra teşkilâtları yeniden oluşturuldu, nizâmiye mahkemelerine işlerlik kazandırıldı. Said Paşa’nın bu dönemde yaptığı diğer bir önemli düzenleme de Osmanlı adliyesinde ilk defa olarak savcılık kurumunu ihdas etmesidir. Adliye nâzırlığı sırasında ayrıca Islahat-ı Umûr-ı Mâliyye Komisyonu’nda üye, aynı komisyonun vâridât şubesinde başkan sıfatı ile yer aldı.

Mehmed Said Paşa, 18 Ekim 1879’da Ahmed Ârifî Paşa’nın azlinden sonra başvekil unvanı ile sadrazamlığa getirildi. İlk sadâreti 9 Haziran 1880 tarihine kadar sürdü. Bu dönemde malî konularda çeşitli hizmetlerde bulundu. Azil sebebinin II. Abdülhamid’in o dönemde devletlere karşı takip ettiği siyasetten kaynakladığı düşünülmektedir. Bunun önemli bir göstergesi, azlinden kısa bir süre sonra padişahın kendisinden devletlerin müdahalesine karşı alınabilecek tedbirleri ihtiva eden bir ıslahat lâyihası hazırlamasını istemesi, ardından dış tehditlerin artması ve Sadrazam Kadri Paşa’nın yetersizliği sebebiyle onu 12 Eylül 1880’de tekrar başvekâlete getirmesidir.

Mehmed Said Paşa bir yıl yedi ay yirmi gün süren bu ikinci görev süresi içinde Karadağ meselesi, Düyûn-ı Umûmiyye’nin akdi, Tütün ve Tekel İdaresi’nin tesisi, Rusya’ya ödenecek savaş tazminatı ve Tunus meselesi gibi birçok önemli mesele ile uğraştı. Bu sadâreti sırasında devletlerin Berlin Antlaşması’na dayanarak yaptıkları baskıların had safhaya ulaşması ve isteklerinin önünün bir türlü alınamaması karşısında görevinden istifaya teşebbüs ettiyse de istifası padişah tarafından kabul görmedi. Ancak bu olaydan üç ay sonra 12 Nisan 1881’de Mısır’da meydana gelen Urâbî Paşa hadiselerinde II. Abdülhamid’in öngördüğü tedbirlere karşı çıktığı için azledildi (2 Mayıs 1882). Yerine getirilen Abdurrahman Paşa olayları durdurmakta başarısız olunca Said Paşa 12 Temmuz 1882’de üçüncü kere sadârete getirildi.

Mehmed Said Paşa bu defa sadece Mısır meselesinin halli için sadârete getirilmişti. Nitekim dört ay kadar süren bu görevinde Urâbî Paşa meselesini bahane ederek Mısır’ı işgal eden İngilizler’le işgali kaldırmak için uğraştı, ancak başarılı olamadı. Ayrıca bu sırada oluşturulan Kānûn-ı Esâsî’yi değiştirme komisyonunda ileri sürdüğü görüşlerden dolayı padişahla ihtilâfa düştü. Bu sebeple görevinden ayrılmak istediyse de talebi padişah tarafından kabul edilmedi. Bununla birlikte 1 Aralık 1882 gecesi II. Abdülhamid onu ansızın saraya çağırarak sadâret mührünü aldı. Bunun sebebi Ahmed Vefik Paşa’nın bazı mesnetsiz jurnallerine yorulur. Nitekim onun yerine Ahmed Vefik Paşa başvekâlete getirildi. Ancak kırk sekiz saat sonra II. Abdülhamid her iki paşayı huzuruna çağırarak yüzleştirdi ve Ahmed Vefik Paşa’yı azledip Said Paşa’yı başvekilliği kaldırıp sadâret makamına getirdi.

Mehmed Said Paşa’nın en uzun sadâret dönemi olan dördüncü sadâreti iki yıl yirmi üç gün sürdü. Bu dönemde başta hariciye konuları olmak üzere birçok meseleyi halletme fırsatı buldu. Birtakım siyasî çevrelerden gördüğü muhalefet karşısında her zaman olduğu gibi 27 Mart 1884’te istifaya teşebbüs ettiyse de kabul görmedi. Eylül 1885’te Şark-ı Rumeli’de çıkan olaylara askerî müdahale yapılmasını isteyince padişahla yine ihtilâfa düştü. Bu yüzden 25 Eylül’de azledilerek yerine Kıbrıslı Kâmil Paşa getirildi. Aralarındaki ihtilâfa rağmen II. Abdülhamid’in onu bundan dolayı değil devletlerin muhtemel baskılarını önlemek için azlettiği anlaşılmaktadır.

