Fatih Sultan Mehmet Han Dönemi
Doğumu, Çocukluğu ve İlk Yılları

Fatih Sultan Mehmet Han Dönemi, Hicrî 27 Receb 835, Milâdî 30 Mart 1432 tarihinde Osmanlı Devleti’nin payitahtı olan Edirne’de dünyaya gelmiştir. Osmanlı tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olarak kabul edilen Fatih Sultan Mehmet Han, henüz doğduğu andan itibaren sıradan bir şehzade değil, Osmanlı Hanedanı’nın geleceğini temsil edecek önemli bir devlet vârisi olarak görülmüştür. Doğduğu dönem, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da büyük askerî başarılar kazandığı, Anadolu’da siyasî birliği yeniden sağlamaya çalıştığı ve devlet teşkilatının her geçen gün daha da güçlendiği yıllara rastlamaktadır. Bu sebeple Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarından itibaren yalnızca saray terbiyesiyle yetiştirilen bir hanedan mensubu değil, gelecekte büyük bir devleti yönetecek hükümdar olarak özel bir eğitim programına tabi tutulmuştur. Onun dünyaya gelişi, Osmanlı sarayında büyük sevinçle karşılanmış, devlet erkânı tarafından hanedanın geleceği adına önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın babası, Osmanlı Devleti’nin yedinci hükümdarı olan II. Murad’dır. Sultan II. Murad Han, askerî dehası, devlet yönetimindeki başarısı, ilim ve tasavvufa verdiği önem ile Osmanlı tarihinin en seçkin hükümdarları arasında yer almaktadır. Anadolu’da bozulan siyasî düzeni yeniden sağlamış, Balkanlar’da Osmanlı hâkimiyetini kuvvetlendirmiş, Varna Muharebesi ve II. Kosova Muharebesi gibi tarihî zaferlerle Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin gücünü kabul ettirmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın çocukluk döneminde babasının sahip olduğu devlet tecrübesi ve askerî başarıları, onun kişiliğinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Sultan II. Murad Han, oğlunun yalnızca iyi bir savaşçı değil; aynı zamanda adaletli, bilgili ve ileri görüşlü bir devlet adamı olarak yetişmesini istemiş, bu amaçla devrin en seçkin âlimlerini onun eğitimiyle görevlendirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın annesi ise Osmanlı kaynaklarının büyük çoğunluğunda Hüma Hatun olarak zikredilmektedir. Hüma Hatun hakkında günümüze ulaşan bilgiler sınırlı olmakla birlikte, Osmanlı sarayında saygın bir konuma sahip olduğu ve Şehzade Mehmed’in ilk çocukluk yıllarında terbiyesiyle yakından ilgilendiği bilinmektedir. Bazı Batılı tarihçiler annesinin kökeni hakkında farklı iddialar ileri sürmüş olsalar da, Osmanlı kronikleri ve modern tarih araştırmaları Hüma Hatun ismi üzerinde birleşmektedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın henüz küçük yaşlarda annesini kaybetmesi, onun çocukluk hayatında önemli bir dönüm noktası olmuş, saray içerisindeki eğitim ve disiplin anlayışı daha da belirgin hâle gelmiştir. Şehzade Mehmed, annesinin vefatından sonra devlet terbiyesi içerisinde yetişmeye devam etmiş ve çocuk yaşlardan itibaren ciddi bir sorumluluk duygusu kazanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı Hanedanı’nın yaklaşık yüz otuz yıllık devlet tecrübesini miras alan bir neslin temsilcisidir. Soyu, Osman Gazi, Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırım Bayezid ve I. Mehmed gibi devletin kuruluş ve yeniden yükseliş dönemlerine yön veren büyük hükümdarlara dayanmaktadır. Bu sebeple doğduğu andan itibaren yalnızca bir şehzade değil, Osmanlı Devleti’nin geleceğini taşıyacak hanedan mensubu olarak yetiştirilmiştir. Osmanlı sarayında şehzadelerin eğitimi büyük bir titizlikle planlanır, küçük yaşlardan itibaren devlet idaresi, dinî ilimler, askerî disiplin ve ahlâk eğitimi birlikte verilirdi. Şehzade Mehmed de bu geleneğin en başarılı temsilcilerinden biri olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın doğduğu XV. yüzyılın ilk yarısı, yalnızca Osmanlı Devleti açısından değil, dünya tarihi bakımından da büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Avrupa’da feodal yapı çözülmeye başlamış, Bizans İmparatorluğu siyasî ve ekonomik bakımdan büyük ölçüde zayıflamış, Balkanlar’da Osmanlı ilerleyişi hız kazanmış, Anadolu’da ise Türk siyasî birliğinin yeniden kurulması için önemli mücadeleler verilmekteydi. Ticaret yollarının kontrolü Akdeniz’deki denizci cumhuriyetlerin elinde bulunuyor, Papalık ise Osmanlı ilerleyişini durdurabilmek amacıyla sürekli yeni Haçlı ittifakları oluşturmaya çalışıyordu. Şehzade Mehmed, işte böylesine hareketli ve kritik bir tarihî dönemde dünyaya gelmiş; ilerleyen yıllarda yalnızca Osmanlı Devleti’nin değil, dünya tarihinin yönünü değiştirecek kararların merkezinde yer alacak bir hükümdar olarak yetişmiştir.
Çocukluk yıllarında saray hayatı son derece disiplinliydi. Şehzade Mehmed’in günlük hayatı belirli kurallar çerçevesinde planlanıyor, oyun saatleri dahi eğitim anlayışının bir parçası olarak değerlendiriliyordu. Osmanlı sarayında şehzadelerin aşırı rahat yetişmesine izin verilmez, küçük yaşlardan itibaren sorumluluk duygusu kazanmaları amaçlanırdı. Bu sebeple Şehzade Mehmed de yaşıtlarından farklı olarak devlet erkânının bulunduğu toplantıları gözlemleme fırsatı buluyor, saraya gelen elçileri görüyor, askerî törenleri takip ediyor ve Osmanlı Devleti’nin işleyişini daha çocuk yaşlarda tanımaya başlıyordu. Henüz okuma yazmayı öğrenmeden önce bile devlet disipliniyle tanışması, ilerleyen yıllarda göstereceği olgun devlet adamlığının ilk işaretleri olarak değerlendirilmektedir.
Kaynaklarda Fatih Sultan Mehmet Han’ın çocukluk yıllarından itibaren son derece hareketli, meraklı ve güçlü hafızaya sahip bir çocuk olduğu belirtilmektedir. Öğrendiği bilgileri kısa sürede kavrayabilmesi, olaylar arasında bağlantı kurabilmesi ve yaşıtlarına göre farklı konulara ilgi duyması dikkat çekmiştir. Özellikle tarihî kahramanların hayatlarını dinlemeyi sevdiği, büyük hükümdarların başarılarını merak ettiği ve savaş hikâyelerine küçük yaşlardan itibaren ilgi gösterdiği aktarılmaktadır. Bunun yanında zaman zaman inatçı bir karakter sergilediği, eğitim hayatının ilk dönemlerinde bazı hocalarını zorladığı da Osmanlı kroniklerinde yer almaktadır. Sultan II. Murad Han ise oğlundaki bu güçlü karakteri doğru şekilde yönlendirebilmek için devrin en seçkin ilim adamlarını görevlendirmiş ve Şehzade Mehmed’in eğitimini bizzat takip etmiştir. Böylece Osmanlı tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olacak Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilmî ve fikrî gelişim süreci başlamış, gelecekte kuracağı büyük imparatorluğun ilk temelleri çocukluk yıllarında atılmıştır.
Eğitimi ve Hocaları
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatını şekillendiren en önemli unsur, şüphesiz çocukluk yaşlarından itibaren aldığı çok yönlü eğitim olmuştur. Osmanlı Devleti’nde şehzadelerin yetiştirilmesi devletin geleceğiyle doğrudan bağlantılı görüldüğünden, eğitim meselesine büyük önem verilirdi. Bir şehzadenin yalnızca iyi bir asker olması yeterli kabul edilmez; aynı zamanda dinî ilimlere hâkim, hukuk bilgisine sahip, devlet idaresini bilen, yabancı devletleri tanıyabilecek seviyede kültür sahibi ve gerektiğinde ordusuna bizzat kumanda edebilecek donanıma ulaşması beklenirdi. Sultan II. Murad Han da oğlu Şehzade Mehmed’in bu anlayış doğrultusunda yetişmesi için dönemin en seçkin âlimlerini, müderrislerini ve devlet adamlarını görevlendirmiştir. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı tarihinde benzeri az görülen geniş kapsamlı bir eğitim programı içerisinde yetişmiş, ilerleyen yıllarda hem ilim hem de devlet yönetimi bakımından çağının en donanımlı hükümdarlarından biri hâline gelmiştir.
Şehzade Mehmed’in ilk eğitimi saray içerisinde başlamıştır. Küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrenmiş, ardından tecvid, tefsir, hadis, fıkıh ve akaid dersleri almaya başlamıştır. Osmanlı sarayında eğitim yalnızca ezbere dayanmıyor, öğrencinin düşünme ve muhakeme yeteneğini geliştirmesi de hedefleniyordu. Bu sebeple küçük yaşlardan itibaren kendisine sorular soruluyor, farklı konular hakkında fikir yürütmesi teşvik ediliyordu. Sultan II. Murad Han, oğlunun yalnızca bilgiyi öğrenmesini değil, öğrendiği bilgiyi doğru şekilde kullanabilmesini de istiyordu. Bu eğitim anlayışı, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilerleyen yıllarda karmaşık devlet meselelerine farklı açılardan yaklaşabilen bir hükümdar olmasında önemli rol oynamıştır.
Şehzade Mehmed’in eğitiminde görev alan isimlerin başında hiç şüphesiz Osmanlı ilim tarihinin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen Akşemseddin gelmektedir. Akşemseddin yalnızca bir müderris değil, aynı zamanda tasavvuf ehli, hekim ve güçlü bir devlet düşünürüydü. Şehzade Mehmed’e dinî ilimlerin yanında ahlâk, sabır, irade, liderlik ve sorumluluk bilinci kazandırmaya çalışmıştır. Onun üzerinde bıraktığı etki yalnızca çocukluk yıllarıyla sınırlı kalmamış, İstanbul’un fethi sırasında da en büyük manevî destekçilerinden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatı boyunca Akşemseddin’e duyduğu saygı ve bağlılık, Osmanlı kroniklerinde birçok defa dile getirilmektedir.
Şehzade Mehmed’in yetişmesinde önemli rol oynayan bir diğer isim ise Molla Gürânî olmuştur. Sultan II. Murad Han, oğlunun eğitimini daha disiplinli hâle getirmek amacıyla Molla Gürânî’yi görevlendirmiştir. Kaynaklarda anlatıldığına göre Şehzade Mehmed, çocukluk yıllarında son derece hareketli ve zaman zaman derslere karşı isteksiz davranan bir mizaca sahipti. Bunun üzerine Molla Gürânî, taviz vermeyen eğitim anlayışıyla şehzadenin dikkatini tamamen ilme yöneltmiş, kısa süre içerisinde onun derslerine büyük ilgi göstermesini sağlamıştır. Osmanlı tarihçileri, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilme olan sevgisinin yerleşmesinde Molla Gürânî’nin büyük pay sahibi olduğunu özellikle vurgulamaktadır.
Şehzade Mehmed’in eğitiminde görev alan diğer önemli isimler arasında Molla Hüsrev, Molla Yegân ve çeşitli ilim adamları da bulunmaktadır. Bu âlimlerden fıkıh, kelâm, mantık, matematik ve hukuk dersleri alan Şehzade Mehmed, kısa süre içerisinde yaşıtlarının çok üzerinde bir bilgi seviyesine ulaşmıştır. Eğitim programı yalnızca dinî ilimlerle sınırlı tutulmamış; geometri, hendese, astronomi, tarih, coğrafya ve askerî strateji gibi alanlarda da yoğun dersler verilmiştir. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han’ın zihninde din ile aklî ilimler birlikte gelişmiş, ilerleyen yıllarda devlet yönetiminde sergilediği geniş bakış açısının temelleri bu eğitim sayesinde atılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de yabancı dillere olan ilgisidir. Ana dili Türkçenin yanında Arapça ve Farsçayı ileri seviyede öğrenmiş, bunun yanında Yunanca, Latince ve Sırpça hakkında da bilgi sahibi olmuştur. Bazı kaynaklar İbranice ve İtalyanca metinlerle de ilgilendiğini belirtmektedir. Özellikle Bizans tarihini orijinal kaynaklardan okuyabilmek için Yunancaya önem vermiş, Batı dünyasını daha iyi anlayabilmek amacıyla Latince eserlerin tercüme edilmesini teşvik etmiştir. XV. yüzyıl şartları dikkate alındığında bu derece geniş bir dil bilgisine sahip hükümdar sayısı oldukça sınırlıdır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın farklı dillere hâkim olması, diplomatik ilişkilerde ve kültürel çalışmalarda ona önemli avantaj sağlamıştır.
Şehzade Mehmed’in eğitim anlayışı yalnızca kitap okumakla sınırlı değildi. Babası Sultan II. Murad Han, devlet adamlarının divan toplantılarına zaman zaman katılmasına izin veriyor, yabancı elçilerin kabul merasimlerini izlemesini sağlıyor ve önemli siyasî gelişmeleri kendisine anlatıyordu. Böylece genç yaşlardan itibaren devlet yönetiminin nasıl işlediğini gözlemleme fırsatı buluyor, alınan kararların sebeplerini öğreniyor ve gelecekte karşılaşacağı meseleler hakkında tecrübe kazanıyordu. Osmanlı Devleti’nin idarî yapısını henüz çocuk yaşlarda tanımaya başlaması, ilerleyen yıllarda tahta çıktığında hızlı karar alabilen ve devlet mekanizmasını çok iyi bilen bir hükümdar olmasını sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın çocukluk ve gençlik yıllarında aldığı bu çok yönlü eğitim, onun şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Dinî ilimlerle aklî ilimleri birlikte öğrenmesi, farklı dilleri konuşabilmesi, tarih ve coğrafyaya duyduğu ilgi, askerî stratejiye olan merakı ve devlet yönetimini küçük yaşlardan itibaren yakından tanıması sayesinde çağının en donanımlı hükümdarlarından biri hâline gelmiştir. İstanbul’un fethi, Fatih Kanunnâmesi, eğitim reformları, mimarî eserleri ve kurduğu büyük devlet düzeni incelendiğinde, bütün bu başarıların arkasında çocukluk yıllarında aldığı disiplinli ve kapsamlı eğitimin bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatında eğitim dönemi yalnızca çocukluk yıllarının bir parçası değil, bütün hükümdarlığını şekillendiren en önemli hazırlık safhası olarak değerlendirilmelidir.
Şehzadelik Yılları ve Manisa Sancak Beyliği

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatında çocukluk ve eğitim yıllarından sonraki en önemli dönem, şüphesiz şehzadelik yıllarıdır. Osmanlı Devleti’nde şehzadeler yalnızca sarayda eğitim görmekle yetinmez, belirli bir yaşa ulaştıklarında devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrenmeleri amacıyla sancaklara gönderilirlerdi. Bu gelenek, Osmanlı idarî sisteminin en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmekteydi. Çünkü gelecekte tahta çıkacak hükümdarın yalnızca teorik bilgiye sahip olması yeterli görülmüyor; halkı tanıması, devlet görevlileriyle birlikte çalışması, adalet işlerini yürütmesi, mali düzeni öğrenmesi ve askerî teşkilatı yakından tanıması bekleniyordu. Fatih Sultan Mehmet Han da bu köklü Osmanlı geleneği doğrultusunda küçük yaşlardan itibaren devlet idaresine hazırlanmaya başlamış, aldığı teorik eğitimi uygulama sahasında geliştirme fırsatı bulmuştur. Onun ilerleyen yıllarda göstereceği üstün devlet adamlığının temelinde, şehzadelik döneminde kazandığı bu idarî tecrübeler önemli bir yer tutmaktadır.
Osmanlı kaynaklarına göre Şehzade Mehmed, henüz on bir yaşına geldiğinde devlet idaresini öğrenmesi amacıyla Manisa Sancak Beyliği’ne gönderilmiştir. Manisa, Osmanlı şehzadelerinin yetiştirildiği en önemli sancaklardan biri olarak kabul ediliyordu. Daha önce birçok Osmanlı şehzadesi burada görev yapmış, tahta çıkmadan önce devlet yönetiminin inceliklerini bu şehirde öğrenmişti. Anadolu’nun önemli ticaret yolları üzerinde bulunan, ekonomik bakımdan gelişmiş ve idarî teşkilatı güçlü olan Manisa, geleceğin hükümdarlarının yetişmesi için ideal bir merkez olarak görülüyordu. Şehzade Mehmed de babası Sultan II. Murad Han’ın emriyle tecrübeli devlet adamlarının refakatinde Manisa’ya gönderilmiş ve burada resmen sancak beyliği görevine başlamıştır.
Şehzade Mehmed’in Manisa’daki görevi sembolik bir makamdan ibaret değildi. Devlet adına yayımlanan emirleri inceliyor, kadılarla toplantılar yapıyor, vergi düzenini takip ediyor, askerî birliklerin ihtiyaçlarıyla ilgileniyor ve halkın şikâyetlerini dinliyordu. Elbette bütün bu faaliyetler tecrübeli devlet adamlarının gözetimi altında yürütülüyor, önemli kararlar kendisine danışmanlık yapan görevliler tarafından kontrol ediliyordu. Ancak Osmanlı Devleti’nin amacı, genç şehzadenin gerçek devlet yönetimini yerinde öğrenmesini sağlamaktı. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, henüz çocuk yaşlarda devlet idaresinin yalnızca savaş kazanmaktan ibaret olmadığını; adalet, ekonomi, güvenlik, şehir yönetimi ve halkın huzurunun da hükümdarın en önemli sorumlulukları arasında bulunduğunu yaşayarak öğrenmeye başlamıştır.
Manisa’da bulunduğu yıllarda eğitim hayatı da kesintiye uğramamıştır. Saraydan gönderilen hocaları yanında kalmaya devam etmiş, gündüz devlet işleriyle ilgilenirken geceleri ilmî çalışmalarını sürdürmüştür. Kur’ân ilimleri, hadis, fıkıh ve kelâm derslerinin yanında matematik, geometri, astronomi, tarih ve askerî strateji üzerine okumalarına devam etmiş; özellikle eski Türk hükümdarları, İslâm devletleri ve Roma tarihine büyük ilgi göstermiştir. Osmanlı kroniklerinde onun boş vakitlerinin önemli bölümünü kitap okuyarak geçirdiği, tarihî şahsiyetlerin başarılarını ve hatalarını dikkatle incelediği belirtilmektedir. Bu dönemde yalnızca Doğu kaynaklarını değil, Bizans ve Antik Çağ tarihini de öğrenmeye çalışması, ilerleyen yıllarda İstanbul’un fethi ve devlet yönetimindeki geniş bakış açısının oluşmasına önemli katkı sağlamıştır.
Şehzade Mehmed’in Manisa’daki en önemli kazanımlarından biri de devlet adamlarını yakından tanıması olmuştur. Osmanlı bürokrasisinin tecrübeli isimleri sık sık Manisa’ya geliyor, genç şehzadeye devlet meseleleri hakkında bilgi veriyor ve onu gelecekteki hükümdarlığa hazırlıyordu. Bu görüşmeler sırasında yalnızca idarî konular değil, Balkanlar’daki gelişmeler, Anadolu’daki beyliklerin durumu, Bizans İmparatorluğu’nun siyaseti, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne bakışı ve uluslararası dengeler de ayrıntılı şekilde değerlendiriliyordu. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, henüz genç yaşta yalnızca bir sancak yöneticisi değil, dünya siyasetini takip eden ve devletler arasındaki güç dengelerini anlamaya çalışan bir şehzade hâline gelmiştir.
Manisa’da geçirdiği yıllar boyunca babası Sultan II. Murad Han ile sürekli haberleşen Şehzade Mehmed, zaman zaman Edirne’ye davet edilerek devlet meseleleri hakkında doğrudan bilgi alma fırsatı da bulmuştur. Sultan II. Murad Han oğlunun gelişimini yakından takip ediyor, başarılı olduğu konularda onu teşvik ediyor, eksik gördüğü alanlarda ise daha fazla çalışmasını istiyordu. Baba ile oğul arasındaki bu güçlü bağ, yalnızca aile ilişkisi değil; aynı zamanda tecrübeli bir hükümdarın gelecekte devleti emanet edeceği veliahdını yetiştirme süreci olarak da değerlendirilmelidir. Nitekim Sultan II. Murad Han’ın sahip olduğu askerî tecrübe ve devlet yönetimindeki başarısı, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilerleyen yıllarda izleyeceği siyasetin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.
Şehzade Mehmed’in Manisa’da bulunduğu sırada yaşadığı en önemli olaylardan biri de ağabeyi Şehzade Alaeddin Ali Çelebi’nin genç yaşta vefat etmesi olmuştur. Bu hadise yalnızca hanedan içerisinde büyük bir üzüntüye yol açmamış, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin veliaht meselesini de tamamen değiştirmiştir. Ağabeyinin vefatının ardından Şehzade Mehmed, Osmanlı tahtının en güçlü vârisi hâline gelmiş ve aldığı eğitim daha da yoğunlaştırılmıştır. Sultan II. Murad Han artık oğlunu yalnızca sancak beyi olarak değil, yakın gelecekte devletin başına geçecek hükümdar olarak yetiştirmeye başlamış; devlet adamları ve ilim ehli de bu doğrultuda Şehzade Mehmed’in eğitimine daha fazla önem vermiştir. Böylece Manisa’da geçen şehzadelik yılları, Fatih Sultan Mehmet Han’ın çocukluktan devlet adamlığına geçiş yaptığı, kişiliğinin olgunlaştığı ve ileride kuracağı büyük imparatorluğun temellerini attığı en önemli dönemlerden biri olarak Osmanlı tarihindeki yerini almıştır.
İlk Saltanatı (1444-1446)

Fatih Sultan Mehmet Han’ın şehzadelik yıllarında kazandığı idarî tecrübeler, beklenenden çok daha erken bir tarihte gerçek hükümdarlık sorumluluğuna dönüşmüştür. XV. yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da askerî bakımdan büyük bir güç hâline gelmiş olsa da, uzun yıllar süren seferler Sultan II. Murad Han’ı hem bedenen hem de ruhen yormuştu. Özellikle çok sevdiği oğlu Şehzade Alaeddin Ali Çelebi’nin genç yaşta vefat etmesi, hükümdar üzerinde derin bir üzüntü meydana getirmişti. Bunun yanında Avrupa devletleriyle imzalanan barış antlaşmaları sayesinde geçici de olsa sakin bir dönem yaşanıyor, Anadolu’da da önemli ölçüde istikrar sağlanmış bulunuyordu. Sultan II. Murad Han, hem yaşadığı yorgunluk hem de oğlunun devlet yönetiminde tecrübe kazanmasını istemesi sebebiyle önemli bir karar aldı ve henüz on iki yaşındaki Şehzade Mehmed’i Osmanlı tahtına çıkarmaya karar verdi. Böylece Osmanlı tarihinde eşine az rastlanan bir gelişme yaşanmış, genç yaşta bir şehzade resmen devletin hükümdarı olmuştur.
1444 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilen cülûs merasimiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı Devleti’nin yedinci padişahı olarak tahta çıktı. Henüz çocuk yaşta olmasına rağmen saray protokolü eksiksiz uygulanmış, devlet erkânı kendisine biat etmiş ve Osmanlı Devleti’nin yeni hükümdarı olarak resmen göreve başlamıştır. Ancak devlet yönetiminin bütün sorumluluğunu tek başına üstlenmesi elbette mümkün değildi. Bu sebeple tecrübeli devlet adamları genç hükümdarın yanında yer almaya devam etmiş, özellikle Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa devlet işlerinin yürütülmesinde önemli görev üstlenmiştir. Bunun yanında Zağanos Paşa, Şehabeddin Paşa ve diğer devlet erkânı da genç padişahın tecrübe kazanmasına katkı sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han ise bütün bu süreçte yalnızca sembolik bir hükümdar olmayı kabul etmemiş, devlet işlerini dikkatle takip ederek mümkün olduğunca karar alma süreçlerinin içerisinde bulunmaya çalışmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk saltanat döneminde karşılaştığı en büyük meselelerden biri Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni yeniden durdurma girişimleri olmuştur. Osmanlı tahtında henüz on iki yaşındaki bir hükümdarın bulunmasını fırsat olarak gören Papalık, Macaristan Krallığı, Lehistan ve çeşitli Avrupa devletleri, kısa süre önce imzaladıkları barış antlaşmalarını hiçe sayarak yeni bir Haçlı ittifakı kurmaya başladılar. Avrupa hükümdarları, Osmanlı Devleti’nin artık zayıfladığını düşünüyor ve Balkanlar’da kaybettikleri toprakları geri alabileceklerine inanıyorlardı. Bizans İmparatorluğu da bu gelişmeleri yakından takip ediyor, Osmanlı Devleti içerisinde yeni bir karışıklık çıkmasını umut ediyordu. Henüz hükümdarlığının ilk aylarında böylesine büyük bir dış tehditle karşılaşan Fatih Sultan Mehmet Han, devlet yönetiminin ne kadar ağır sorumluluklar taşıdığını yaşayarak öğrenmeye başlamıştır.
İlk saltanat yıllarında yalnızca dış tehlikeler değil, içeride de çeşitli sıkıntılar yaşanıyordu. Anadolu’da bazı beylikler yeniden hareketlenmeye başlamış, Arnavutluk’ta Osmanlı hâkimiyetine karşı direnişler devam etmiş, Bizans ise Osmanlı hanedanına mensup Şehzade Orhan’ı siyasî baskı unsuru olarak kullanmayı sürdürmüştür. Devletin aynı anda birçok meseleyle karşı karşıya bulunması, genç hükümdarın çevresindeki tecrübeli devlet adamlarının etkisini daha da artırmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han ise bütün bu olayları dikkatle takip ediyor, yapılan divan toplantılarında mümkün olduğunca söz alıyor, devlet işleyişini öğrenmeye devam ediyordu. Onun bu dönemde kazandığı tecrübeler, ilerleyen yıllarda çok daha büyük kararlar almasını sağlayacak önemli bir birikim oluşturmuştur.
Avrupa’da hazırlanan büyük Haçlı ordusunun Osmanlı sınırlarına yaklaşması üzerine devlet erkânı içerisinde önemli görüş ayrılıkları yaşandı. Bazı devlet adamları genç hükümdarın ordunun başına geçmesini savunurken, diğerleri devletin böylesine büyük bir riski göze alamayacağını düşünüyordu. Nihayet Osmanlı Devleti’nin bekasını her şeyin üzerinde tutan devlet adamları, Sultan II. Murad Han’ın yeniden ordunun başına geçmesinin daha doğru olacağı kanaatine vardılar. Bunun üzerine Bursa’da bulunan II. Murad Han’a haber gönderildi ve ordunun başına geçmesi istendi. Bu gelişme, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk hükümdarlığında yaşadığı en önemli siyasî tecrübelerden biri olmuştur. Devlet menfaatinin şahsî arzuların üzerinde tutulması gerektiğini bizzat yaşayarak gören genç hükümdar, ilerleyen yıllarda benzer kararlar alırken daima devletin geleceğini ön planda tutacaktır.
Sultan II. Murad Han’ın yeniden ordunun başına geçmesiyle Osmanlı Devleti büyük bir tehlikeyi bertaraf etmiş, kazanılan zaferler sayesinde Haçlı ordularının ilerleyişi durdurulmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu süreçte savaş meydanında bulunmasa bile bütün hazırlıkları yakından takip etmiş, askerî teşkilâtın işleyişini, devlet adamlarının karar alma süreçlerini ve diplomatik gelişmeleri dikkatle incelemiştir. Özellikle Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne bakışı, Bizans’ın izlediği siyaset ve devlet içerisindeki güç dengeleri konusunda bu kısa hükümdarlık döneminde edindiği bilgiler, ilerleyen yıllarda uygulayacağı siyasetin temelini oluşturmuştur. Onun ilk saltanatı yalnızca iki yıl sürmüş olsa da, bu dönem genç hükümdarın olgunlaşması bakımından son derece önemli bir hazırlık safhası olmuştur.
1446 yılında meydana gelen siyasî gelişmeler ve özellikle Edirne’de yaşanan Buçuktepe Vakası sonrasında Sultan II. Murad Han yeniden Osmanlı tahtına geçti. Fatih Sultan Mehmet Han ise devlet geleneğine uygun olarak tekrar Manisa Sancak Beyliği’ne gönderildi. İlk bakışta bu gelişme genç hükümdarın tahttan uzaklaştırılması gibi görünse de, gerçekte onun hayatındaki en önemli eğitim dönemlerinden biri yeniden başlamış oluyordu. Çünkü artık yalnızca eğitim gören bir şehzade değil, kısa süre de olsa büyük bir devleti yönetmiş, siyasî krizleri yaşamış ve hükümdarlığın sorumluluğunu omuzlarında hissetmiş bir devlet adamı olarak Manisa’ya dönüyordu. Önünde geçireceği beş yıllık ikinci şehzadelik dönemi, Fatih Sultan Mehmet Han’ı İstanbul’u fethedecek ve Osmanlı Devleti’ni cihan imparatorluğuna dönüştürecek büyük hükümdar hâline hazırlayacaktır.
İkinci Şehzadelik Dönemi ve Hükümdarlığa Hazırlanışı (1446-1451)
1446 yılında Sultan II. Murad Han’ın yeniden Osmanlı tahtına çıkmasının ardından Fatih Sultan Mehmet Han ikinci defa Manisa Sancak Beyliği’ne gönderildi. İlk bakışta bu gelişme genç hükümdarın siyasî hayatında bir geri adım gibi görünse de, gerçekte onun devlet adamlığı kişiliğinin en güçlü şekilde şekillendiği dönem başlamış oluyordu. Çünkü artık Manisa’ya gönderilen kişi yalnızca eğitim gören genç bir şehzade değildi. Kısa süre de olsa Osmanlı tahtında oturmuş, devlet yönetiminin ağırlığını omuzlarında hissetmiş, Avrupa siyasetini yakından tanımış ve hükümdarlığın ne kadar büyük sorumluluklar gerektirdiğini bizzat yaşayarak öğrenmiş bir devlet adamıydı. Bu sebeple ikinci Manisa dönemi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın çocukluktan olgun devlet adamlığına geçtiği en önemli hazırlık safhası olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han, Manisa’ya döndükten sonra eğitimine kaldığı yerden devam etmiş, ancak bu defa çalışmalarını çok daha bilinçli ve sistemli şekilde sürdürmüştür. Devlet yönetiminde karşılaştığı meseleler, ilk hükümdarlığında yaşadığı tecrübeler ve Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği siyaset, onun ilgi alanlarını da değiştirmiştir. Tarih, siyaset, askerî strateji ve hukuk üzerine yaptığı okumaları artırmış; yalnızca İslâm tarihini değil, Antik Yunan, Roma ve Bizans tarihini de ayrıntılı biçimde incelemeye başlamıştır. Özellikle dünya tarihine yön veren büyük hükümdarların hayatlarını dikkatle okuyor, onların başarılarını ve hatalarını analiz ederek kendi devlet anlayışını oluşturmaya çalışıyordu. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca kitap okuyan bir şehzade değil; okuduklarını devlet yönetimine uygulamaya çalışan ileri görüşlü bir fikir adamı hâline gelmiştir.
İkinci şehzadelik döneminde yabancı dillere olan ilgisi de önemli ölçüde artmıştır. Arapça ve Farsçadaki bilgisini geliştirmeye devam ederken, Yunanca öğrenmeye özel önem vermiştir. Çünkü Bizans İmparatorluğu’nu yalnızca askerî bakımdan değil, siyasî ve kültürel yönleriyle de tanımak istiyordu. Bunun yanında Latince eserlerin tercüme edilmesini teşvik etmiş, Avrupa’daki gelişmeleri takip etmeye çalışmıştır. XV. yüzyıl hükümdarları arasında farklı medeniyetlerin bilgi birikimine bu ölçüde ilgi gösteren hükümdar sayısı oldukça azdır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilerleyen yıllarda Batılı ilim adamlarını ve sanatçıları İstanbul’a davet etmesinin temelinde de işte bu yıllarda oluşan geniş düşünce ufku bulunmaktadır.
Manisa’da bulunduğu yıllarda devlet idaresinden tamamen uzak kalmamıştır. Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli’deki gelişmeleri kendisine düzenli olarak bildiriliyor, önemli siyasî olaylar hakkında raporlar gönderiliyor ve gerektiğinde babası Sultan II. Murad Han tarafından Edirne’ye davet edilerek devlet meseleleri hakkında görüşü alınıyordu. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, sancak beyliği görevini yürütürken aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin merkezî yönetimini de yakından takip etmeye devam etmiştir. Bu durum onun siyasî tecrübesini artırmış, gelecekte karşılaşacağı meseleleri önceden değerlendirme imkânı sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ikinci şehzadelik döneminde en çok ilgilendiği meselelerden biri İstanbul olmuştur. Osmanlı hükümdarları yaklaşık bir asır boyunca İstanbul’u fethetmek için birçok defa kuşatma düzenlemiş, ancak Bizans’ın güçlü surları ve Avrupa’dan aldığı destek sebebiyle kesin sonuca ulaşamamışlardı. Şehzade Mehmed ise çocukluk yıllarından itibaren İstanbul’un yalnızca bir şehir olmadığını, Osmanlı Devleti’nin geleceğini belirleyecek stratejik bir merkez olduğunu anlamıştı. Bizans’ın Osmanlı hanedanına mensup şehzadeleri siyasî baskı aracı olarak kullanması, Avrupa devletlerini sürekli Osmanlı Devleti aleyhine teşvik etmesi ve Anadolu ile Rumeli arasındaki geçiş yollarını kontrol altında tutması, genç şehzadeyi bu mesele üzerinde daha fazla düşünmeye yöneltmiştir. Bu sebeple Bizans surlarının yapısı, şehrin savunma sistemi, Haliç’in durumu ve daha önce gerçekleştirilen kuşatmaların sebepleri hakkında ayrıntılı bilgiler toplamaya başlamıştır.
Babası Sultan II. Murad Han da oğlunun yetişmesine büyük önem vermeye devam etmiştir. Özellikle düzenlediği askerî seferlerde Fatih Sultan Mehmet Han’ın bulunmasını istemiş, ordunun teşkilâtını, lojistik düzenini ve savaş hazırlıklarını yakından görmesini sağlamıştır. Şehzade Mehmed, bu dönemde Osmanlı ordusunun disiplinini, topçu birliklerinin gelişimini, akıncı teşkilâtının çalışma sistemini ve kumandanların savaş meydanındaki görevlerini dikkatle inceleme fırsatı bulmuştur. Kazanılan her zaferin yalnızca asker sayısıyla değil; planlama, disiplin, istihbarat ve güçlü bir komuta anlayışıyla mümkün olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiştir.
1448 yılında meydana gelen II. Kosova Muharebesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî bakımdan en önemli tecrübelerinden biri olmuştur. Sultan II. Murad Han’ın kumandasında kazanılan bu büyük zafer, Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetini kesinleştirmiş ve Avrupa’nın uzun yıllar boyunca yeni bir büyük Haçlı ordusu kurma ümidini büyük ölçüde sona erdirmiştir. Şehzade Mehmed ise bu savaşın hazırlıklarını, ordunun sevk ve idaresini ve zafer sonrasında uygulanan siyaseti dikkatle takip ederek önemli tecrübeler kazanmıştır. Daha sonra İstanbul’un fethi sırasında göstereceği askerî dehanın ilk işaretleri, aslında bu yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır.
1450 yılının sonlarına gelindiğinde Fatih Sultan Mehmet Han artık yalnızca Osmanlı tahtının vârisi değil, devletin gelecekteki hükümdarı olarak görülüyordu. Gerek ilmî birikimi, gerek devlet yönetimindeki tecrübesi, gerekse askerî konulardaki bilgisi sayesinde çevresindeki devlet adamlarının büyük bölümünün takdirini kazanmıştı. Sultan II. Murad Han da oğlunun artık devlet yönetimini üstlenebilecek olgunluğa eriştiğine inanıyordu. Nitekim 3 Şubat 1451 tarihinde Sultan II. Murad Han’ın Edirne’de vefatı üzerine Osmanlı Devleti yeni hükümdarını beklemeye başladı. Manisa’da bulunan Fatih Sultan Mehmet Han’a haber ulaştırıldı ve genç şehzade derhâl Edirne’ye hareket etti. Artık yıllardır büyük bir titizlikle hazırlanan eğitim süreci sona ermiş, Osmanlı Devleti’ni dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri hâline getirecek yeni hükümdarın gerçek saltanat dönemi başlamak üzereydi.
İkinci Defa Osmanlı Tahtına Çıkışı ve Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (1451)
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatında yeni bir dönemin kapıları, babası Sultan II. Murad Han’ın 3 Şubat 1451 tarihinde Edirne Sarayı’nda vefat etmesiyle açılmıştır. Yaklaşık otuz yıl boyunca Osmanlı Devleti’ni başarıyla yöneten Sultan II. Murad Han, geride askerî bakımdan güçlü, siyasî otoritesi sağlam, mali yapısı düzenli ve Balkanlar’da üstünlüğünü kabul ettirmiş bir devlet bırakmıştır. Varna ve II. Kosova zaferleriyle Avrupa’nın en büyük Haçlı ordularını mağlup etmiş, Anadolu’da bozulan siyasî dengeyi yeniden kurmuş ve oğluna güçlü bir devlet miras bırakmıştır. Ancak onun vefatı yalnızca Osmanlı sarayında değil, Avrupa’nın hemen bütün başkentlerinde dikkatle takip edilmiş, Bizans İmparatorluğu, Papalık, Venedik Cumhuriyeti, Macaristan Krallığı ve diğer Avrupa devletleri Osmanlı tahtındaki bu değişimin doğuracağı sonuçları merakla beklemeye başlamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin başına henüz on dokuz yaşındaki genç bir hükümdarın geçecek olması, birçok Avrupa hükümdarı tarafından yeni bir fırsat olarak görülüyordu.
Sultan II. Murad Han’ın vefatı üzerine Osmanlı Devleti’nin en önemli devlet adamları büyük bir dikkat ve soğukkanlılık içerisinde hareket etmiştir. Daha önce Osmanlı tarihinde yaşanan taht mücadelelerinin devleti ne kadar büyük tehlikelere sürüklediği unutulmamış, bu sebeple hükümdarın ölüm haberi belirli bir süre gizli tutulmuştur. Amaç, herhangi bir otorite boşluğu meydana gelmeden yeni hükümdarın güvenli şekilde başkente ulaşmasını sağlamaktı. Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa başta olmak üzere devlet erkânı, idarî düzenin bozulmaması için gerekli bütün tedbirleri almış, Edirne’de devlet işlerinin kesintiye uğramadan yürütülmesini sağlamıştır. Aynı günlerde Manisa’da bulunan Fatih Sultan Mehmet Han’a da gizli bir ulak gönderilerek babasının vefatı bildirilmiş ve vakit kaybetmeden Edirne’ye hareket etmesi istenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han, aldığı haber üzerine hiçbir tereddüt göstermeden maiyetindeki devlet adamlarıyla birlikte Manisa’dan ayrılmış ve süratle Edirne’ye doğru yola çıkmıştır. Yolculuk boyunca güvenlik en üst seviyede tutulmuş, haberin dışarıya yayılmaması için büyük hassasiyet gösterilmiştir. Çünkü Bizans İmparatorluğu’nun Osmanlı hanedanına mensup Şehzade Orhan’ı yeniden ortaya çıkarma ihtimali bulunuyor, Anadolu’daki bazı beyliklerin ve Balkanlar’daki Osmanlı karşıtı çevrelerin bu geçiş döneminden faydalanmaya çalışabilecekleri düşünülüyordu. Fatih Sultan Mehmet Han ise yol boyunca devlet adamlarıyla yaptığı görüşmelerde öncelikle devlet düzeninin korunmasını istemiş, hiçbir bölgede karışıklık yaşanmaması için gerekli emirleri vermiştir. Bu tavrı, henüz resmen tahta çıkmadan bile devletin bekasını her şeyin üzerinde tuttuğunu göstermektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han, 18 Şubat 1451 tarihinde Edirne’ye ulaşarak ikinci defa Osmanlı tahtına çıkmıştır. Ancak bu kez durum ilk saltanatından tamamen farklıydı. Artık çocuk yaşta bir hükümdar değil; yıllarca sancak beyliği yapmış, devlet yönetimini yakından tanımış, kısa süre de olsa hükümdarlık tecrübesi yaşamış, askerî ve siyasî gelişmeleri dikkatle takip etmiş olgun bir devlet adamı olarak tahta oturuyordu. Yapılan cülûs merasiminin ardından devlet erkânı kendisine biat etmiş, yeniçerilere cülûs bahşişi dağıtılmış ve Osmanlı Devleti’nin yeni hükümdarı resmen görevine başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ikinci hükümdarlığıyla birlikte Osmanlı tarihinin en önemli dönemlerinden biri başlamış, devletin yalnızca sınırları değil, idarî yapısı, hukuk sistemi, ilim hayatı ve medeniyet anlayışı da köklü değişimlere sahne olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han tahta çıkar çıkmaz ilk olarak devlet otoritesini sağlamlaştırmaya yönelmiştir. Divân-ı Hümâyun düzenli şekilde toplanmaya başlamış, eyaletlere yeni hükümdarın tahta çıktığını bildiren fermanlar gönderilmiş, sınır boylarındaki kumandanlardan ayrıntılı raporlar istenmiştir. Devlet teşkilatında ani değişiklikler yapmamış, önce mevcut düzeni dikkatle incelemiş ve devlet adamlarını yakından tanımaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, onun acele karar veren bir hükümdar olmadığını, meseleleri bütün yönleriyle değerlendirdikten sonra hareket etmeyi tercih ettiğini göstermektedir. Genç yaşına rağmen sergilediği bu olgun tavır, kısa süre içerisinde devlet erkânının güvenini kazanmasını sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ikinci defa tahta çıkmasının ardından Avrupa devletleri onu yakından izlemeye başlamıştır. Birçok hükümdar, genç yaşından dolayı Osmanlı Devleti’ni kolay yönlendirebileceğini düşünüyordu. Bizans İmparatorluğu ise Osmanlı tahtındaki değişikliği kendi lehine çevirebilmek amacıyla eski siyasetini sürdürmüş, İstanbul’da tuttuğu Şehzade Orhan meselesini yeniden gündeme getirerek Osmanlı Devleti üzerinde baskı kurmaya çalışmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet Han, daha ilk günlerden itibaren bu baskılara boyun eğmeyeceğini açıkça göstermiştir. Avrupa devletleriyle mevcut barış antlaşmalarını geçici olarak korurken, perde arkasında çok daha büyük bir hedef için hazırlıklara başlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın zihnindeki en büyük hedef, çocukluk yıllarından beri hayalini kurduğu İstanbul’un fethiydi. Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli toprakları arasında adeta bir kama gibi duran Bizans İmparatorluğu’nun varlığı, yalnızca siyasî değil, askerî ve ekonomik bakımdan da büyük bir problem oluşturmaktaydı. Avrupa’dan gelebilecek Haçlı seferlerinin en önemli dayanak noktası İstanbul olmaya devam ediyor, Bizans yönetimi ise fırsat buldukça Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale ediyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, bu meselenin kesin çözümünün İstanbul’un fethedilmesiyle mümkün olacağını biliyor, ancak böylesine büyük bir hedef için öncelikle devletin iç düzenini sağlamlaştırması gerektiğinin de farkında bulunuyordu. Bu sebeple ikinci saltanatının ilk aylarında görünürde barışçı bir siyaset takip etmiş, gerçekte ise Osmanlı tarihinin ve dünya tarihinin akışını değiştirecek büyük hazırlık sürecini başlatmıştır. Onun hükümdarlığının bundan sonraki safhası, yalnızca İstanbul’un fethiyle değil; güçlü devlet teşkilatı, hukuk reformları, ilim ve kültür hamleleriyle Osmanlı Devleti’ni gerçek anlamda bir cihan imparatorluğuna dönüştürecek büyük icraatlarla anılacaktır.
İstanbul’un Fethine Giden Süreç ve Hazırlıklar
Fatih Sultan Mehmet Han, ikinci defa Osmanlı tahtına çıktıktan sonra devlet yönetimindeki ilk aylarını büyük bir dikkat ve sabır içerisinde geçirmiştir. Henüz on dokuz yaşında olmasına rağmen, gençliğinin verdiği heyecanla hareket etmek yerine uzun vadeli bir devlet siyaseti benimsemiş, öncelikle Osmanlı Devleti’nin iç düzenini sağlamlaştırmayı hedeflemiştir. Divân-ı Hümâyun toplantılarını düzenli olarak takip etmiş, eyaletlerden gelen raporları bizzat incelemiş, sınır boylarındaki askerî birliklerin durumunu öğrenmiş ve devlet hazinesinin mali yapısını ayrıntılı şekilde değerlendirmiştir. Ona göre büyük hedeflere ulaşabilmek için önce güçlü bir devlet teşkilatı oluşturulmalı, ardından askerî hazırlıklar eksiksiz tamamlanmalıydı. Bu anlayış, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığı boyunca uygulayacağı devlet yönetimi anlayışının temelini oluşturmuştur.
Tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti geniş topraklara hükmetmesine rağmen, Anadolu ile Rumeli arasındaki en önemli geçiş noktası olan İstanbul hâlâ Bizans İmparatorluğu’nun elinde bulunuyordu. Yaklaşık bin yıldır ayakta duran bu şehir yalnızca güçlü surlarıyla değil, aynı zamanda siyasî konumuyla da Osmanlı Devleti için büyük bir meseleydi. Bizans İmparatorluğu askerî bakımdan eski gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, Avrupa devletlerini Osmanlı Devleti’ne karşı sürekli kışkırtıyor, Osmanlı hanedanına mensup şehzadeleri siyasî baskı unsuru olarak kullanıyor ve gerektiğinde Papalık ile Batılı devletler arasında aracılık görevini üstleniyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Bizans’ın sahip olduğu gerçek askerî güçten ziyade, oluşturduğu siyasî tehlikeyi doğru şekilde değerlendirmiş ve İstanbul meselesinin artık kesin olarak çözüme kavuşturulması gerektiğine karar vermiştir.
Bununla birlikte Fatih Sultan Mehmet Han, hükümdarlığının ilk aylarında İstanbul üzerine hemen yürümemiştir. Çünkü daha önce Osmanlı hükümdarları tarafından gerçekleştirilen kuşatmaların neden başarısız olduğunu ayrıntılı şekilde incelemişti. Yıldırım Bayezid ve II. Murad dönemlerinde yapılan kuşatmaların uzun sürmesi, Avrupa’dan gelen yardımlar, Bizans’ın deniz yoluyla ikmal alabilmesi ve surların dönemin şartlarına göre son derece sağlam olması, genç hükümdara önemli dersler vermişti. Bu sebeple hazırlıkları tamamlanmadan kuşatmaya başlamanın büyük bir hata olacağını biliyor, İstanbul’un ancak ayrıntılı planlanmış ve her yönüyle desteklenmiş bir askerî harekât sonucunda fethedilebileceğini düşünüyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han ilk olarak diplomatik alanda harekete geçti. Avrupa devletleriyle mevcut barış antlaşmalarını bir süre daha devam ettirerek Osmanlı Devleti’nin batı sınırlarında geçici bir güven ortamı oluşturdu. Macaristan ile yapılan antlaşmalar korunurken, Venedik ve diğer denizci devletlerle de doğrudan çatışmaya girmekten kaçındı. Anadolu’da ise Karamanoğulları başta olmak üzere Osmanlı Devleti’ni meşgul edebilecek gelişmeleri dikkatle takip etti. Böylece İstanbul kuşatması başladığında hem Anadolu’dan hem de Balkanlar’dan gelebilecek büyük bir tehdidin önüne geçmeyi amaçladı. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu diplomatik yaklaşımı, onun yalnızca askerî başarıya güvenen bir hükümdar olmadığını; uluslararası dengeleri doğru okuyabilen ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu göstermektedir.
Hazırlıkların en önemli safhalarından biri askerî teşkilatın güçlendirilmesi olmuştur. Yeniçeri Ocağı’nın mevcudu artırılmış, topçu birlikleri yeniden düzenlenmiş, mühendislik sınıfı güçlendirilmiş ve kuşatma sırasında görev alacak birliklerin eğitimleri hızlandırılmıştır. Özellikle büyük topların dökülmesi için gerekli çalışmalar başlatılmış, dönemin en ileri kuşatma teknolojilerinden faydalanılması hedeflenmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca insan gücüyle değil, teknik üstünlük sayesinde de İstanbul’un fethedilebileceğini düşünüyordu. Bu sebeple top döküm ustalarına geniş imkânlar sağlamış, askerî mühendisleri doğrudan desteklemiş ve yeni silah sistemlerinin geliştirilmesini teşvik etmiştir.
İstanbul’un fethine hazırlık sürecinin en önemli adımlarından biri de Anadolu Hisarı’nın karşısında inşa ettirdiği Rumeli Hisarı olmuştur. Boğaz’ın en dar noktasına yaptırılan bu büyük kale sayesinde Karadeniz’den Bizans’a ulaşabilecek askerî ve ticari yardımların kontrol altına alınması hedeflenmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, hisarın inşa edileceği yeri bizzat belirlemiş, çalışmaların her safhasını yakından takip etmiş ve inşaatın mümkün olan en kısa sürede tamamlanmasını istemiştir. Yaklaşık dört ay gibi oldukça kısa bir sürede tamamlanan Rumeli Hisarı, yalnızca güçlü bir askerî yapı değil; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin kararlılığını bütün dünyaya gösteren siyasî bir mesaj niteliği de taşımıştır. Bizans İmparatorluğu, hisarın tamamlanmasıyla birlikte İstanbul’un artık ciddi bir kuşatma tehdidi altında bulunduğunu açık şekilde anlamıştır.
1452 yılı boyunca gerçekleştirilen bütün bu hazırlıklar, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hiçbir ayrıntıyı tesadüfe bırakmayan devlet anlayışını ortaya koymaktadır. O, İstanbul’u fethetmeyi yalnızca gençlik hayali olarak görmemiş; yıllar süren eğitimini, askerî bilgisini, diplomatik tecrübesini ve devlet yönetimindeki kabiliyetini bu büyük hedef doğrultusunda bir araya getirmiştir. Nitekim ertesi yıl başlayacak kuşatma, yalnızca Osmanlı tarihinin değil, dünya tarihinin de en iyi planlanmış askerî harekâtlarından biri olarak tarihe geçecektir. Ancak İstanbul’un fethi, bu biyografide ayrıntılarıyla ele alınmayacak; Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatındaki dönüştürücü etkisi çerçevesinde değerlendirilecek, kuşatmanın askerî safhaları ise Devletialiyyei.com’da müstakil olarak hazırlanan “İstanbul’un Fethi” başlıklı çalışmada ayrıntılı şekilde incelenecektir.
İstanbul’un Fethi (1453)