Mehmed Said Paşa bu tarihten itibaren yaklaşık on yıl resmî görevlerden uzak kaldı. Bu süre zarfında konağında bir nevi uzlet hayatı yaşadı. Görevden uzak olmasına rağmen sık sık padişahın iltifatlarını görüyor, zaman zaman devlet meselelerinde kendisine görüş soruluyordu.

Mehmed Said Paşa 1895 yılı ortalarında büyük devletlerin ıslahat meselesinde yeniden ültimatomlar vermeye başlaması ve baskılarını arttırması karşısında Sadrazam Cevad Paşa âciz kalınca 8 Haziran 1895’te beşinci defa sadârete getirildi. Ağırlıklı olarak dış meseleler ve özellikle devletlerin uygulatmak istedikleri Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ve eğitimin geliştirilmesiyle uğraşan Said Paşa, İstanbul’da Ermeniler’in çıkardığı olayları erken haber alıp önleyememesi yüzünden 1 Ekim’de azledildi. Sadâretten ayrılmasından bir ay sonra kendisinin saraya davet edildiğinin bildirilmesi üzerine telâşa kapıldıysa da sarayda o günkü bazı meselelerle ilgili görüşlerine başvuruldu; hatta sadârete getirilebileceği umudunu taşıdı.

Mehmed Said Paşa’ya ertesi gün kendisine Çit veya Merasim köşklerinden birinde oturarak padişaha danışmanlık yapma görevi teklif edildi. Osmanlı geleneğinde olmayan böyle bir görevden dolayı korkuya kapılıp hayatından endişe etti; 4 Aralık 1895’te küçük oğlunu alarak İngiliz sefârethânesine sığındı. Onun bu beklenmedik davranışı padişahı telâşlandırdı. Uzun pazarlıklar ve verilen güvencelerden sonra 8 Aralık’ta evine döndü. Ardından altı buçuk yıl süren sıkıntılı bir mâzuliyet dönemi başladı. Sürekli kontrol altında tutulması hayatını zorlaştırdı. Bu arada tekrar devlet meseleleri hakkında fikirlerine başvurulduysa da kesin çözümler önermekten hep kaçındı. II. Abdülhamid zaman zaman kendisine sadâret tekliflerinde bulunuyordu. Nitekim Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın ölümü üzerine 18 Kasım 1901 tarihinde altıncı defa sadârete getirildi. Bu sırada devletin malî sıkıntıları had safhada idi. Ayrıca Rumeli’de anarşi ve asayişsizlik hâkimdi. Bu durumu fırsat bilen Avrupalı devletler Anadolu ıslahatının dışında bir de Arnavutluk ve Makedonya’da ıslahat yaptırmak için baskı uygulamaktaydı.

Mehmed Said Paşa’nın tecrübeleriyle bu problemlerin üstesinden geleceği beklenmekteydi. Nitekim hızla işe başlayarak öncelikle malî alanlarda aldığı tedbirlerde bir hayli başarılı oldu. Fakat onun gayreti bazı kimseleri rahatsız etti. Bu yüzden kabinesi içinde başta Serasker Rızâ Paşa olmak üzere bazı kişiler ona muhalefet etmeye başladı. Bu durumu daha fazla sürdüremeyeceğini düşünerek istifasını sundu.

Mehmed Said Paşa’nın görevinde kalması için ısrar edilmesine rağmen istifada direnince 14 Ocak 1903’te görevden alındı. Azledildikten sonra İstanbul’da, hatta mümkünse uzak bir diyarda yaşamak için II. Abdülhamid’den izin istedi; ancak kabul görmedi ve gözetim altında yeni bir döneme başladı.

Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin Rumeli’de sebep olduğu olaylar ve Meşrutiyet’in yeniden ilânı konusundaki baskıları üzerine 22 Temmuz 1908’de Said Paşa tekrar sadâret görevine getirildi ve II. Meşrutiyet’in ilk sadrazamı oldu. Çok çalkantılı bir ortamda İttihat ve Terakkî’nin muhalefetiyle karşılaşınca 4 Ağustos’ta istifa etti. Bu arada Meclis-i A‘yân yeniden açıldı ve Said Paşa 19 Aralık’ta Âyan reisliğine getirildi. Otuzbir Mart Vak‘ası’nın yaşandığı sırada bu görevi sürdüren paşa, aynı zamanda otuz yıldan fazla beraber çalıştığı II. Abdülhamid’in hal‘ kararını veren Meclis-i Millî’nin de başkanlığını yaptı ve bu durum onun vefasızlığı olarak yorumlandı.