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığında gerçekleştirilen en büyük askerî ve siyasî başarı hiç şüphesiz İstanbul’un fethidir. Ancak bu fetih, yalnızca bir şehrin ele geçirilmesi olarak değerlendirilmemelidir. Yaklaşık bin yıldır Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik konumu, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki deniz ticaretini kontrol eden boğazları ve sahip olduğu güçlü surları sebebiyle dünyanın en önemli şehirlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Osmanlı Devleti açısından ise İstanbul’un varlığı yalnızca askerî bir mesele değildi. Anadolu ile Rumeli arasındaki toprak bütünlüğünü tehdit ediyor, Avrupa’dan düzenlenen Haçlı seferlerine destek sağlıyor ve Osmanlı hanedanına mensup şehzadeleri siyasî baskı unsuru olarak kullanarak devletin iç işlerine müdahale etmeye devam ediyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, bütün bu sebepleri dikkatle değerlendirmiş ve Osmanlı Devleti’nin gerçek anlamda bir cihan devleti olabilmesi için İstanbul’un mutlaka fethedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
Genç hükümdar, tahta çıktıktan sonra yaklaşık iki yıl boyunca İstanbul’un fethi için büyük bir hazırlık süreci yürütmüştür. Öncelikle Avrupa devletleriyle geçici barış ortamı korunmuş, Anadolu’da ortaya çıkabilecek tehditler kontrol altına alınmış ve devletin iç düzeni sağlamlaştırılmıştır. Ardından Osmanlı ordusu yeniden teşkilatlandırılmış, topçu birlikleri güçlendirilmiş ve kuşatma sırasında kullanılacak yeni silah sistemleri hazırlanmıştır. Özellikle dönemin en büyük kuşatma toplarının dökülmesi, Rumeli Hisarı’nın kısa sürede tamamlanması ve Boğaz’ın tamamen Osmanlı denetimine alınması, kuşatma başlamadan önce gerçekleştirilen en önemli hazırlıklar arasında yer almıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu süreçte gösterdiği sabır ve planlama kabiliyeti, onun askerî başarılarını yalnızca cesaretle değil, ayrıntılı stratejik hazırlıklarla kazandığını açıkça ortaya koymaktadır.
6 Nisan 1453 tarihinde Osmanlı ordusu İstanbul önlerine ulaşmış ve tarihî kuşatma resmen başlamıştır. Yaklaşık elli dört gün sürecek olan bu kuşatma boyunca Osmanlı ordusu kara surlarını aralıksız top ateşi altında tutarken, donanma da Marmara Denizi’nden şehri abluka altına almıştır. Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Palaiologos ise şehrin güçlü surlarına güveniyor ve Avrupa’dan gelecek askerî yardımın kuşatmayı sona erdireceğine inanıyordu. Ancak Fatih Sultan Mehmet Han, daha kuşatmanın ilk günlerinden itibaren klasik savaş anlayışının dışına çıkan uygulamalarıyla Bizans savunmasını zorlamaya başlamıştır. Kuşatma boyunca topçu birlikleri, lağımcılar, mühendisler ve donanma tam bir koordinasyon içerisinde hareket etmiş, Osmanlı ordusu her geçen gün Bizans savunmasını biraz daha yıpratmıştır.
Kuşatma sırasında yaşanan en dikkat çekici gelişmelerden biri ise Osmanlı donanmasının Haliç’e girememesi üzerine uygulanan olağanüstü askerî harekât olmuştur. Bizanslılar, Haliç’in girişine yerleştirdikleri kalın zincir sayesinde Osmanlı gemilerinin limana ulaşmasını engelliyor, bu sayede şehrin kuzey surlarını güven içerisinde savunabileceklerini düşünüyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han ise karşısına çıkan bu engeli aşabilmek için dünya askerî tarihine geçecek sıra dışı bir plan hazırlamıştır.
Gemilerin Karadan Yürütülmesi

İstanbul kuşatmasının en önemli dönüm noktalarından biri, Osmanlı donanmasının karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi olmuştur. Haliç’in girişini kapatan büyük zincirin doğrudan kırılmasının mümkün olmadığını gören Fatih Sultan Mehmet Han, kumandanları ve mühendisleriyle yaptığı değerlendirmeler sonucunda daha önce benzeri görülmemiş bir askerî harekâtın uygulanmasına karar vermiştir. Bu plan, Osmanlı gemilerinin deniz yerine karadan geçirilerek Haliç’e ulaştırılmasını öngörüyordu. İlk bakışta son derece güç görünen bu düşünce, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî zekâsını, mühendislik anlayışını ve alışılmışın dışında çözüm üretebilme kabiliyetini ortaya koyan en önemli örneklerden biri olmuştur.
Hazırlıklar büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmüştür. Galata sırtlarından Haliç kıyılarına uzanan güzergâh dikkatle belirlenmiş, yol üzerindeki engeller temizlenmiş, ağaç gövdelerinden silindirler hazırlanmış ve güzergâhın belirli bölümleri yağlanarak gemilerin daha kolay hareket etmesi sağlanmıştır. Binlerce asker, usta, marangoz ve işçi gece gündüz çalışarak bu büyük planın uygulanabilmesi için yoğun çaba göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet Han ise hazırlıkları bizzat takip etmiş, çalışmaların her aşamasıyla yakından ilgilenmiş ve en küçük ayrıntının dahi ihmal edilmemesini istemiştir. Onun bu yaklaşımı, askerî başarıların ayrıntılı planlama ve disiplinli çalışma ile elde edilebileceğine olan inancını açıkça göstermektedir.
21 Nisan’ı 22 Nisan 1453’e bağlayan gece harekât başlatılmıştır. Osmanlı donanmasına ait yaklaşık yetmiş gemi, insan gücü, öküzler ve çeşitli çekme düzenekleri yardımıyla sessizce karadan yürütülerek Haliç’e indirilmiştir. Sabah olduğunda Bizanslılar hayatlarında görmeyi beklemedikleri bir manzarayla karşılaşmışlardır. Bir gün önce denizde bulunmayan Osmanlı gemileri artık Haliç’in sularında demirlemiş durumdaydı. Bu gelişme yalnızca askerî bakımdan değil, psikolojik açıdan da Bizans savunmasını derinden sarsmıştır. Çünkü artık şehrin yalnızca kara surları değil, Haliç surları da ciddi tehdit altına girmiş, Bizans askerleri mevcut kuvvetlerini iki farklı cepheye bölmek zorunda kalmıştır.
Gemilerin karadan yürütülmesi, kuşatmanın kaderini değiştiren en önemli stratejik hamlelerden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han böylece düşmanın en güvendiği savunma hattını etkisiz hâle getirmiş, savaşın yalnızca kuvvet üstünlüğüyle değil; zekâ, planlama ve mühendislik bilgisiyle de kazanılabileceğini bütün dünyaya göstermiştir. Aradan geçen yüzyıllara rağmen bu askerî harekât, dünya harp tarihinde en özgün ve en başarılı lojistik operasyonlardan biri olarak kabul edilmektedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî dehasını ortaya koyan bu olay, onun yalnızca büyük bir kumandan değil; aynı zamanda stratejik düşünceyi savaş sanatının merkezine yerleştiren ileri görüşlü bir hükümdar olduğunu da açıkça göstermektedir.
Gemilerin Haliç’e indirilmesinden sonra Osmanlı ordusu kuşatma üzerindeki baskısını daha da artırmış, Bizans savunması her geçen gün zayıflamaya başlamıştır. Nihayet 29 Mayıs 1453 Salı günü gerçekleştirilen genel taarruz sonucunda İstanbul fethedilmiş, Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışmış ve Fatih Sultan Mehmet Han, tarihin kendisine verdiği en büyük unvanlardan biri olan “Fatih” unvanıyla anılmaya başlamıştır. İstanbul’un fethinin askerî safhaları, kuşatma düzeni, son taarruz, Ulubatlı Hasan, Ayasofya ve fetih günü yaşanan gelişmeler, Devletialiyyei.com’da ayrı bir çalışma olarak hazırlanan “İstanbul’un Fethi” başlıklı makalede ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Bu biyografide ise fetih, Fatih Sultan Mehmet Han’ın devlet adamlığına ve Osmanlı Devleti’nin gelişimine yaptığı etkiler çerçevesinde değerlendirilmektedir.
İstanbul’un Fethi Sonrası Osmanlı Devleti’nde Yeni Bir Dönemin Başlaması
29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesi, yalnızca bir şehrin el değiştirmesi anlamına gelmemektedir. Bu tarih, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığında yeni bir devrin başlangıcını temsil etmektedir. İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı Devleti askerî bakımdan büyük bir zafer kazanmış, ancak Fatih Sultan Mehmet Han’a göre asıl başarı bundan sonra başlayacaktı. Çünkü onun hedefi yalnızca güçlü surları aşmak değil, yüzyıllar boyunca birçok medeniyete başkentlik yapmış bu kadim şehri yeniden ayağa kaldırmak, ilim, ticaret, hukuk ve devlet idaresinin merkezi hâline getirmekti. Bu sebeple fetih tamamlandıktan sonra ilk hedef savaş değil, devletin geleceğini şekillendirecek idarî ve sosyal düzenlemeler olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’a girdikten sonra gösterdiği tavırla yalnızca başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu bütün dünyaya göstermiştir. Şehirde güvenliğin en kısa sürede sağlanmasını emretmiş, yağmanın sona erdiğini ilan etmiş ve halkın can ile mal güvenliğinin Osmanlı Devleti’nin teminatı altında olduğunu bildirmiştir. Uzun yıllardır savaşlar ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle nüfusu azalan İstanbul’un yeniden canlandırılması gerektiğini bilen Fatih Sultan Mehmet Han, fethedilen şehirlerde uyguladığı devlet anlayışını burada da hayata geçirmiştir. Onun nazarında fethedilen şehirler yalnızca askerî başarıların sembolü değil, aynı zamanda yeni bir medeniyetin inşa edileceği merkezlerdi.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk icraatlarından biri İstanbul’u resmen Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti ilan etmek olmuştur. Daha önce Osmanlı Devleti’ne uzun yıllar boyunca Bursa ve Edirne başkentlik yapmıştı. Ancak İstanbul, sahip olduğu coğrafî konumu, Boğazlara hâkimiyeti, ticaret yolları üzerindeki stratejik yeri ve tarih boyunca büyük devletlere merkezlik yapmış olması sebebiyle çok daha farklı bir öneme sahipti. Fatih Sultan Mehmet Han, devlet merkezini İstanbul’a taşıyarak yalnızca idarî bir değişiklik yapmamış, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin gelecekte izleyeceği dünya siyasetine de yön vermiştir. Bundan sonra Osmanlı Devleti’nin bütün idarî, askerî, hukukî ve kültürel faaliyetleri İstanbul merkezli olarak yürütülecek, şehir kısa süre içerisinde dünyanın en önemli başkentlerinden biri hâline gelecektir.
İstanbul’un yeniden iskân edilmesi Fatih Sultan Mehmet Han’ın üzerinde en fazla durduğu meselelerden biri olmuştur. Fetih sırasında ve daha önceki yıllarda yaşanan nüfus kayıpları sebebiyle şehir eski canlılığını büyük ölçüde yitirmişti. Fatih Sultan Mehmet Han bu durumu kısa sürede değiştirebilmek amacıyla Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli şehirlerinden tüccarları, sanatkârları, âlimleri, zanaatkârları ve farklı meslek gruplarını İstanbul’a yerleşmeye teşvik etmiştir. Bursa, Edirne, Amasya, Tokat, Konya, Ankara, Filibe, Üsküp ve Osmanlı hâkimiyetindeki birçok şehirden gelen aileler İstanbul’un farklı mahallelerine yerleştirilmiş, böylece kısa süre içerisinde şehir yeniden üretimin, ticaretin ve sosyal hayatın merkezi hâline gelmeye başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı bu iskân siyaseti, Osmanlı şehircilik anlayışının en başarılı örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han yalnızca nüfusu artırmayı değil, ekonomik hayatı da yeniden canlandırmayı hedeflemiştir. Bunun için çarşıların açılması, ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması, limanların düzenlenmesi ve esnaf teşkilatının yeniden organize edilmesi yönünde önemli adımlar atılmıştır. Özellikle İstanbul’un Akdeniz ile Karadeniz arasındaki ticaret merkezi hâline gelmesi için gümrük sistemi yeniden düzenlenmiş, yabancı tüccarların güven içerisinde ticaret yapabilmelerine imkân tanınmıştır. Böylece İstanbul, fetih sonrasındaki birkaç yıl içerisinde yalnızca siyasî bir başkent değil, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki en önemli ticaret merkezlerinden biri hâline gelmeye başlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’da gerçekleştirdiği çalışmalar yalnızca kendi dönemini değil, sonraki beş asırlık Osmanlı tarihini de derinden etkilemiştir. Şehirde başlatılan imar faaliyetleri, kurulacak medreseler, inşa edilecek külliyeler, hazırlanacak hukuk düzeni ve geliştirilecek devlet teşkilatı, Osmanlı Devleti’nin klasik döneminin temelini oluşturmuştur. Bu sebeple tarihçiler, 29 Mayıs 1453 tarihini yalnızca İstanbul’un fethedildiği gün olarak değil; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin gerçek anlamda bir cihan imparatorluğuna dönüştüğü yeni dönemin başlangıcı olarak değerlendirmektedirler. Fatih Sultan Mehmet Han ise bundan sonraki yıllarda gerçekleştireceği hukuk reformları, eğitim yatırımları, kültürel faaliyetleri ve idarî düzenlemeleriyle yalnızca “Fatih” unvanını taşıyan bir kumandan değil, güçlü bir devlet kurucusu ve büyük bir medeniyet mimarı olduğunu bütün dünyaya gösterecektir.
Sırbistan Seferleri ve Osmanlı Hâkimiyetinin Güçlendirilmesi (1454-1459)

İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet Han’ın karşısında yeni bir görev bulunuyordu. Bizans İmparatorluğu’nun ortadan kaldırılması Osmanlı Devleti için büyük bir başarı olmakla birlikte, Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetinin kalıcı hâle getirilmesi de en az fetih kadar önemliydi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki toprakları hâlâ Macaristan Krallığı başta olmak üzere çeşitli Hristiyan devletlerin baskısı altındaydı. Bu devletler, Bizans’ın yıkılmasının ardından Osmanlı Devleti’nin daha da güçlenmesini engellemek amacıyla yeni ittifaklar kurmaya çalışıyor, özellikle Sırbistan’ı Osmanlı ilerleyişine karşı tampon bölge olarak kullanmak istiyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han ise Balkanlar’da güvenliğin ancak güçlü ve kesintisiz bir Osmanlı hâkimiyetiyle sağlanabileceğine inanıyor, bu sebeple İstanbul’un fethinden kısa süre sonra dikkatini yeniden Avrupa topraklarına çevirmiştir.
O dönemde Sırbistan, Osmanlı Devleti ile Macaristan Krallığı arasında stratejik bir konuma sahip bulunuyordu. Tuna Nehri’ne hâkim olan kaleler, Balkanlar’ın kuzey kapısını oluşturuyor, Avrupa’dan gelebilecek askerî hareketlerin büyük bölümü bu güzergâh üzerinden gerçekleştiriliyordu. Ayrıca Sırp despotları zaman zaman Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirseler de, uygun fırsat bulduklarında Macaristan ve Papalık ile iş birliği yaparak Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han, bu siyasetin uzun vadede Osmanlı Devleti için ciddi güvenlik riski oluşturduğunu değerlendirmiş ve Sırbistan meselesini kesin olarak çözmeye karar vermiştir.
1454 yılında başlayan Osmanlı harekâtıyla birlikte Sırbistan üzerine düzenlenen seferlerde birçok önemli kale Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca askerî kuvvet kullanmayı tercih etmemiş; teslim olmayı kabul eden şehirlerde halkın can ve mal güvenliğini korumuş, mevcut idarî düzeni mümkün olduğunca muhafaza ederek Osmanlı yönetimini yerleştirmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım sayesinde birçok bölge uzun süreli kuşatmalara gerek kalmadan Osmanlı Devleti’ne katılmış, Balkanlar’daki Osmanlı otoritesi daha da güçlenmiştir. Onun fetih anlayışı yalnızca savaş kazanmak üzerine değil, fethedilen bölgelerde kalıcı huzur ve istikrar sağlamak üzerine kuruluydu.
Sırbistan seferlerinin en önemli hedeflerinden biri, Avrupa’nın en güçlü sınır kalelerinden biri kabul edilen Belgrad’ın ele geçirilmesiydi. Fatih Sultan Mehmet Han, 1456 yılında büyük bir orduyla Belgrad üzerine yürümüş ve şehri kuşatma altına almıştır. Ancak güçlü surlar, Macar kuvvetlerinin direnişi ve Avrupa’dan gelen destek sebebiyle Belgrad fethedilememiştir. Bu kuşatma, Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığında kesin sonuç alınamayan ender askerî harekâtlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Bununla birlikte Belgrad Kuşatması, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki ilerleyişini durduramamış; aksine bölgedeki Osmanlı askerî varlığının daha da güçlendirilmesine vesile olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, başarısızlıktan ders çıkaran bir hükümdar olarak Belgrad’da yaşanan gelişmeleri dikkatle değerlendirmiş ve sonraki yıllarda Balkan siyasetini buna göre şekillendirmiştir.
Belgrad’ın alınamamasına rağmen Osmanlı ordusu Balkanlar’daki diğer hedeflerinden vazgeçmemiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, Sırbistan üzerindeki baskısını sürdürmüş, bölgedeki kaleleri sistemli biçimde Osmanlı hâkimiyetine katmaya devam etmiştir. Nihayet 1459 yılında Sırbistan’ın son önemli merkezi olan Semendire’nin fethedilmesiyle birlikte Sırp Despotluğu tamamen ortadan kaldırılmış ve Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyeti büyük ölçüde kesinleşmiştir. Böylece Tuna Nehri’ne kadar uzanan geniş bölge doğrudan Osmanlı idaresine bağlanmış, Macaristan ile Osmanlı Devleti arasındaki sınır hattı yeni bir şekil almıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Sırbistan’ın Osmanlı topraklarına katılmasının ardından bölgede güçlü bir idarî yapı kurmuştur. Yeni sancaklar oluşturulmuş, kadılar ve sancak beyleri görevlendirilmiş, tımar sistemi uygulanmaya başlanmış ve güvenliği sağlayacak askerî birlikler yerleştirilmiştir. Aynı zamanda ticaret yollarının güvenliği sağlanmış, şehirlerin ekonomik hayatının canlandırılması için çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki başarısının en önemli sebeplerinden biri de işte bu idarî istikrar anlayışı olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, fethettiği bölgeleri yalnızca askerî güçle elinde tutmaya çalışmamış; adalet, hukuk ve güçlü devlet teşkilatı sayesinde kalıcı Osmanlı hâkimiyetini tesis etmiştir.
Sırbistan’ın tamamen Osmanlı Devleti’ne bağlanması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkan siyasetinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu gelişmeyle birlikte Osmanlı Devleti’nin Avrupa içlerine doğru ilerleyişi için güvenli bir zemin oluşmuş, Bosna, Hersek ve diğer Balkan bölgelerine yönelik siyasî ve askerî faaliyetler daha rahat yürütülebilmiştir. Aynı zamanda Macaristan Krallığı’nın Balkanlar üzerindeki nüfuzu önemli ölçüde zayıflamış, Osmanlı Devleti ise Tuna Nehri hattına kadar uzanan güçlü bir savunma sistemine kavuşmuştur. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethiyle başlayan büyük devlet siyasetini Balkanlar’da da başarıyla devam ettirmiş ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmuştur.
Sırbistan seferlerinin askerî safhaları, kuşatma düzeni, Belgrad Muharebesi’nin ayrıntıları ve Semendire’nin fethi, Devletialiyyei.com’da ayrı başlıklar altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise söz konusu seferler, Fatih Sultan Mehmet Han’ın devlet siyaseti, Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetine etkileri ve imparatorluğun gelişimine yaptığı katkılar çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Devlet Yönetimi, Merkezî Otoritenin Güçlendirilmesi ve Osmanlı Devleti’nin Yeniden Yapılandırılması

İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet Han’ın önünde artık yeni ve çok daha büyük bir hedef bulunuyordu. Askerî zafer kazanılmış, Bizans İmparatorluğu tarihe karışmış ve Osmanlı Devleti dünyanın en önemli şehirlerinden birine sahip olmuştu. Ancak Fatih Sultan Mehmet Han’a göre gerçek başarı, fethedilen toprakları kalıcı bir devlet düzeni içerisinde yönetebilmekti. Bu sebeple İstanbul’un fethinden hemen sonra askerî faaliyetlerden çok devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesine ağırlık vermiş, Osmanlı Devleti’ni klasik bir uç beyliğinden çıkararak güçlü, merkezî ve kurumsal bir imparatorluk hâline dönüştürecek reformları hayata geçirmeye başlamıştır. Onun bu çalışmaları yalnızca kendi hükümdarlığını değil, yaklaşık dört asır boyunca Osmanlı Devleti’nin idarî yapısını şekillendiren temel esasları oluşturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han, devlet yönetiminde merkezî otoritenin tartışmasız şekilde güçlendirilmesini temel ilke olarak benimsemiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında fetihlerin hızla gerçekleşmesi sebebiyle uç beyleri, akıncı aileleri ve bazı nüfuzlu devlet adamları zaman zaman geniş yetkilere sahip olmuşlardı. Bu durum küçük bir beylik döneminde önemli avantajlar sağlamış olsa da, üç kıtaya yayılmayı hedefleyen büyük bir devlet için farklı güç odaklarının oluşması ciddi riskler taşımaktaydı. Fatih Sultan Mehmet Han, devlet otoritesinin yalnızca hükümdarın şahsında toplanması gerektiğine inanıyor, bütün idarî mekanizmanın tek merkezden yönetilmesini hedefliyordu. Bu anlayış doğrultusunda saray teşkilatı yeniden düzenlenmiş, merkezî bürokrasi güçlendirilmiş ve bütün devlet görevlilerinin doğrudan padişah adına görev yaptıkları anlayışı yerleştirilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın üzerinde önemle durduğu konuların başında Divân-ı Hümâyun’un daha sistemli çalışması geliyordu. Devlet meseleleri belirli kurallar çerçevesinde görüşülüyor, askerî, mali, hukukî ve diplomatik konular ayrıntılı şekilde değerlendiriliyor, alınan kararlar yazılı kayıt altına alınıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han divan toplantılarını yakından takip ediyor, devlet işlerinin yalnızca günlük meselelerle değil, uzun vadeli hedefler doğrultusunda yürütülmesini istiyordu. Bu yaklaşım sayesinde Osmanlı Devleti’nde kurumsallaşma hız kazanmış, idarî sistem kişilere bağlı olmaktan çıkarak devlet geleneklerine dayanan güçlü bir yapıya dönüşmeye başlamıştır.
Merkezî otoritenin güçlendirilmesi amacıyla saray teşkilatında da önemli düzenlemeler yapılmıştır. Enderun Mektebi daha etkin hâle getirilmiş, devlet yönetiminde görev alacak kişilerin uzun yıllar süren eğitimlerden geçirilmesi sağlanmıştır. Böylece yalnızca soylu ailelerden gelen kişiler değil, kabiliyet ve liyakat sahibi devlet adamları da Osmanlı yönetiminde en üst görevlere kadar yükselebilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu uygulaması, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca güçlü bir bürokrasiye sahip olmasının en önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han aynı zamanda eyalet teşkilatını da yeniden gözden geçirmiştir. Anadolu ve Rumeli’deki sancakların yönetimi belirli kurallar çerçevesine bağlanmış, beylerbeylerinin görev ve sorumlulukları açık şekilde tanımlanmış, kadılar ile idarî görevlilerin yetki alanları birbirinden ayrılmıştır. Böylece hem adalet hizmetleri hem de idarî işler daha düzenli yürütülmeye başlanmış, devletin en uzak bölgelerinde dahi merkezî yönetimin otoritesi hissedilir hâle gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin sonraki yüzyıllarda geniş coğrafyaları başarıyla yönetebilmesinde, Fatih Sultan Mehmet Han döneminde gerçekleştirilen bu idarî düzenlemelerin büyük payı bulunmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın gerçekleştirdiği bu reformlar sayesinde Osmanlı Devleti artık yalnızca fetih yapan bir askerî güç olmaktan çıkmış, güçlü kurumlara sahip, hukuk düzeni sağlam, merkezî idaresi kuvvetli ve uzun ömürlü bir imparatorluk hüviyetine kavuşmuştur. Bu yeni devlet anlayışı, daha sonraki hükümdarlar tarafından geliştirilerek devam ettirilmiş ve Osmanlı Devleti’nin dünya tarihindeki en güçlü siyasî teşkilatlardan biri hâline gelmesinin temelini oluşturmuştur.
Mora Seferleri ve Bizans Mirasının Osmanlı Devleti’ne Katılması (1458-1460)

Fatih Sultan Mehmet Han, Sırbistan’da Osmanlı hâkimiyetini büyük ölçüde sağlamlaştırdıktan sonra dikkatini Bizans İmparatorluğu’nun geriye kalan son siyasî uzantılarından biri olan Mora Despotluğu’na çevirmiştir. İstanbul’un fethiyle Doğu Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiş olsa da, Bizans hanedanına mensup bazı prensler Mora Yarımadası’nda hüküm sürmeye devam ediyor, Avrupa devletleriyle kurdukları ilişkiler sayesinde Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerde bulunuyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un güvenliğinin kalıcı olabilmesi için Bizans’ın siyasî mirasının tamamen ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyordu. Çünkü Mora Despotluğu yalnızca küçük bir devlet değil, gerektiğinde Osmanlı karşıtı ittifakların sığınabileceği önemli bir merkez olarak görülmekteydi.
Mora Yarımadası, sahip olduğu limanlar, verimli tarım arazileri ve Akdeniz ticaret yollarına yakınlığı sebebiyle büyük stratejik öneme sahipti. Aynı zamanda Bizans kültürünün son önemli merkezlerinden biri olması nedeniyle Avrupa dünyasında da sembolik bir değer taşıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Mora’nın Osmanlı hâkimiyetine girmesinin yalnızca askerî bakımdan değil, siyasî ve ekonomik açıdan da büyük kazanç sağlayacağını değerlendirmiştir. Bu sebeple bölgeye yönelik siyaseti aceleci değil, planlı ve aşamalı şekilde yürütmüş; önce diplomatik yolları denemiş, ardından askerî harekât kararı almıştır.
1458 yılında başlayan Osmanlı seferi sırasında Mora’daki birçok şehir Osmanlı kuvvetlerine teslim olmuş, bazı kaleler ise kısa süreli direniş göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, teslim olmayı kabul eden yerleşim yerlerinde halkın can ve mal güvenliğinin korunmasını emretmiş, şehirlerin tahrip edilmesine izin vermemiştir. Onun bu yaklaşımı, fethedilen bölgelerde Osmanlı idaresinin daha kısa sürede benimsenmesini sağlamış, birçok yerleşim merkezi uzun sürecek kuşatmalar yaşanmadan Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Bu durum, Fatih Sultan Mehmet Han’ın yalnızca askerî kuvveti değil, siyasî aklı ve devlet tecrübesini de etkili şekilde kullandığını göstermektedir.
Mora Despotluğu’nun yöneticileri zaman zaman Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirmiş olsalar da, Avrupa devletleriyle gizli ilişkilerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Papalık ve Venedik Cumhuriyeti başta olmak üzere bazı Batılı devletlerin desteğini almaya çalışmaları, Fatih Sultan Mehmet Han’ın bölgedeki politikasını daha kararlı hâle getirmiştir. Osmanlı hükümdarı, İstanbul’un hemen güneyinde Osmanlı karşıtı yeni bir siyasî merkezin yaşamasına izin vermemiş, Mora meselesini kesin olarak çözüme kavuşturmayı devlet güvenliğinin bir gereği olarak değerlendirmiştir.
1460 yılında gerçekleştirilen ikinci büyük harekât sonucunda Mora Despotluğu tamamen ortadan kaldırılmış ve yarımadanın tamamı Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine girmiştir. Böylece Bizans hanedanının Mora’daki son siyasî varlığı da sona ermiş, yaklaşık bin yılı aşan Doğu Roma mirasının son bağımsız yönetim merkezi tarihe karışmıştır. Bu gelişme yalnızca Osmanlı Devleti açısından değil, Avrupa siyaseti bakımından da büyük yankı uyandırmıştır. Çünkü artık Bizans İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılabileceğine dair bütün umutlar fiilen ortadan kalkmış, Osmanlı Devleti ise Doğu Akdeniz’deki hâkimiyetini daha da güçlendirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han, Mora’nın fethinden sonra bölgede kapsamlı idarî düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Yeni sancak teşkilatı kurulmuş, kadılar görevlendirilmiş, vergi sistemi yeniden düzenlenmiş ve Osmanlı hukuk düzeni bölgeye uygulanmaya başlanmıştır. Ticaret yollarının güvenliği sağlanmış, limanların faaliyetleri artırılmış ve tarımsal üretimin devamı için çeşitli tedbirler alınmıştır. Aynı zamanda farklı din ve milletlere mensup halkın dinî hayatına müdahale edilmemiş, Osmanlı Devleti’nin geleneksel hoşgörü anlayışı burada da uygulanmıştır. Bu politika sayesinde Mora kısa süre içerisinde Osmanlı idarî sistemine uyum sağlamış ve Doğu Akdeniz’in önemli eyaletlerinden biri hâline gelmiştir.
Mora’nın Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un çevresindeki en önemli siyasî tehditlerden birini daha ortadan kaldırmış oldu. Artık Bizans hanedanına bağlı bağımsız bir yönetim kalmamış, Osmanlı Devleti Ege Denizi ve Güney Yunanistan’da daha güçlü bir konuma ulaşmıştır. Mora Seferleri, Fatih Sultan Mehmet Han’ın yalnızca fetih siyasetinin değil; uzun vadeli güvenlik stratejisinin de önemli bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bu fetihle birlikte Osmanlı Devleti, Balkanlar ile Ege Denizi arasındaki askerî ve siyasî hâkimiyetini önemli ölçüde pekiştirmiş, gelecekte gerçekleştirilecek deniz ve kara seferleri için sağlam bir üs kazanmıştır.
Mora Seferleri’nin askerî safhaları, kuşatmalar, fethedilen şehirler ve harekâtın ayrıntıları Devletialiyyei.com’da ayrı başlık altında kapsamlı biçimde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Mora’nın Osmanlı Devleti’ne katılması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın uzun vadeli devlet siyaseti ve Bizans mirasının tamamen sona erdirilmesi açısından değerlendirilmiştir.
Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Fethi ve Karadeniz’de Osmanlı Hâkimiyetinin Sağlanması (1461)