İtalya, Bâbıâli’ye bir ültimatom vererek Trablusgarp’a asker çıkaracağını bildirince çaresiz kalan Sadrazam İbrâhim Hakkı Paşa kabinesi istifa etti ve yeni kabineyi kurma görevi 30 Eylül 1911’de Said Paşa’ya verildi.

Mehmed Said Paşa iyi bir kabine oluşturmasına rağmen Trablusgarp meselesinde hiçbir sonuç alamadı. Bu arada meclisteki muhalefet savaşın sorumlusu olarak hükümeti ve İttihat ve Terakkî Fırkası’nı görmekteydi. Siyasî geleceklerini tehlikede gören İttihatçılar meclisi feshettirmek istiyordu. Bunun için anayasanın 35. maddesinin değiştirilmesi gerekiyordu. Said Paşa, ortaya çıkan durumdan rahatsız olanların aslında meclisin feshi düşüncesinin de ondan geldiği yolundaki söylentileri üzerine 30 Aralık 1911’de istifa etti. Bir gün sonra hükümeti kurma görevi yine kendisine verildi, böylece dokuzuncu sadâreti başladı. Fakat meclisteki çekişmeler sürüyordu ve İttihatçılar’ın ortaya attığı 35. maddenin değiştirilerek meclisin feshedilmesi konusu gündemde kalmış, fakat bir netice alınmamıştı.

Mehmed Said Paşa sonunda Meclis-i A‘yân baskılara daha fazla dayanamadı ve meclisin feshine karar vermek zorunda kaldı. Bunda Said Paşa’nın belirgin bir rolü yoktu, ancak kabinesi ağırlıklı olarak İttihatçılar’dan oluştuğu için ciddi tenkitlere uğradı. Tarihe “sopalı seçimler” diye geçen 1912 seçimleri bu şartlar altında ve Said Paşa’nın sadrazamlığında gerçekleşti. İttihatçılar’ın politik baskılarına seyirci kalmaktan başka bir şey yapamayan paşa 16 Temmuz 1912’de istifa etti ve siyasî hayatı bu tarihten sonra bitmiş oldu. Her ne kadar 31 Ocak 1913’te Şûrâ-yı Devlet reisliğine, 12 Haziran 1913’te Âyan reisliğine getirildiyse de kayda değer bir faaliyet gösteremedi. 29 Şubat 1914’te vefat etti ve Eyüp’te türbe çıkış kapısı önündeki çınarın altına defnedildi.

En çalkantılı dönemlerde devlet idaresinde bulunan Said Paşa parlak bir zekâya ve güçlü bir hâfızaya sahipti. Yarım asır boyunca fiilen devlet hizmeti yapabilen nâdir kimselerdendir. Ancak kararlarında ve fikirlerinde aşırı derecede ihtiyatlı ve vehimli idi. Bu özelliğiyle II. Abdülhamid ile benzeşir. Pek çok defa sadârete getirilmesi ikisi arasındaki bu uyumla da ilgili olsa gerektir. Özel hayatında hasis denilecek kadar tutumlu olan paşa ailesine çok düşkündü. Devlet adamlığının yanı sıra bir fikir adamı idi. Fikirlerini görevde iken kaleme aldığı lâyihalarda ve II. Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitaplarda görmek mümkündür. Nerede ise her konuda fikirleriyle II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemlerinin en parlak siması olmuştur. Eğitimin geliştirilmesi konusundaki görüşleri ve uygulamaları ile Türk eğitimine önemli katkılar sağlamıştır.

Mehmed Said Paşa’nın, hayatının tehlikede olduğu vehmiyle İngiliz elçiliğine sığınması bazı son dönem Osmanlı devlet adamlarının içine düştükleri acı duruma bir örnektir. Onun gibi rakibi Kâmil Paşa’nın da Fransız elçisine sığınması, sadâret makamını işgal etmiş olan bazı ricâlin hastalık derecesindeki karakter zafiyetinin devlet adamlığı vasıflarına gölge düşürdüğü açıktır.

 

Kaynak: İslâm Ansiklopedisi

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.