Mora’nın Osmanlı Devleti’ne katılmasının ardından Fatih Sultan Mehmet Han’ın önündeki en önemli hedeflerden biri, Anadolu’nun kuzeydoğusunda varlığını sürdüren Trabzon Rum İmparatorluğu olmuştur. Trabzon, yaklaşık iki buçuk asır boyunca Karadeniz’in doğusunda Bizans’ın devamı niteliğinde bağımsız bir devlet olarak yaşamış, zaman zaman Anadolu’daki Türk beylikleriyle, zaman zaman da Gürcü prenslikleri ve Batılı devletlerle ittifak kurarak Osmanlı Devleti’nin doğu siyasetini yakından etkileyen bir merkez hâline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğu’na son vermiş olsa da, Trabzon’da varlığını sürdüren bu devletin siyasî ve sembolik bakımdan önemli bir tehdit oluşturmaya devam ettiğini düşünüyordu. Ona göre Bizans mirasının tamamen sona erdirilmesi ve Anadolu’da siyasî birliğin kesin olarak sağlanabilmesi için Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı hâkimiyetine katılması kaçınılmazdı.
Trabzon yalnızca siyasî bakımdan değil, ekonomik ve stratejik açıdan da büyük önem taşıyordu. Karadeniz’in doğu kıyılarındaki en önemli liman şehirlerinden biri olan Trabzon, İran’dan gelen ticaret yollarının denize ulaştığı merkezlerden biri durumundaydı. İpek, baharat ve değerli ticaret malları yüzyıllar boyunca bu liman üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılmış, şehir Doğu ile Batı arasındaki ticaretin önemli duraklarından biri hâline gelmişti. Bunun yanında Trabzon’un deniz bağlantısı, Karadeniz’deki Osmanlı hâkimiyetinin tam anlamıyla kurulmasını engelliyor, bölgenin gerektiğinde Osmanlı karşıtı ittifaklar tarafından kullanılmasına imkân tanıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, bütün bu sebepleri dikkate alarak Trabzon meselesini yalnızca bir fetih hedefi değil, devletin uzun vadeli güvenliği açısından stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
1461 yılında başlatılan Trabzon Seferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî dehasını ve diplomasi anlayışını birlikte ortaya koyan önemli harekâtlardan biridir. Osmanlı ordusu Anadolu’nun kuzeyine doğru ilerlerken hükümdar yalnızca askerî hazırlıklarla yetinmemiş, bölgedeki siyasî dengeleri de dikkatle takip etmiştir. Trabzon Rum İmparatorluğu’nun dışarıdan yardım almasını önlemek amacıyla çevredeki güçlerle diplomatik temaslar kurulmuş, olası ittifakların önü kesilmeye çalışılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın hedefi mümkün olduğunca kısa sürede sonuca ulaşmak ve uzun sürecek bir savaşın doğurabileceği riskleri ortadan kaldırmaktı.
Trabzon önlerine ulaşan Osmanlı ordusu karşısında İmparator David Megas Komnenos, şehrin güçlü surlarına güvenmekle birlikte Osmanlı ordusunun büyüklüğü ve hazırlığı karşısında uzun süre direnemeyeceğini anlamıştır. Yapılan görüşmeler sonunda Trabzon teslim olmuş ve şehir büyük bir yıkıma uğramadan Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine girmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, teslim olan halka karşı adaletli davranılmasını emretmiş, şehirde yaşayan insanların can ve mal güvenliğini devlet güvencesi altına almıştır. Onun bu yaklaşımı, fethedilen şehirlerde huzurun kısa sürede sağlanmasına ve Osmanlı idaresinin benimsenmesine önemli katkı sağlamıştır.
Trabzon’un Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte yaklaşık iki yüz elli sekiz yıl boyunca varlığını sürdüren Trabzon Rum İmparatorluğu tarihe karışmış, Bizans Hanedanı’nın son bağımsız siyasî kolu da ortadan kaldırılmıştır. Böylece Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethiyle başlattığı tarihî süreci tamamlamış ve Bizans’ın Anadolu’daki son temsilcisini de Osmanlı Devleti bünyesine katmıştır. Bu gelişme yalnızca Osmanlı tarihinin değil, Doğu Karadeniz tarihinin de en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han, Trabzon’un fethinden sonra bölgede kapsamlı idarî düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Şehir Osmanlı eyalet teşkilatına dâhil edilmiş, kadılar, sancak beyleri ve diğer devlet görevlileri tayin edilmiştir. Ticaret yollarının güvenliği sağlanmış, liman faaliyetleri yeniden düzenlenmiş ve Karadeniz ticaretinin daha güvenli şekilde yürütülmesi için çeşitli tedbirler alınmıştır. Aynı zamanda camiler, vakıf eserleri, eğitim kurumları ve sosyal yapılar inşa edilerek Trabzon’un Osmanlı şehir kimliği güçlendirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı bu politika sayesinde şehir kısa süre içerisinde Karadeniz’in en önemli Osmanlı merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Trabzon’un fethi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Anadolu siyaseti açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu fetihle birlikte Karadeniz’in güney kıyılarında Osmanlı hâkimiyeti büyük ölçüde tamamlanmış, Anadolu’nun kuzeydoğusunda Osmanlı otoritesine rakip olabilecek önemli bir siyasî güç kalmamıştır. Ayrıca ilerleyen yıllarda Kırım’ın Osmanlı himayesine girmesiyle birlikte Karadeniz, büyük ölçüde bir Osmanlı denizi hâline dönüşecek sürecin temelleri de atılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han böylece yalnızca yeni bir şehir fethetmemiş, Karadeniz siyasetini kökten değiştiren tarihî bir adım atmıştır.
Trabzon Seferi’nin askerî harekâtı, kuşatma hazırlıkları, teslim görüşmeleri ve fetih sürecinin ayrıntıları Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Trabzon’un Osmanlı Devleti’ne katılması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Anadolu siyaseti, Karadeniz hâkimiyeti ve Bizans mirasının tamamen sona erdirilmesi bakımından değerlendirilmiştir.
Eflak Seferi ve Kazıklı Voyvoda ile Mücadele (1462)

Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’daki önemli hedeflerinden birini gerçekleştirmişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin kuzeybatı sınırlarında yeni bir mesele giderek büyümeye başlamıştı. Tuna Nehri’nin kuzeyinde bulunan Eflak Voyvodalığı, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir prenslik statüsünde bulunmasına rağmen, zaman zaman merkezî otoriteye karşı farklı siyasetler izliyor ve özellikle Macaristan Krallığı ile yakın ilişkiler kurarak Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki güvenliğini tehdit ediyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethi sonrasında yalnızca Anadolu’da değil, Balkanlar’ın kuzeyinde de güçlü ve istikrarlı bir sınır hattı oluşturmayı hedefliyordu. Bu sebeple Eflak’ta yaşanan gelişmeleri dikkatle takip etmiş ve Osmanlı Devleti’nin otoritesini sarsacak hiçbir girişime müsaade etmemiştir.
Bu dönemde Eflak Voyvodası olarak hüküm süren III. Vlad, tarihte “Kazıklı Voyvoda” lakabıyla tanınmıştır. Osmanlı sarayında bir süre rehin olarak bulunmuş, gençlik yıllarında Osmanlı Devleti’ni yakından tanımış olmasına rağmen daha sonra farklı bir siyaset izlemeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’ne ödemesi gereken vergiyi kesmiş, sınır bölgelerindeki Osmanlı birliklerine saldırılar düzenlemiş ve çok sayıda Osmanlı askerini, tüccarını ve sivil halkı öldürtmüştür. Kaynaklarda, ele geçirdiği insanları kazıklara oturtarak idam ettirdiği, bu sebeple hem Osmanlı hem de Avrupa kroniklerinde büyük bir korku ve nefretle anıldığı belirtilmektedir. Fatih Sultan Mehmet Han, bu olayları yalnızca bir sınır ihlali olarak değil, doğrudan Osmanlı Devleti’nin otoritesine karşı yapılmış açık bir meydan okuma olarak değerlendirmiştir.
Kazıklı Voyvoda’nın Osmanlı topraklarına yönelik saldırılarının artması üzerine Fatih Sultan Mehmet Han, 1462 yılında büyük bir sefer düzenlemeye karar vermiştir. Osmanlı ordusu Tuna Nehri’ni geçerek Eflak üzerine yürümüş, sefer boyunca bölgedeki kaleler ve önemli geçiş noktaları kontrol altına alınmıştır. Ancak bu harekât, klasik meydan muharebelerinden farklı özellikler taşımaktaydı. Kazıklı Voyvoda düzenli savaş yerine baskınlar, gece saldırıları ve geri çekilme taktiklerini tercih ediyor, Osmanlı ordusunu yıpratmaya çalışıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu taktiklere karşı disiplinli hareket etmiş, ordunun düzenini bozmamış ve harekâtın planlı şekilde devam etmesini sağlamıştır.
Sefer sırasında yaşanan en dikkat çekici olaylardan biri, Osmanlı ordusunun ilerleyişi sırasında karşılaşılan ve tarih kaynaklarında “Kazıklı Orman” olarak anılan korkunç manzara olmuştur. Kazıklı Voyvoda tarafından öldürülen binlerce insanın cesedi kazıklara oturtularak yol kenarlarına dizilmişti. Bu görüntü Osmanlı askerleri üzerinde büyük bir üzüntü ve öfke meydana getirmiş, aynı zamanda Kazıklı Voyvoda’nın psikolojik savaş yöntemlerini de açıkça ortaya koymuştur. Fatih Sultan Mehmet Han ise karşılaştığı bu vahşet karşısında ordusunun disiplinini korumuş, askerlerine intikam duygusuyla hareket etmek yerine devlet ciddiyetine uygun davranmalarını emretmiştir. Bu tavrı, onun yalnızca büyük bir kumandan değil; zor şartlarda dahi devlet otoritesini ve askerî disiplini koruyabilen güçlü bir lider olduğunu göstermektedir.
Kazıklı Voyvoda’nın doğrudan meydan savaşına girmekten kaçınması üzerine Fatih Sultan Mehmet Han, Eflak’ın idarî yapısını yeniden düzenlemeye yönelmiştir. Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak yeni yönetim oluşturulmuş ve bölgede Osmanlı nüfuzu yeniden güçlendirilmiştir. Kazıklı Voyvoda ise ülkesinden kaçmak zorunda kalmış, bir süre sonra Macaristan’a sığınmıştır. Böylece Osmanlı Devleti, Eflak üzerindeki siyasî hâkimiyetini yeniden sağlamış ve Tuna hattındaki güvenliği büyük ölçüde teminat altına almıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Eflak Seferi, yalnızca askerî bakımdan değil, dış politika açısından da önemli sonuçlar doğurmuştur. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’ın kuzeyindeki otoritesi yeniden güçlenmiş, Macaristan’ın bölgedeki etkisi sınırlandırılmış ve Tuna Nehri boyunca uzanan savunma hattı daha sağlam hâle getirilmiştir. Aynı zamanda Avrupa devletlerine de Osmanlı Devleti’nin sınır güvenliği konusunda taviz vermeyeceği açık biçimde gösterilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu kararlı siyaseti sayesinde Eflak yeniden Osmanlı nüfuz alanına dâhil edilmiş ve Balkanlar’daki genel istikrar korunmuştur.
Eflak Seferi’nin askerî safhaları, gece baskınları, Kazıklı Voyvoda’nın uyguladığı savaş taktikleri ve harekâtın ayrıntıları Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında ayrıntılı olarak incelenmektedir. Bu biyografide ise Eflak Seferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkan siyaseti, Osmanlı Devleti’nin sınır güvenliği ve merkezî otoritenin korunması bakımından değerlendirilmiştir.
Bosna’nın Fethi ve Osmanlı Adalet Anlayışının Balkanlar’a Yerleşmesi (1463)

Eflak Seferi’nin ardından Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyetini daha da sağlamlaştırmak amacıyla dikkatini Bosna Krallığı’na çevirmiştir. XV. yüzyılın ortalarında Bosna, Balkanlar’ın en önemli siyasî merkezlerinden biri olmasının yanında, Macaristan Krallığı ile Adriyatik kıyıları arasında stratejik bir geçiş bölgesini oluşturuyordu. Bölgenin dağlık yapısı askerî bakımdan doğal bir savunma hattı meydana getirirken, ticaret yolları üzerindeki konumu da Bosna’yı ekonomik açıdan değerli hâle getiriyordu. Bunun yanında Bosna Krallığı zaman zaman Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildiriyor, zaman zaman ise Papalık ve Macaristan’ın teşvikiyle Osmanlı karşıtı siyasete yöneliyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Balkanlar’da kalıcı barışın ve güvenliğin sağlanabilmesi için Bosna meselesinin kesin olarak çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyordu.
Bosna Krallığı’nın Osmanlı Devleti ile yaptığı antlaşmalara rağmen yükümlülüklerini yerine getirmemesi, Osmanlı elçilerine karşı olumsuz tavır sergilemesi ve Macaristan Krallığı ile ittifak arayışlarını sürdürmesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî harekât kararı almasında etkili olmuştur. Osmanlı hükümdarı, savaş kararını almadan önce diplomatik yolları sonuna kadar kullanmayı tercih etmiş, ancak yapılan görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine 1463 yılında Bosna Seferi’ni başlatmıştır. Bu durum, Fatih Sultan Mehmet Han’ın mümkün olduğu ölçüde barışçı çözüm yollarını değerlendirdiğini, ancak devletin güvenliği söz konusu olduğunda kararlı davranmaktan da çekinmediğini göstermektedir.
Osmanlı ordusu kısa süre içerisinde Bosna içlerine ilerlemiş ve birçok kale önemli bir direniş göstermeden Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı disiplinli askerî strateji sayesinde harekât planlandığı şekilde ilerlemiş, Bosna Krallığı’nın savunma gücü kısa sürede etkisiz hâle getirilmiştir. Bosna Kralı Stjepan Tomašević Osmanlı kuvvetlerine karşı uzun süre direnememiş ve Bosna Krallığı’nın bağımsız siyasî varlığı sona ermiştir. Böylece Balkanlar’da Osmanlı Devleti’nin önündeki en önemli engellerden biri daha ortadan kaldırılmış, Adriyatik’e uzanan bölgede Osmanlı nüfuzu önemli ölçüde güçlenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosna’da uyguladığı siyaset, askerî başarının çok ötesinde sonuçlar doğurmuştur. Bölgenin Osmanlı Devleti’ne katılmasının ardından idarî teşkilat süratle kurulmuş, sancak sistemi uygulanmaya başlanmış, kadılar görevlendirilmiş ve vergi düzeni yeniden oluşturulmuştur. Ancak Bosna’nın Osmanlı tarihindeki asıl önemi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın farklı din ve inançlara karşı sergilediği adalet anlayışında açıkça görülmektedir. Bölgede yaşayan Katolikler, Ortodokslar ve özellikle Bosna Kilisesi mensupları Osmanlı idaresi altında dinî hayatlarını sürdürmeye devam etmiş, inançları sebebiyle baskı görmemişlerdir. Bu yaklaşım, kısa süre içerisinde Bosna halkının önemli bir bölümünün Osmanlı yönetimine güven duymasını sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosna tarihinde en çok hatırlanan icraatlarından biri de 1463 yılında yayımladığı ve tarihe Ahidnâme-i Hümâyun adıyla geçen fermanıdır. Bu fermanla birlikte Bosna’da yaşayan Bosna Fransisken Tarikatı mensuplarına dinî özgürlük tanınmış, ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri, manastırlarını koruyabilecekleri ve devlet güvencesi altında yaşayabilecekleri resmî olarak güvence altına alınmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bizzat verdiği bu ahidnâme, yalnızca Osmanlı hukuk tarihi açısından değil, dünya hukuk tarihi bakımından da din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan en önemli belgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Günümüzde dahi Bosna-Hersek’te büyük bir tarihî miras olarak muhafaza edilen bu belge, Fatih Sultan Mehmet Han’ın adalet anlayışını en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Bosna’nın Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte Balkanlar’daki siyasî dengeler önemli ölçüde değişmiştir. Macaristan Krallığı’nın bölgedeki etkisi zayıflamış, Adriyatik kıyılarına uzanan Osmanlı nüfuzu güçlenmiş ve Bosna, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki en önemli eyaletlerinden biri hâline gelmiştir. Aynı zamanda bölgenin ticaret yolları güvence altına alınmış, şehirlerde ekonomik hayat canlanmış ve Osmanlı şehircilik anlayışı doğrultusunda camiler, köprüler, hanlar, hamamlar ve vakıf eserleri inşa edilmeye başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, Bosna’yı yalnızca fethedilen bir ülke olarak görmemiş; uzun yıllar boyunca Osmanlı Devleti’nin ayrılmaz bir parçası olacak güçlü bir idarî merkez hâline getirmeyi hedeflemiştir.
Bosna Seferi’nin askerî safhaları, kuşatmalar, kalelerin teslimi ve harekâtın ayrıntıları Devletialiyyei.com’da ayrı başlık altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Bosna’nın Osmanlı Devleti’ne katılması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkan siyaseti, adalet anlayışı ve farklı din mensuplarına yönelik uyguladığı hoşgörü politikası çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Hersek’in Osmanlı Hâkimiyetine Girmesi ve Adriyatik Siyasetinin Güçlenmesi (1465-1482)
Bosna’nın Osmanlı Devleti’ne katılmasının ardından Fatih Sultan Mehmet Han, Balkanlar’daki siyasî ve askerî dengeleri kalıcı hâle getirebilmek için bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmeye devam etmiştir. Bosna’nın hemen güneyinde bulunan Hersek Bölgesi, Adriyatik Denizi’ne açılan yollar üzerinde yer alması, dağlık coğrafyası sayesinde doğal savunma imkânları sunması ve Dalmaçya kıyılarına yakınlığı sebebiyle Osmanlı Devleti açısından büyük stratejik öneme sahipti. Bunun yanında Hersek Dükalığı zaman zaman Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildiriyor, zaman zaman ise Macaristan Krallığı, Venedik Cumhuriyeti ve Papalık ile ittifak kurarak Osmanlı hâkimiyetinden uzaklaşmaya çalışıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Bosna’nın güvenliğinin ancak Hersek’in de Osmanlı idaresine alınmasıyla mümkün olacağını değerlendirmiş ve bölgeyi Balkan siyasetinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür.
Hersek’in yöneticisi Stjepan Vukčić Kosača, uzun yıllar boyunca Osmanlı Devleti ile dengeli ilişkiler yürütmeye çalışmış, ancak bölgedeki siyasî gelişmeler ve Batılı devletlerin teşvikleri sebebiyle zaman zaman Osmanlı Devleti’ne karşı farklı politikalar izlemiştir. Fatih Sultan Mehmet Han ise doğrudan askerî harekâta başvurmadan önce diplomatik yolları değerlendirmiş, bölgenin savaş yerine anlaşmayla Osmanlı idaresine katılmasını istemiştir. Ancak yapılan görüşmelerden kalıcı sonuç alınamaması üzerine Osmanlı ordusu bölgeye yönelmiş ve Hersek üzerindeki Osmanlı baskısı giderek artmıştır.
1465 yılından itibaren Osmanlı kuvvetleri Hersek’teki önemli kaleleri ve stratejik geçitleri kontrol altına almaya başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı siyaset, ani ve yıkıcı saldırılardan ziyade bölgenin adım adım Osmanlı hâkimiyetine bağlanmasını esas alıyordu. Böylece hem askerî kayıplar azaltılıyor hem de fethedilen bölgelerde idarî düzen daha kısa sürede kurulabiliyordu. Bu yöntem daha önce Sırbistan, Mora ve Bosna’da olduğu gibi Hersek’te de başarılı sonuç vermiştir.
Hersek’in Osmanlı Devleti’ne katılması yalnızca yeni toprak kazanılması anlamına gelmiyordu. Adriyatik Denizi’ne uzanan ticaret yolları büyük ölçüde Osmanlı kontrolüne girmiş, Bosna’nın güney sınırları güvence altına alınmış ve Venedik Cumhuriyeti’nin Balkanlar üzerindeki etkisi önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, Adriyatik kıyılarındaki gelişmeleri yalnızca askerî bakımdan değil, ticaret ve deniz siyaseti açısından da değerlendirmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’de güçlü olabilmesi için Balkan kıyılarının güvenliğinin sağlanması gerektiğine inanıyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han, Hersek’te de diğer fethedilen bölgelerde uyguladığı idarî sistemi hayata geçirmiştir. Bölge Osmanlı sancak teşkilatına dâhil edilmiş, kadılar ve sancak beyleri görevlendirilmiş, tımar sistemi uygulanmaya başlanmış ve vergi düzeni yeniden oluşturulmuştur. Aynı zamanda şehirlerde sosyal hayatın canlandırılması amacıyla camiler, hanlar, hamamlar, köprüler ve çeşitli vakıf eserleri inşa edilmiştir. Bölge halkının dinî hayatına müdahale edilmemiş, farklı inanç grupları Osmanlı hukuk sistemi içerisinde yaşamaya devam etmiştir. Bu yaklaşım sayesinde Hersek’te Osmanlı idaresi kısa süre içerisinde istikrar kazanmış ve bölge imparatorluğun önemli eyaletlerinden biri hâline gelmiştir.
Hersek’in Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkan siyaseti önemli ölçüde tamamlanmıştır. Tuna Nehri’nden Adriyatik kıyılarına kadar uzanan geniş coğrafyada Osmanlı Devleti’nin nüfuzu belirgin şekilde güçlenmiş, Avrupa devletlerinin Balkanlar üzerinden Osmanlı Devleti’ne karşı yeni ittifaklar kurma imkânı önemli ölçüde daralmıştır. Bu gelişme, yalnızca Fatih Sultan Mehmet Han döneminin değil, sonraki yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin Avrupa siyasetinin de temelini oluşturmuştur.
Hersek Seferi’nin askerî harekâtı, kalelerin fethi ve bölgedeki savaşların ayrıntıları Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Hersek’in Osmanlı Devleti’ne katılması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkanlar’da kalıcı siyasî birlik oluşturma hedefi, Adriyatik politikası ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki stratejik üstünlüğü bakımından değerlendirilmiştir.
Karamanoğulları ile Mücadele ve Anadolu Türk Birliğinin Kesin Olarak Sağlanması

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığı boyunca üzerinde en fazla önem verdiği devlet meselelerinden biri, Anadolu’da siyasî birliğin tam anlamıyla sağlanması olmuştur. Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren Anadolu’daki birçok Türk beyliğini hâkimiyeti altına almış olsa da, bazı beylikler zaman zaman bağımsız hareket etmeye devam ediyor ve özellikle Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da büyük seferlerle meşgul olduğu dönemleri fırsat bilerek isyan girişimlerinde bulunuyorlardı. Bu beylikler arasında en güçlü ve en etkili olanı hiç şüphesiz Karamanoğulları Beyliği idi. Merkezi Konya olan bu beylik, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasî mirasına sahip çıkma iddiasıyla Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki en büyük rakibi hâline gelmişti. Fatih Sultan Mehmet Han ise Anadolu’da iki büyük Türk devletinin uzun yıllar boyunca mücadele etmesinin hem Türk dünyasına hem de Osmanlı Devleti’nin geleceğine zarar verdiğini düşünüyor, bu sebeple Anadolu Türk birliğinin kesin olarak sağlanmasını devlet siyasetinin temel hedeflerinden biri olarak görüyordu.
Karamanoğulları Beyliği, Osmanlı Devleti ile uzun yıllar boyunca zaman zaman barış yapan, zaman zaman ise savaşan bir siyaset takip etmişti. Fatih Sultan Mehmet Han’ın tahta çıktığı dönemde de Karamanoğulları yöneticileri, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki faaliyetlerinden faydalanarak Anadolu’da yeniden güç kazanmayı hedefliyor, Akkoyunlular ve Memlük Devleti başta olmak üzere Osmanlı karşıtı devletlerle yakın ilişkiler kuruyorlardı. Özellikle Osmanlı ordusunun Avrupa seferlerinde bulunduğu dönemlerde Osmanlı şehirlerine saldırılar düzenlenmesi, anlaşmaların sık sık ihlal edilmesi ve Anadolu’daki Osmanlı otoritesinin zayıflatılmaya çalışılması, Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu meseleye kesin çözüm getirme kararını hızlandırmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Karamanoğulları meselesinde doğrudan savaşmayı tercih etmeden önce diplomatik yolları kullanmış, yapılan antlaşmalara bağlı kalınmasını istemiş ve Anadolu’da kalıcı barışın sağlanması için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Ancak Karamanoğulları’nın Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği değişken siyaset devam etmiş, özellikle dış devletlerle kurdukları ittifaklar Osmanlı Devleti açısından ciddi güvenlik problemi oluşturmaya başlamıştır. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da merkezî otoriteyi kesin olarak tesis etmek amacıyla askerî harekât kararı almıştır.
1466 yılından itibaren Osmanlı ordusu Konya ve Karaman bölgesine yönelmiş, gerçekleştirilen harekâtlar sonucunda Karamanoğulları Beyliği’nin önemli şehirleri ve kaleleri Osmanlı hâkimiyetine girmeye başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, sefer boyunca Anadolu halkının zarar görmemesi için gerekli tedbirleri almış, teslim olan şehirlerde can ve mal güvenliğinin korunmasını emretmiştir. Onun amacı Anadolu’yu tahrip etmek değil, Türk siyasî birliğini tek devlet çatısı altında toplamak ve uzun yıllardır devam eden iç mücadelelere son vermekti. Bu anlayış sayesinde birçok şehir büyük yıkımlar yaşamadan Osmanlı Devleti’nin idarî sistemine dâhil edilmiştir.
Karamanoğulları Beyliği’nin direnişi zaman zaman devam etse de, Fatih Sultan Mehmet Han kararlı siyasetinden vazgeçmemiştir. Bölgede Osmanlı idaresi güçlendirilmiş, sancak teşkilatı kurulmuş, kadılar görevlendirilmiş ve tımar sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Böylece yalnızca askerî başarı kazanılmamış, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin idarî düzeni de kısa süre içerisinde bölgeye yerleştirilmiştir. Konya başta olmak üzere Anadolu’nun önemli şehirleri yeniden ekonomik canlılık kazanmış, ticaret yollarının güvenliği sağlanmış ve Osmanlı Devleti’nin merkezî otoritesi bütün bölgede hissedilmeye başlanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Karamanoğulları ile yürüttüğü mücadele yalnızca bir beyliğin ortadan kaldırılması olarak değerlendirilmemelidir. Bu mücadele, Anadolu’da yaklaşık iki asır boyunca farklı Türk beyleri arasında devam eden siyasî rekabetin büyük ölçüde sona ermesini sağlamış, Osmanlı Devleti’nin Anadolu üzerindeki hâkimiyetini tartışılmaz hâle getirmiştir. Böylece Osmanlı hükümdarları bundan sonraki dönemlerde doğu ve batı siyasetini çok daha güçlü şekilde yürütebilme imkânına kavuşmuşlardır. Anadolu’nun merkezinde güçlü bir devlet otoritesinin kurulması, ilerleyen yıllarda gerçekleştirilecek doğu ve batı seferlerinin de en önemli dayanak noktalarından biri olmuştur.
Karamanoğulları meselesinin büyük ölçüde çözüme kavuşmasının ardından Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’daki siyasî birliği tamamlamaya yönelik çalışmalarını sürdürmüş, doğu sınırlarındaki gelişmeleri yakından takip etmeye başlamıştır. Özellikle Akkoyunlu Devleti’nin hükümdarı Uzun Hasan’ın Anadolu üzerindeki emelleri ve Osmanlı Devleti aleyhine yürüttüğü faaliyetler, ilerleyen yıllarda iki büyük Türk hükümdarını tarihî bir mücadelede karşı karşıya getirecek ve bu süreç Osmanlı tarihinin en önemli savaşlarından biri olan Otlukbeli Muharebesi’ne kadar uzanacaktır.
Karamanoğulları ile yapılan mücadelelerin askerî safhaları, Konya’nın Osmanlı hâkimiyetine girişi, Karaman Seferleri ve bölgedeki muharebelerin ayrıntıları Devletialiyyei.com’da ayrı başlıklar altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Karamanoğulları meselesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Anadolu Türk birliğini sağlama siyaseti, merkezî devlet anlayışı ve Osmanlı Devleti’nin kurumsal yapısının güçlenmesi bakımından değerlendirilmiştir.
Arnavutluk Seferleri ve İskender Bey ile Uzun Yıllar Süren Mücadele

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkanlar’da karşılaştığı en önemli siyasî ve askerî meselelerden biri, Arnavutluk’ta uzun yıllar boyunca devam eden direniş hareketleri olmuştur. Osmanlı Devleti, Sultan II. Murad Han döneminden itibaren Arnavutluk’un büyük bölümünde hâkimiyet kurmuş olmasına rağmen, bölgenin dağlık coğrafyası ve bazı yerel beylerin Avrupa devletlerinden aldıkları destek sebebiyle zaman zaman çeşitli ayaklanmalar yaşanmaktaydı. Fatih Sultan Mehmet Han tahta çıktığında Arnavutluk meselesi yalnızca bölgesel bir güvenlik problemi olmaktan çıkmış, Papalık, Napoli Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti gibi Avrupa devletlerinin de doğrudan müdahil olduğu uluslararası bir mesele hâline gelmişti. Osmanlı hükümdarı, Balkanlar’da kalıcı bir istikrarın sağlanabilmesi için Arnavutluk’taki bu direnişin sona erdirilmesini zorunlu görmekteydi.
Arnavutluk’taki direnişin lideri olarak tanınan İskender Bey, gençlik yıllarında Osmanlı sarayında bulunmuş, askerî eğitim almış ve Osmanlı ordusunda görev yapmış bir kumandandı. Daha sonra memleketine dönerek Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmış ve çevresindeki Arnavut beylerini kendi etrafında toplamayı başarmıştı. Avrupa’da Osmanlı Devleti’ne karşı mücadele eden önemli bir isim olarak görülen İskender Bey, Papalık tarafından desteklenmiş, Batılı devletlerden askerî ve mali yardım almıştır. Bu nedenle Arnavutluk’taki mücadele yalnızca Osmanlı Devleti ile yerel bir kuvvet arasında yaşanan savaş olarak değil, Avrupa’nın Osmanlı ilerleyişini durdurma çabalarının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Fatih Sultan Mehmet Han, Arnavutluk meselesinde öncelikle diplomatik çözüm yollarını değerlendirmiş, bölgedeki beylerin Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını sürdürmeleri hâlinde mevcut düzenin korunacağını bildirmiştir. Ancak Avrupa devletlerinin sürekli teşvik ettiği isyan hareketlerinin devam etmesi üzerine askerî harekât kararı alınmıştır. Osmanlı ordusu, Arnavutluk’un dağlık bölgelerinde oldukça güç şartlar altında mücadele etmek zorunda kalmış, bölgenin coğrafî yapısı klasik Osmanlı savaş düzeninin uygulanmasını zorlaştırmıştır. Buna rağmen Fatih Sultan Mehmet Han, seferleri büyük bir sabır ve kararlılıkla yürütmüş, kalelerin tek tek Osmanlı hâkimiyetine girmesini sağlamıştır.
Arnavutluk mücadeleleri sırasında en önemli hedeflerden biri, bölgenin stratejik merkezi kabul edilen Akçahisar (Kruja) Kalesi olmuştur. Osmanlı ordusu bu kaleyi birkaç defa kuşatmış, ancak güçlü savunma ve Avrupa’dan gelen yardımlar sebebiyle kesin sonuç almak zaman almıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, kuşatmalar sırasında ordusunun disiplinini korumuş, uzun sürecek savaşların devlet kaynaklarını gereksiz yere tüketmemesi için askerî ve diplomatik yöntemleri birlikte kullanmıştır. Onun bu yaklaşımı, yalnızca savaş kazanmayı değil, devlet menfaatini en doğru şekilde korumayı esas alan liderlik anlayışının bir göstergesidir.
1468 yılında İskender Bey’in vefatı, Arnavutluk’taki direniş hareketinin en önemli dönüm noktası olmuştur. Liderlerini kaybeden Arnavut kuvvetleri eski güçlerini büyük ölçüde yitirmiş, Osmanlı Devleti bölgedeki hâkimiyetini adım adım genişletmeye başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, bu gelişmeyi yalnızca askerî bir başarı olarak değerlendirmemiş, bölgenin idarî bakımdan da Osmanlı sistemine dâhil edilmesine büyük önem vermiştir. Yeni sancak teşkilatları kurulmuş, kadılar görevlendirilmiş, kaleler tamir edilmiş ve güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiştir.
1478 yılında gerçekleştirilen son büyük harekât sonucunda Akçahisar başta olmak üzere Arnavutluk’un önemli merkezleri Osmanlı Devleti’nin kesin hâkimiyetine girmiştir. Böylece yaklaşık çeyrek asır boyunca Osmanlı Devleti’ni meşgul eden Arnavutluk meselesi büyük ölçüde çözüme kavuşmuştur. Bölgenin Osmanlı idaresine bağlanmasıyla birlikte Adriyatik kıyılarındaki Osmanlı nüfuzu daha da güçlenmiş, Venedik Cumhuriyeti’nin Balkanlar üzerindeki etkisi önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Bosna, Hersek ve Mora arasındaki bağlantıları daha güvenli hâle gelmiş, Balkanlar’daki askerî ve idarî bütünlük büyük ölçüde tamamlanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Arnavutluk siyaseti, onun uzun vadeli devlet anlayışını açıkça göstermektedir. O, geçici askerî başarılarla yetinmeyerek fethedilen bölgelerde kalıcı idarî düzen kurmayı hedeflemiş, farklı milletlerin Osmanlı Devleti çatısı altında huzur içerisinde yaşayabilecekleri bir sistem oluşturmaya çalışmıştır. Bu anlayış sayesinde Arnavutluk da diğer Balkan eyaletleri gibi zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nin önemli bölgelerinden biri hâline gelmiş ve uzun yıllar boyunca imparatorluğun ayrılmaz bir parçası olarak varlığını sürdürmüştür.
Arnavutluk Seferleri’nin askerî safhaları, Akçahisar kuşatmaları, İskender Bey’in askerî faaliyetleri ve bölgedeki muharebelerin ayrıntıları Devletialiyyei.com’da ayrı başlıklar altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Arnavutluk mücadelesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Balkan siyaseti, Osmanlı Devleti’nin Adriyatik stratejisi ve merkezî otoriteyi güçlendirme politikası çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Venedik Cumhuriyeti ile Mücadele ve Osmanlı Devleti’nin Deniz Gücü Politikası (1463-1479)
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığı döneminde Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı en önemli dış politika meselelerinden biri, Akdeniz’in en güçlü denizci devletlerinden olan Venedik Cumhuriyeti ile yaşanan uzun süreli mücadeledir. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı Devleti yalnızca Balkanlar’da değil, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de de giderek güç kazanmaya başlamıştı. Bu gelişme, yüzyıllardır Akdeniz ticaretini büyük ölçüde kontrol eden Venedik Cumhuriyeti’nin ekonomik ve siyasî menfaatlerini doğrudan etkilemekteydi. Özellikle Ege adaları, Mora kıyıları, Adriyatik ticaret yolları ve Karadeniz’e açılan deniz ulaşımı konusunda iki devletin çıkarları giderek karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Fatih Sultan Mehmet Han ise Osmanlı Devleti’nin yalnızca karada değil, denizlerde de güçlü olması gerektiğine inanıyor, dünya ticaret yollarında söz sahibi olabilmek için kuvvetli bir donanmanın vazgeçilmez olduğunu düşünüyordu.
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı Devleti’nin Karadeniz ve Ege Denizi’ndeki etkisinin artması, Venedik Cumhuriyeti’ni ciddi şekilde endişelendirmiştir. Venedik yönetimi, Osmanlı Devleti’nin denizlerde güçlenmesini engelleyebilmek amacıyla Papalık, Macaristan ve diğer Avrupa devletleriyle çeşitli ittifak girişimlerinde bulunmuş, zaman zaman Osmanlı Devleti’ne karşı oluşturulan Haçlı ittifaklarının en önemli destekçilerinden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han ise Avrupa devletlerinin bu siyasî girişimlerini dikkatle takip etmiş, Venedik’in yalnızca askerî değil, ekonomik gücünü de dikkate alarak uzun vadeli bir deniz politikası geliştirmiştir.
1463 yılında başlayan Osmanlı-Venedik Savaşı, yaklaşık on altı yıl boyunca devam etmiş ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın en uzun süren mücadelelerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Savaş yalnızca kara cephelerinde değil, Ege Denizi, Adriyatik kıyıları ve Mora Yarımadası çevresinde de devam etmiş, her iki taraf zaman zaman üstünlük sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, bu mücadelede yalnızca ordusuna değil, donanmasına da büyük görevler vermiş, tersanelerin kapasitesini artırmış ve yeni savaş gemilerinin inşasını hızlandırmıştır. Böylece Osmanlı Devleti, denizcilik alanında da önemli bir gelişim sürecine girmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han döneminde Osmanlı donanması nicelik ve nitelik bakımından büyük ilerleme kaydetmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Haliç Tersanesi genişletilmiş, Gelibolu Tersanesi daha etkin hâle getirilmiş ve yeni gemilerin inşasına büyük önem verilmiştir. Osmanlı denizcileri yalnızca Marmara Denizi’nde değil, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de de daha aktif görev almaya başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, güçlü bir donanmanın yalnızca savaş zamanlarında değil, ticaret yollarının güvenliği, limanların korunması ve devlet otoritesinin denizlerde hissedilmesi bakımından da büyük önem taşıdığını düşünüyordu.
Venedik ile yürütülen mücadele sırasında Mora, Eğriboz, Arnavutluk kıyıları ve Ege Denizi’ndeki birçok stratejik bölge Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine girmiştir. Özellikle Eğriboz Adası’nın fethedilmesi, Venedik Cumhuriyeti üzerinde büyük etki oluşturmuş ve Osmanlı Devleti’nin deniz gücünün ulaştığı seviyeyi bütün Avrupa’ya göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı deniz siyaseti sayesinde Osmanlı Devleti yalnızca Anadolu ve Balkanlar’da değil, Doğu Akdeniz’de de belirleyici güç hâline gelmeye başlamıştır. Bu süreç, ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’de dünyanın en güçlü deniz devletlerinden biri olmasının temelini oluşturmuştur.
Uzun yıllar süren mücadele sonunda taraflar 1479 yılında barış antlaşması imzalamıştır. Yapılan antlaşma sonucunda Venedik Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki üstünlüğünü büyük ölçüde kabul etmiş, bazı önemli bölgelerin Osmanlı hâkimiyetinde kalmasını resmen tanımış ve ticari faaliyetlerini sürdürebilmek için Osmanlı Devleti’ne belirli yükümlülükleri kabul etmiştir. Buna karşılık Osmanlı Devleti de Venedikli tüccarların belirlenen hukuk kuralları çerçevesinde ticaret yapmalarına izin vermiştir. Bu durum, Fatih Sultan Mehmet Han’ın yalnızca savaş kazanan bir hükümdar olmadığını; gerektiğinde diplomasi ve ticareti de devlet siyasetinin önemli araçları olarak kullandığını göstermektedir.
Venedik ile yapılan uzun mücadelelerin sonunda Osmanlı Devleti’nin denizcilik anlayışı önemli ölçüde değişmiş ve gelişmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, kara fetihlerinin kalıcı olabilmesi için güçlü bir donanmanın zorunlu olduğunu açık şekilde ortaya koymuş, tersanelere yaptığı yatırımlar ve denizcilik alanındaki reformlarıyla kendisinden sonra gelecek Osmanlı hükümdarlarına sağlam bir miras bırakmıştır. II. Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve özellikle Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerinde Akdeniz’de kurulan büyük Osmanlı deniz üstünlüğünün temelleri, büyük ölçüde Fatih Sultan Mehmet Han zamanında atılmıştır.
Osmanlı-Venedik Savaşları’nın askerî safhaları, deniz muharebeleri, Eğriboz’un fethi ve barış görüşmelerinin ayrıntıları Devletialiyyei.com’da ayrı başlıklar altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Venedik ile yürütülen mücadele, Fatih Sultan Mehmet Han’ın denizcilik politikası, Akdeniz stratejisi ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası güç hâline gelme süreci bakımından değerlendirilmiştir.
Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Himayesine Girmesi ve Karadeniz’de Türk Hâkimiyetinin Kurulması (1475)

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık döneminde gerçekleştirilen en önemli siyasî gelişmelerden biri de Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Devleti’nin himayesine girmesi olmuştur. İstanbul’un fethiyle Boğazlar üzerinde tam hâkimiyet kuran Osmanlı Devleti, Karadeniz’in güvenliğini de devlet siyasetinin temel meselelerinden biri hâline getirmişti. Çünkü Karadeniz yalnızca Anadolu’nun kuzeyini koruyan doğal bir savunma alanı değil, aynı zamanda Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ile bağlantı sağlayan önemli bir ticaret havzasıydı. Fatih Sultan Mehmet Han, Karadeniz’e hâkim olmayan bir devletin Boğazlar üzerindeki üstünlüğünü uzun süre koruyamayacağını biliyor, bu sebeple Karadeniz’deki siyasî dengeleri dikkatle takip ediyordu.
O dönemde Kırım Yarımadası, Türk ve İslâm dünyası açısından büyük önem taşıyan bölgelerden biriydi. Hacı I Giray tarafından kurulan Kırım Hanlığı, Altın Orda Devleti’nin mirasını devam ettiren en önemli Türk devletlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Ancak yarımadanın kıyılarındaki bazı önemli limanlar, özellikle Kefe başta olmak üzere Ceneviz Cumhuriyeti’nin kontrolü altında bulunuyor, Karadeniz ticaretinin önemli bölümü yabancı tüccarlar tarafından yönlendiriliyordu. Bu durum hem Osmanlı Devleti’nin ekonomik çıkarlarını hem de Karadeniz’deki güvenliğini olumsuz etkiliyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Karadeniz’in yabancı denizci devletlerin etkisinden tamamen kurtarılmasını stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.
1475 yılında Osmanlı donanması, Gedik Ahmed Paşa komutasında Karadeniz’e gönderilmiştir. Düzenlenen deniz harekâtı sonucunda Kefe başta olmak üzere Ceneviz hâkimiyetindeki önemli liman şehirleri Osmanlı Devleti’nin kontrolüne geçmiş, Karadeniz kıyılarındaki yabancı ticaret üsleri büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Bu gelişme yalnızca askerî başarı olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet Han böylece Karadeniz ticaret yollarını Osmanlı denetimine almış, Boğazların güvenliğini daha da sağlamlaştırmış ve kuzeyden gelebilecek tehditlere karşı güçlü bir savunma hattı oluşturmuştur.
Osmanlı kuvvetlerinin Kırım’daki başarısının ardından Kırım Hanlığı ile yeni bir siyasî düzen kurulmuştur. Hanlık iç işlerinde bağımsızlığını büyük ölçüde korurken, dış siyasette Osmanlı Devleti’nin himayesini kabul etmiş ve Osmanlı padişahını İslâm dünyasının en güçlü hükümdarı olarak tanımıştır. Böylece Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasında uzun yıllar devam edecek güçlü bir siyasî ve askerî ittifak kurulmuştur. Bu ittifak sayesinde Osmanlı Devleti kuzey sınırlarını güvence altına alırken, Kırım Hanlığı da güçlü bir müttefikin desteğini kazanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Kırım siyaseti yalnızca askerî ve siyasî sonuçlar doğurmamış, ekonomik açıdan da Osmanlı Devleti’ne önemli katkılar sağlamıştır. Karadeniz ticaret yolları daha güvenli hâle gelmiş, İstanbul ile Kırım limanları arasındaki ticaret hızla gelişmiş ve Osmanlı tüccarları bölgede daha etkin rol oynamaya başlamıştır. Bunun yanında Karadeniz kıyılarındaki liman şehirleri Osmanlı deniz ticaretinin önemli merkezleri hâline gelmiş, devletin gümrük gelirlerinde de belirgin artış meydana gelmiştir.
Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesiyle birlikte Karadeniz’deki siyasî dengeler tamamen değişmiştir. Daha önce Ceneviz ve diğer İtalyan denizci devletlerinin etkili olduğu Karadeniz havzası, büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin kontrolüne geçmiş ve tarihçilerin sıkça ifade ettiği şekilde Karadeniz uzun yıllar boyunca adeta bir “Türk Gölü” hâline gelme sürecine girmiştir. Bu durum yalnızca Osmanlı Devleti’nin askerî gücünü artırmamış, aynı zamanda kuzey ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak İstanbul’un ekonomik gelişimine de önemli katkı sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Kırım siyaseti, onun yalnızca kara fetihlerine önem veren bir hükümdar olmadığını açıkça göstermektedir. O, deniz ticaretini, uluslararası ekonomik dengeleri ve jeopolitik gelişmeleri doğru analiz edebilen ileri görüşlü bir devlet adamıydı. Kırım’ın Osmanlı himayesine alınması sayesinde Osmanlı Devleti kuzeyde güçlü bir müttefik kazanmış, Karadeniz’deki yabancı nüfuzu büyük ölçüde sona erdirmiş ve ilerleyen yüzyıllarda Rusya ile yürütülecek siyasetin de temelini oluşturmuştur. Bu sebeple Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi, Fatih Sultan Mehmet Han döneminin en önemli diplomatik ve stratejik başarılarından biri olarak kabul edilmektedir.
Kırım Seferi’nin askerî harekâtı, Kefe’nin fethi, Ceneviz kolonilerinin ele geçirilmesi ve Gedik Ahmed Paşa’nın faaliyetleri Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Karadeniz siyaseti, Türk dünyasıyla kurduğu ilişkiler ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası güç dengeleri içerisindeki yükselişi bakımından değerlendirilmiştir.
Akkoyunlu Devleti ile İlişkiler, Uzun Hasan Meselesi ve Doğu Siyasetinin Şekillenmesi
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık döneminde Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı en önemli dış politika meselelerinden biri de Doğu Anadolu’da giderek güçlenen Akkoyunlu Devleti olmuştur. İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlar ve Anadolu’nun büyük bölümünde üstünlük sağlayan Osmanlı Devleti, bu defa doğu sınırlarında yeni ve güçlü bir rakiple karşı karşıya kalmıştır. Akkoyunlu Devleti’nin hükümdarı Uzun Hasan, Doğu Anadolu, İran ve Azerbaycan coğrafyasında geniş bir hâkimiyet kurmuş, kısa süre içerisinde bölgenin en etkili hükümdarlarından biri hâline gelmiştir. Türk ve Müslüman bir hükümdar olmasına rağmen Anadolu üzerindeki siyasî hedefleri, Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti’ni kaçınılmaz şekilde karşı karşıya getirmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu gelişmeleri yalnızca iki devlet arasındaki rekabet olarak değil, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarının güvenliği açısından değerlendirmiştir.
Uzun Hasan, Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin giderek güçlenmesini kendi siyasî hedefleri açısından önemli bir tehdit olarak görmekteydi. Özellikle Karamanoğulları Beyliği’ni desteklemesi, Osmanlı Devleti’ne karşı faaliyet gösteren bazı Anadolu beyleriyle yakın ilişkiler kurması ve Osmanlı hâkimiyetini kabul etmeyen çevrelere yardım göndermesi, iki devlet arasındaki gerginliği giderek artırmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han ise Anadolu Türk birliğini sağlamak amacıyla yürüttüğü siyasetin dış müdahalelerle zayıflatılmasına kesinlikle izin vermemiştir. Ona göre Anadolu’da tek merkezden yönetilen güçlü bir devlet düzeni kurulmadan Osmanlı Devleti’nin kalıcı bir dünya devleti olması mümkün değildi.
Bu dönemde Akkoyunlu Devleti, yalnızca Anadolu’daki gelişmelerle ilgilenmemiş, Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa devletleriyle de diplomatik ilişkiler kurmaya başlamıştır. Özellikle Venedik Cumhuriyeti, Papalık ve bazı Batılı devletler, Osmanlı Devleti’ni hem doğudan hem batıdan baskı altına alabilmek amacıyla Uzun Hasan ile ittifak arayışına girmişlerdir. Venedik elçileri Akkoyunlu sarayına giderek Osmanlı Devleti’ne karşı ortak hareket edilmesini teklif etmiş, hatta ateşli silah ve askerî malzeme gönderme girişimlerinde bulunmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han ise Avrupa’nın yürüttüğü bu siyaseti yakından takip etmiş, Osmanlı Devleti’nin iki cephede aynı anda büyük tehdit altına girmesine fırsat vermemek için diplomatik ve askerî hazırlıklarını hızlandırmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Uzun Hasan ile yaşanan gerginlik sırasında doğrudan savaşa başvurmayı tercih etmemiş, öncelikle elçiler aracılığıyla ilişkileri düzeltmeye çalışmıştır. Osmanlı hükümdarı, iki büyük Türk devleti arasında uzun sürecek savaşların İslâm dünyasına zarar vereceğinin farkındaydı. Bu sebeple karşılıklı mektuplar gönderilmiş, çeşitli diplomatik girişimlerde bulunulmuş ve gerginliğin büyümemesi için çaba gösterilmiştir. Ancak Uzun Hasan’ın Anadolu’daki Osmanlı karşıtı unsurları desteklemeye devam etmesi ve Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale sayılabilecek faaliyetlerini sürdürmesi, ilişkilerin giderek bozulmasına neden olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han, doğu sınırlarında meydana gelen gelişmeleri değerlendirirken yalnızca mevcut olaylara değil, gelecekte ortaya çıkabilecek tehditlere de odaklanmıştır. Eğer Akkoyunlu Devleti Anadolu’da daha fazla güç kazanırsa, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Akdeniz’deki siyaseti de olumsuz etkilenecekti. Bu nedenle doğu sınırlarının güvence altına alınması, yalnızca Anadolu’nun değil bütün Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından hayati önem taşıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han bu süreçte Anadolu’daki kaleleri tahkim ettirmiş, askerî birlikleri güçlendirmiş ve doğu seferi için kapsamlı hazırlıklar başlatmıştır. Onun bu tedbirli yaklaşımı, savaş başlamadan önce dahi stratejik üstünlük sağlamayı hedefleyen devlet anlayışının önemli bir göstergesidir.
İki büyük Türk hükümdarı arasındaki siyasî rekabet artık diplomatik yollarla çözülemeyecek noktaya ulaştığında, tarihî hesaplaşma kaçınılmaz hâle gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarını kesin güvence altına almak amacıyla büyük bir sefer hazırlığı başlatmış, Uzun Hasan da geniş kuvvetlerle Osmanlı ordusunu karşılamaya hazırlanmıştır. Böylece Türk tarihinin en önemli meydan muharebelerinden biri olan Otlukbeli Muharebesi‘ne giden süreç başlamış, iki büyük devlet Anadolu’nun kaderini belirleyecek tarihî bir mücadeleye doğru ilerlemiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han ile Uzun Hasan arasında yaşanan diplomatik süreç, karşılıklı mektuplar, Avrupa devletlerinin girişimleri ve savaş öncesindeki gelişmeler Devletialiyyei.com’da ayrı başlık altında ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Bu biyografide ise söz konusu gelişmeler, Fatih Sultan Mehmet Han’ın doğu siyaseti, Anadolu Türk birliğini koruma anlayışı ve Osmanlı Devleti’nin uzun vadeli güvenlik stratejisi bakımından değerlendirilmiştir.
Otlukbeli Muharebesi ve Doğu Anadolu’da Osmanlı Üstünlüğünün Kesinleşmesi (1473)

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığı döneminde gerçekleştirilen en önemli askerî harekâtlardan biri hiç şüphesiz Otlukbeli Muharebesi olmuştur. Bu savaş yalnızca Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti arasında yapılan bir meydan muharebesi değil, aynı zamanda Anadolu’nun siyasî geleceğini belirleyen tarihî bir dönüm noktasıdır. İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı Devleti batıda büyük bir güç hâline gelirken, doğuda Akkoyunlu Devleti de Uzun Hasan’ın idaresinde geniş bir coğrafyaya hâkim olmuştu. İki büyük Türk hükümdarının aynı dönemde güçlü devletler kurması, kaçınılmaz olarak siyasî rekabeti beraberinde getirmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da tek merkezden yönetilen güçlü bir devlet yapısının korunmasını hedeflerken, Uzun Hasan ise Doğu Anadolu üzerindeki nüfuzunu genişletmek ve Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki ilerleyişini durdurmak istiyordu. Böylece iki devlet arasındaki uzun süredir devam eden gerginlik, 1473 yılında açık bir savaşa dönüşmüştür.
Savaşın başlamasında yalnızca iki hükümdarın siyasî hedefleri etkili olmamıştır. Akkoyunlu Devleti’nin Karamanoğulları’nı desteklemesi, Osmanlı Devleti’ne bağlı bazı Anadolu beylerini kendi tarafına çekmeye çalışması ve Avrupa devletleriyle kurduğu diplomatik ilişkiler de gerginliği artırmıştır. Özellikle Venedik Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’ni hem doğudan hem batıdan baskı altına alma amacıyla Uzun Hasan’a askerî yardım sağlamaya çalışması, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından dikkatle takip edilmiştir. Osmanlı hükümdarı, Anadolu’nun geleceğinin yabancı devletlerin müdahalesine bırakılamayacağını düşünmüş ve kesin sonuç alacak büyük bir sefer düzenlemeye karar vermiştir.
1473 yılında Osmanlı ordusu doğuya doğru harekete geçmiş, Fatih Sultan Mehmet Han sefere bizzat kumanda etmiştir. Osmanlı ordusu disiplinli teşkilatı, güçlü topçu birlikleri ve düzenli askerî sistemiyle ilerlerken, Uzun Hasan da geniş kuvvetlerle Osmanlı ordusunun karşısına çıkmıştır. İki ordu Erzincan yakınlarındaki Otlukbeli mevkiinde karşı karşıya gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, savaş öncesinde ordunun sevk ve idaresini büyük bir titizlikle planlamış, özellikle ateşli silahların ve topçu birliklerinin etkili kullanılmasına büyük önem vermiştir. Osmanlı ordusunun sahip olduğu düzenli askerî teşkilat ile Akkoyunlu ordusunun geleneksel süvari ağırlıklı savaş düzeni arasındaki fark, muharebenin sonucunu belirleyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Otlukbeli Muharebesi kısa sürede Osmanlı ordusunun üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın savaş meydanındaki sevk ve idaresi, topçu birliklerinin etkin kullanımı ve yeniçeri teşkilatının disiplinli mücadelesi sayesinde Akkoyunlu ordusu ağır bir yenilgiye uğramıştır. Uzun Hasan savaş meydanından çekilmek zorunda kalmış, böylece Osmanlı Devleti doğu sınırlarında karşı karşıya bulunduğu en büyük askerî tehdidi büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu zaferle yalnızca bir meydan muharebesi kazanmakla kalmamış, Osmanlı Devleti’nin Anadolu üzerindeki siyasî üstünlüğünü de kesin biçimde ortaya koymuştur.
Otlukbeli Zaferi’nin ardından Fatih Sultan Mehmet Han, Akkoyunlu Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir siyaset izlememiştir. Çünkü onun temel amacı yeni topraklar kazanmak değil, Osmanlı Devleti’nin güvenliğini sağlamaktı. Bu sebeple zafer sonrasında doğu sınırlarında istikrarı koruyacak dengeli bir siyaset uygulanmış, Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyeti daha da güçlendirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu yaklaşımı, onun fetih anlayışının yalnızca askerî başarı üzerine kurulmadığını; uzun vadeli devlet menfaatlerini esas alan gerçekçi bir siyaset izlediğini göstermektedir.
Otlukbeli Muharebesi’nin en önemli sonuçlarından biri de Anadolu Türk birliğinin büyük ölçüde kesinleşmiş olmasıdır. Uzun Hasan’ın Osmanlı Devleti üzerindeki baskısı sona ermiş, Karamanoğulları gibi Osmanlı karşıtı unsurlar dış destekten büyük ölçüde mahrum kalmış ve Osmanlı Devleti doğu siyasetinde daha rahat hareket etme imkânı elde etmiştir. Aynı zamanda Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni doğudan kuşatma planları da başarısızlığa uğramış, Fatih Sultan Mehmet Han’ın uluslararası itibarı daha da artmıştır. Bu zafer, Osmanlı Devleti’nin yalnızca Balkanlar’da değil, Anadolu’da da tartışmasız en güçlü devlet olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.
Tarihçiler Otlukbeli Muharebesi’ni, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî dehasını en açık şekilde ortaya koyan savaşlardan biri olarak değerlendirmektedir. İstanbul’un fethi nasıl Batı dünyasında büyük yankı uyandırmışsa, Otlukbeli Zaferi de Doğu Anadolu’nun siyasî geleceğini belirleyen en önemli gelişmelerden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han bu zafer sayesinde Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarını güvence altına almış, Anadolu’da merkezî otoriteyi kesin olarak sağlamlaştırmış ve imparatorluğun gelecekteki yükselişinin önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmıştır.
Otlukbeli Muharebesi’nin askerî safhaları, orduların tertibi, savaş taktikleri, topçu birliklerinin kullanımı ve muharebenin ayrıntıları Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Otlukbeli Zaferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın devlet siyaseti, Anadolu Türk birliğinin korunması ve Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarındaki üstünlüğünün kesinleşmesi bakımından değerlendirilmiştir.
Boğdan Seferi ve Osmanlı Devleti’nin Kuzey Sınırlarının Güvence Altına Alınması (1476)
Fatih Sultan Mehmet Han, Otlukbeli Zaferi ile doğu sınırlarında Osmanlı üstünlüğünü kesinleştirdikten sonra dikkatini yeniden Balkanlar’ın kuzeyine çevirmiştir. Osmanlı Devleti’nin Tuna Nehri boyunca uzanan geniş sınır hattının güvenliğinin sağlanması, onun dış politikasının temel hedeflerinden biri olmaya devam ediyordu. Eflak’ın ardından Boğdan Prensliği de zaman zaman Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirmekle birlikte, uygun fırsatlarda Macaristan Krallığı, Lehistan Krallığı ve diğer Avrupa devletleriyle ittifak arayışına giriyor, Osmanlı nüfuzundan uzaklaşmaya çalışıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han ise Tuna’nın kuzeyinde istikrarsız bir siyasî yapının bulunmasının yalnızca Balkanlar’ı değil, İstanbul’un güvenliğini de uzun vadede tehdit edeceğini değerlendiriyordu.
Boğdan’ın hükümdarı III. Stefan, dönemin en başarılı hükümdarlarından biri olarak kabul edilmekteydi. Güçlü bir idarî yapı kurmuş, ülkesinin savunmasını sağlamlaştırmış ve komşu devletlerle dengeli ilişkiler yürütmeye çalışmıştı. Ancak zamanla Osmanlı Devleti’ne ödemesi gereken vergiyi aksatması, Osmanlı hâkimiyetini tanımakta isteksiz davranması ve Avrupa devletleriyle yakınlaşması iki devlet arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, Boğdan meselesinin diplomatik yollarla çözülmesini istemiş, ancak yapılan görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine askerî harekât kararı vermiştir.
1476 yılında Osmanlı ordusu büyük bir hazırlığın ardından Tuna Nehri’ni geçerek Boğdan topraklarına girmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han sefere bizzat katılmış ve harekâtın her aşamasını yakından yönetmiştir. Boğdan’ın ormanlık ve engebeli arazisi Osmanlı ordusunun ilerleyişini zorlaştırsa da, disiplinli hareket eden Osmanlı birlikleri önemli geçitleri ve stratejik noktaları kısa sürede kontrol altına almıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, önceki seferlerde olduğu gibi doğrudan yıkıcı bir savaş yerine, düşmanı hareket kabiliyetinden mahrum bırakacak planlı bir strateji uygulamıştır.
Sefer sırasında meydana gelen muharebelerde Osmanlı ordusu askerî üstünlüğünü ortaya koymuş, Boğdan kuvvetleri ağır kayıplar vermiştir. Bunun üzerine III. Stefan geri çekilmek zorunda kalmış ve Osmanlı ordusu bölgenin önemli merkezlerini kontrol altına almıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın amacı Boğdan’ı tamamen ilhak etmekten ziyade Osmanlı Devleti’nin üstünlüğünü yeniden kabul ettirmek ve kuzey sınırlarını güvence altına almaktı. Bu sebeple harekât sonrasında bölgedeki siyasî denge yeniden kurulmuş, Boğdan Osmanlı nüfuz alanı içerisinde kalmaya devam etmiştir.
Boğdan Seferi, Osmanlı Devleti’nin kuzey siyasetinde önemli sonuçlar doğurmuştur. Tuna hattındaki Osmanlı otoritesi yeniden güçlenmiş, Macaristan ve Lehistan üzerinden gelebilecek tehditlere karşı önemli bir güvenlik kuşağı oluşturulmuştur. Aynı zamanda Eflak ve Boğdan’ın Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri daha düzenli bir zemine oturtulmuş, Balkanlar’ın kuzeyinde Osmanlı nüfuzu uzun yıllar devam edecek şekilde sağlamlaştırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı bu siyaset sayesinde Osmanlı Devleti yalnızca askerî başarı elde etmemiş, sınır güvenliği bakımından da önemli bir avantaj kazanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Boğdan politikası, onun devlet yönetimindeki gerçekçi yaklaşımını da açıkça göstermektedir. O, her bölgeyi doğrudan Osmanlı topraklarına katmayı amaçlamamış; bazı stratejik bölgelerde bağlı prenslik sistemini devam ettirerek hem yerel istikrarı korumuş hem de Osmanlı Devleti’nin güvenliğini sağlamıştır. Bu siyaset, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından da uzun yıllar uygulanmış ve kuzey sınırlarının korunmasında önemli rol oynamıştır.
Boğdan Seferi’nin askerî safhaları, muharebelerin ayrıntıları, Osmanlı ordusunun harekât planı ve savaşın gelişimi Devletialiyyei.com’da müstakil başlık altında ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise Boğdan Seferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın kuzey siyaseti, Osmanlı Devleti’nin sınır güvenliği ve Balkanlar’daki merkezî otoritesinin güçlenmesi bakımından değerlendirilmiştir.
İtalya (Otranto) Seferi ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın Roma Hedefi (1480)

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık döneminin son büyük askerî harekâtı, Osmanlı Devleti’nin Avrupa siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcını temsil eden İtalya Seferi olmuştur. İstanbul’un fethiyle Doğu Roma İmparatorluğu’na son veren Osmanlı hükümdarı, Balkanlar’da Osmanlı hâkimiyetini büyük ölçüde sağlamış, Anadolu Türk birliğini güçlendirmiş, Karadeniz’i Osmanlı nüfuz alanına dâhil etmiş ve Akdeniz’de güçlü bir deniz siyaseti oluşturmuştu. Bütün bu gelişmelerden sonra Fatih Sultan Mehmet Han’ın dikkatini Batı Akdeniz’e ve İtalya Yarımadası’na çevirmesi tesadüf değildi. Çünkü ona göre Osmanlı Devleti artık yalnızca doğunun değil, Akdeniz’in de en güçlü siyasî aktörü hâline gelmişti. Bu sebeple İtalya Seferi, yalnızca yeni bir fetih girişimi değil; Osmanlı Devleti’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olduğunu ortaya koyan stratejik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın İtalya siyaseti hakkında tarihçiler farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Ortak kabul gören görüşe göre Osmanlı hükümdarı, Adriyatik Denizi’nin güvenliğini sağlamak, Venedik ve Napoli Krallığı’nın Osmanlı karşıtı faaliyetlerini sınırlandırmak, Akdeniz ticaret yollarını kontrol altına almak ve gerektiğinde Avrupa’nın merkezine ulaşabilecek askerî üsler oluşturmak istemekteydi. Bunun yanında dönemin bazı Osmanlı ve Batılı kaynaklarında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Roma üzerine yürümeyi ve Doğu Roma’dan sonra Batı Roma’nın siyasî mirasını da sembolik olarak Osmanlı Devleti çatısı altında toplamayı hedeflediğine dair bilgiler yer almaktadır. Her ne kadar bu konuda farklı tarihî yorumlar bulunsa da, İtalya Seferi’nin Osmanlı Devleti’nin en iddialı dış politika girişimlerinden biri olduğu konusunda tarihçiler büyük ölçüde görüş birliği içerisindedir.
1480 yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın emriyle Osmanlı donanması, tecrübeli devlet adamı ve kumandanı Gedik Ahmed Paşa komutasında İtalya kıyılarına doğru hareket etmiştir. Güçlü Osmanlı donanması kısa süre içerisinde Adriyatik Denizi’ni geçerek Güney İtalya’daki stratejik öneme sahip Otranto Limanı önlerine ulaşmıştır. Şehir kuşatma altına alınmış ve gerçekleştirilen harekât sonucunda Otranto kısa süre içerisinde Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine girmiştir. Böylece Osmanlı Devleti tarihinde ilk defa İtalya topraklarında kalıcı bir askerî üs kurulmuş, Avrupa’da büyük yankı uyandıran tarihî bir gelişme yaşanmıştır.
Otranto’nun fethi yalnızca askerî bakımdan değil, psikolojik açıdan da Avrupa’da büyük etki meydana getirmiştir. Osmanlı ordusunun Balkanlar’ı aşarak İtalya topraklarına ulaşması, başta Papalık olmak üzere bütün Avrupa devletlerinde ciddi endişeye yol açmıştır. Çünkü artık Osmanlı Devleti yalnızca Balkanlar’ın değil, İtalya’nın da kapısına dayanmış bulunuyordu. Papalık, Napoli Krallığı, Venedik Cumhuriyeti ve diğer Avrupa devletleri hızla yeni ittifak arayışlarına başlamış, Osmanlı ilerleyişini durdurabilmek için ortak hareket etme çabalarını artırmışlardır. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu gelişmeleri dikkatle takip ediyor ve İtalya’daki Osmanlı varlığını güçlendirecek yeni hazırlıklarını sürdürüyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın planları yalnızca Otranto ile sınırlı değildi. Osmanlı kaynakları ve bazı Batılı kronikler, hükümdarın daha kapsamlı bir İtalya harekâtı planladığını ve yeni sefer hazırlıklarına başladığını göstermektedir. Otranto, bu büyük planın ilk adımı olarak görülmekteydi. Ancak tarih, Osmanlı Devleti’nin bu hedeflerini gerçekleştirmesine fırsat vermemiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ertesi yıl vefat etmesi üzerine İtalya Seferi devam ettirilememiş, Osmanlı kuvvetleri bir süre sonra Otranto’dan çekilmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Otranto’nun fethi, Osmanlı Devleti’nin ulaştığı askerî ve denizcilik gücünü göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
İtalya Seferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın devlet anlayışının ulaştığı noktayı açık şekilde ortaya koymaktadır. O, Osmanlı Devleti’ni yalnızca Anadolu ve Balkanlar’da hüküm süren bölgesel bir devlet olarak görmemiş; Akdeniz’e, Avrupa’ya ve dünya siyasetine yön verecek büyük bir imparatorluk olarak değerlendirmiştir. Güçlü donanma yatırımları, tersanelerin geliştirilmesi, deniz ticaretine verdiği önem ve Akdeniz siyaseti, bu hedeflerin tesadüf olmadığını göstermektedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra II. Bayezid Han döneminde farklı bir siyaset izlenmiş olsa da, onun ortaya koyduğu denizcilik vizyonu daha sonra Yavuz Sultan Selim Han ve Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemlerinde en parlak seviyesine ulaşmıştır.
Otranto Seferi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî dehasının yanında büyük stratejik hedeflere sahip bir hükümdar olduğunu da göstermektedir. İstanbul’un fethiyle Doğu Roma İmparatorluğu’na son veren hükümdar, hayatının son yıllarında gözünü Batı Akdeniz’e çevirmiş ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’nın merkezine ulaşabilecek güçte olduğunu bütün dünyaya göstermiştir. Her ne kadar vefatı sebebiyle bu büyük proje tamamlanamamış olsa da, Otranto Seferi Osmanlı tarihinin en dikkat çekici dış politika hamlelerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Son Seferi, Hastalığı ve Vefatı (1481)

Fatih Sultan Mehmet Han, yaklaşık otuz yıl süren hükümdarlığı boyunca Osmanlı Devleti’ni küçük bir bölgesel güç olmaktan çıkararak üç kıtada söz sahibi olan büyük bir imparatorluğa dönüştürmüştü. İstanbul’un fethiyle başlayan yeni dönem, Balkanlar’dan Karadeniz’e, Anadolu’dan Adriyatik kıyılarına kadar uzanan geniş fetihlerle devam etmiş, devlet teşkilatı yeniden düzenlenmiş, hukuk sistemi kurumsallaştırılmış ve Osmanlı Devleti dünya siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri hâline gelmişti. Ancak bütün bu başarılar Fatih Sultan Mehmet Han’ı durdurmamış, hayatının son günlerine kadar yeni hedefler belirlemeye devam etmiştir. İleri yaşta olmamasına rağmen yoğun seferler, devlet işleri ve uzun yıllar süren askerî faaliyetler sağlığını olumsuz etkilemiş olsa da, devlet yönetiminden ve fetih siyasetinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
1481 yılı baharında Fatih Sultan Mehmet Han, büyük bir sefer hazırlığı başlatmıştır. Osmanlı ordusunun Anadolu yakasında toplanması emredilmiş, askerî birlikler belirlenen noktalarda bir araya gelmeye başlamış ve donanma da harekât hazırlıklarını hızlandırmıştır. Ancak bu seferin hangi hedefe yönelik olduğu konusunda Osmanlı ve yabancı kaynaklarda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı tarihçiler hedefin Memlük Devleti olduğunu, bazıları Rodos Şövalyeleri üzerine yeni bir sefer planlandığını, bazı araştırmacılar ise Güney İtalya’da yarım kalan Otranto harekâtının devam ettirilmesinin düşünüldüğünü ifade etmektedir. Kesin hedef konusunda ortak bir görüş bulunmamakla birlikte, bütün kaynaklar Fatih Sultan Mehmet Han’ın yeni ve büyük bir askerî harekât hazırlığında olduğu konusunda birleşmektedir.
Osmanlı ordusu Üsküdar’dan hareket ederek Gebze yönüne ilerlerken Fatih Sultan Mehmet Han’ın sağlık durumu aniden bozulmaya başlamıştır. Uzun süredir devam ettiği düşünülen rahatsızlığı bu yolculuk sırasında ağırlaşmış, hükümdar seferi yönetmekte zorlanmıştır. Buna rağmen ordunun moralini bozmamak için mümkün olduğunca görevini sürdürmeye çalışmış, devlet işlerinin aksamaması için gerekli talimatları vermeye devam etmiştir. Ancak hastalığın ilerlemesi üzerine otağında istirahat etmek zorunda kalmış ve hekimlerin bütün müdahalelerine rağmen sağlığı giderek kötüleşmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han, 3 Mayıs 1481 tarihinde Gebze yakınlarındaki Hünkârçayırı mevkiinde vefat etmiştir. Henüz kırk dokuz yaşında hayata gözlerini yuman büyük hükümdarın ölümü, Osmanlı Devleti’nde ve bütün Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştır. Yaklaşık otuz yıl boyunca Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri olarak kabul edilen Fatih Sultan Mehmet Han’ın vefatı, dost ve düşman bütün devletler tarafından dikkatle takip edilmiştir. Osmanlı Devleti açısından ise bu yalnızca bir hükümdarın ölümü değil, bir çağın kapanışı anlamına geliyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın vefat haberi ilk anda gizli tutulmuştur. Devlet erkânı, daha önce yaşanan Fetret Devri benzeri bir karışıklığın tekrar yaşanmaması için büyük bir dikkat göstermiş, hükümdarın naaşı İstanbul’a getirilinceye kadar gerekli güvenlik tedbirlerini almıştır. Aynı zamanda şehzadeler arasındaki taht mücadelesinin devlete zarar vermemesi amacıyla haberleşme büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmüştür. Bu süreç sonunda Fatih Sultan Mehmet Han’ın büyük oğlu II. Bayezid Osmanlı tahtına çıkmış ve devlet yönetimini devralmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın cenazesi büyük bir hüzün içerisinde İstanbul’a getirilmiş ve kendi yaptırdığı Fatih Camii haziresine defnedilmiştir. Bugün de İstanbul’un en önemli tarihî mekânlarından biri olan türbesi, yalnızca Osmanlı tarihinin değil, Türk tarihinin en çok ziyaret edilen anıt mezarları arasında yer almaktadır. Osmanlı hükümdarları ve devlet adamları uzun yıllar boyunca Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesini ziyaret etmiş, onu Osmanlı Devleti’nin en büyük kurucu hükümdarlarından biri olarak anmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın vefatıyla birlikte Osmanlı Devleti büyük bir hükümdarını kaybetmiş olsa da, geride bıraktığı devlet teşkilatı, hukuk sistemi, eğitim kurumları, mimari eserleri ve güçlü idarî yapı sayesinde imparatorluk yükselişini sürdürmeye devam etmiştir. Onun kurduğu sistem yalnızca II. Bayezid Han döneminde değil, Yavuz Sultan Selim Han ve Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemlerinde de geliştirilerek uygulanmış, Osmanlı Devleti XVI. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu hâline gelmiştir. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca kendi dönemine değil, kendisinden sonraki yüzyıllara da yön veren büyük bir devlet kurucusu olarak tarihteki yerini almıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın son seferinin ayrıntıları, sefer hazırlıkları, ordunun hareketi ve Hünkârçayırı’nda yaşanan gelişmeler Devletialiyyei.com’da ayrı başlık altında kapsamlı şekilde ele alınmaktadır. Bu biyografide ise son sefer, hükümdarın devlet anlayışı, görev bilinci ve Osmanlı Devleti’ne bıraktığı büyük miras çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Vefatı Hakkındaki Zehirlenme İddiaları ve Tarihî Değerlendirmeler

Fatih Sultan Mehmet Han’ın 3 Mayıs 1481 tarihinde Hünkârçayırı’nda vefat etmesi, Osmanlı tarihinin en çok tartışılan olaylarından biri olmuştur. Büyük hükümdarın henüz kırk dokuz yaşında ve yeni bir sefere hazırlanırken hayatını kaybetmesi, daha yaşadığı dönemde çeşitli iddiaların ortaya çıkmasına neden olmuş, sonraki yüzyıllarda ise tarihçiler arasında farklı görüşlerin ileri sürülmesine zemin hazırlamıştır. Günümüzde de Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölüm sebebi konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bazı tarihçiler doğal sebeplerle vefat ettiğini savunurken, bazı araştırmacılar ise zehirlenmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır. Ancak elde bulunan tarihî belgeler, bu iddiaların kesin olarak ispatlanmasına veya tamamen reddedilmesine imkân verecek nitelikte değildir.
Osmanlı kroniklerinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın uzun yıllardır çeşitli sağlık problemleri yaşadığına dair bilgiler bulunmaktadır. Özellikle yoğun askerî seferler, sürekli at üzerinde geçen uzun yolculuklar ve devlet işlerinin oluşturduğu ağır sorumluluklar sebebiyle zaman zaman rahatsızlandığı belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda şiddetli nikris (gut hastalığı), romatizmal rahatsızlıklar, eklem ağrıları ve sindirim sistemiyle ilgili sağlık problemleri yaşadığı ifade edilmektedir. Dönemin hekimleri tarafından çeşitli ilaçlarla tedavi edilmeye çalışıldığı, ancak hastalığın zaman zaman ağırlaştığı da tarihî kayıtlarda yer almaktadır. Bu sebeple birçok tarihçi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünün uzun süredir devam eden sağlık sorunlarının doğal sonucu olabileceğini değerlendirmektedir.
Bununla birlikte, hükümdarın ölümünden kısa süre sonra ortaya atılan bazı iddialar tarih boyunca tartışılmaya devam etmiştir. Bu iddiaların merkezinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın özel hekimi olarak görev yapan Yakup Paşa bulunmaktadır. Bazı Osmanlı ve yabancı kaynaklarda, hükümdara verilen ilaçların normal tedavi amacı taşımadığı ve zehir içerdiği yönünde rivayetler aktarılmıştır. Hatta bazı eserlerde Yakup Paşa’nın yabancı devletlerle bağlantılı olduğu veya Osmanlı sarayındaki siyasî mücadelelerden etkilendiği ileri sürülmektedir. Ancak bu iddiaları kesin şekilde doğrulayan çağdaş ve güvenilir bir belge günümüze ulaşmamıştır. Bu nedenle modern tarihçilik açısından söz konusu rivayetler ihtiyatla değerlendirilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünün ardından Osmanlı Devleti’nde yaşanan taht mücadelesi de zehirlenme iddialarının güçlenmesine neden olmuştur. Hükümdarın iki oğlu olan Şehzade Bayezid ile Şehzade Cem arasında başlayan taht mücadelesi, bazı araştırmacıların ölüm olayını siyasî açıdan değerlendirmelerine yol açmıştır. Buna göre, yeni hükümdarın belirlenmesi sürecinde bazı devlet adamlarının farklı şehzadeleri desteklemesi, daha sonraki dönemlerde çeşitli komplo teorilerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ancak tarihî belgeler incelendiğinde, bu olaylarla Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümü arasında doğrudan bağlantı kurabilecek kesin deliller bulunmamaktadır.
Batılı tarihçiler arasında da benzer tartışmalar yapılmıştır. Özellikle Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki hızlı yükselişinden endişe duyan bazı devletlerin Fatih Sultan Mehmet Han’ı ortadan kaldırmak isteyebileceği yönünde değerlendirmeler yapılmış, Venedik Cumhuriyeti veya Papalık ile ilişkilendirilen çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. Ancak bu görüşlerin önemli bir bölümü sağlam arşiv belgelerine değil, dönemin siyasî söylentilerine ve daha sonraki kroniklerde yer alan rivayetlere dayanmaktadır. Günümüz akademik tarihçiliği, yalnızca rivayetlere dayanarak kesin hüküm verilmesini doğru bulmamaktadır.
Modern tıp tarihçileri de Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünü farklı yönlerden incelemektedir. Bazı araştırmacılar belirtilen sağlık bulgularının nikris hastalığına bağlı komplikasyonlarla uyumlu olduğunu ifade ederken, bazı uzmanlar ise kullanılan dönemin ilaçlarının yanlış dozlarının da ölüm riskini artırmış olabileceğini belirtmektedir. Bunun yanında zehirlenme ihtimalini tamamen dışlamayan araştırmacılar da bulunmaktadır. Ancak bugüne kadar yapılan çalışmaların hiçbiri, hükümdarın kesin olarak zehirlendiğini ortaya koyabilecek bilimsel veya tarihî kanıt sunamamıştır.
Bu sebeple günümüz tarih yazımında en ihtiyatlı yaklaşım, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölüm sebebinin kesin olarak bilinmediğini kabul etmektir. Zehirlenme ihtimali tarihî tartışmalar arasında yer almaya devam etse de, bunu doğrulayacak kesin deliller bulunmadığı gibi tamamen reddedecek belgeler de mevcut değildir. Dolayısıyla tarihî objektiflik açısından, bu konu değerlendirilirken iddiaların rivayet niteliğinde olduğu mutlaka belirtilmeli ve kesin hüküm verilmemelidir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın vefat şekli üzerindeki tartışmalar ne olursa olsun değişmeyen gerçek, onun Osmanlı Devleti’ne bıraktığı büyük mirastır. Hayatını devletinin büyümesine adayan büyük hükümdar, ardında güçlü bir imparatorluk, kurumsallaşmış bir devlet teşkilatı, sağlam bir hukuk sistemi, gelişmiş eğitim kurumları ve dünya tarihinin akışını değiştiren eserler bırakmıştır. Bu nedenle Fatih Sultan Mehmet Han’ın tarihî şahsiyeti, ölümünün nasıl gerçekleştiğinden çok, hayatı boyunca gerçekleştirdiği büyük icraatlar ve kurduğu medeniyet ile değerlendirilmektedir.
Fatih Kanunnâmesi ve Osmanlı Hukuk Sisteminin Kurumsallaşması

Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık dönemini Osmanlı tarihinin diğer dönemlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, devlet teşkilatını güçlü kanunlarla destekleyerek kurumsal bir yapıya kavuşturmuş olmasıdır. İstanbul’un fethiyle birlikte sınırları hızla genişleyen Osmanlı Devleti artık yalnızca Anadolu ve Balkanlar’da hüküm süren bölgesel bir güç olmaktan çıkmış, farklı milletleri, dinleri ve kültürleri bünyesinde barındıran büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Böylesine geniş bir coğrafyanın yalnızca hükümdarın şahsî otoritesiyle yönetilemeyeceğini çok iyi bilen Fatih Sultan Mehmet Han, devlet düzeninin sağlam esaslara bağlanması gerektiğine inanıyordu. Bu sebeple hükümdarlığı boyunca idarî, hukukî ve siyasî alanlarda önemli düzenlemeler gerçekleştirmiş, Osmanlı Devleti’nin klasik dönem yönetim anlayışını oluşturacak kanunların hazırlanmasına öncülük etmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hukuk anlayışı iki temel esas üzerine kurulmuştur. Bunlardan ilki, İslâm hukukunun değişmez hükümlerine bağlı kalmak; ikincisi ise devletin ihtiyaçlarını karşılayacak örfî hukuk kurallarını belirli esaslar çerçevesinde düzenlemekti. Osmanlı Devleti’nde şer’î hukuk, Kur’ân-ı Kerîm, sünnet, icmâ ve kıyas gibi İslâm hukukunun temel kaynaklarına dayanırken; örfî hukuk ise devlet yönetimi, maliye, askerî teşkilat ve idarî düzen gibi alanlarda padişah tarafından çıkarılan kanunlardan oluşuyordu. Fatih Sultan Mehmet Han bu iki hukuk sistemini birbiriyle çatıştırmak yerine uyum içerisinde uygulamış, böylece hem dinî esasları koruyan hem de devletin gelişen ihtiyaçlarına cevap verebilen güçlü bir hukuk düzeni oluşturmuştur.
Bu anlayışın en önemli sonucu olarak tarihe Fatih Kanunnâmesi adıyla geçen kapsamlı hukuk düzenlemesi hazırlanmıştır. Fatih Kanunnâmesi, yalnızca birkaç idarî kuraldan ibaret olmayıp Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilatından saray protokolüne, devlet görevlilerinin yetkilerinden idarî uygulamalara kadar birçok alanı kapsayan önemli bir hukuk metnidir. Kanunnâme hazırlanırken daha önceki Osmanlı hükümdarlarının uygulamaları dikkate alınmış, devlet tecrübesi sistemli hâle getirilmiş ve yazılı kurallara bağlanmıştır. Böylece devlet yönetimi kişisel uygulamalardan uzaklaştırılarak belirli esaslara dayandırılmış, kurumsallaşma süreci önemli ölçüde hız kazanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın üzerinde önemle durduğu konulardan biri de devlet makamlarının görev ve yetkilerinin açık biçimde belirlenmesiydi. Vezîriâzamdan kazaskerlere, defterdarlardan nişancılara kadar bütün üst düzey devlet görevlilerinin sorumluluk alanları yeniden düzenlenmiş, görev dağılımı daha sistemli hâle getirilmiştir. Divân-ı Hümâyun’un çalışma usulleri belirli kurallara bağlanmış, devlet işlerinin düzenli şekilde yürütülmesi sağlanmıştır. Böylece herhangi bir makamın yetki karmaşası oluşturmasının önüne geçilmiş, devlet mekanizmasının daha hızlı ve daha düzenli işlemesi mümkün olmuştur. Bu sistem, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından da büyük ölçüde korunmuş ve klasik Osmanlı bürokrasisinin temelini oluşturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hukuk anlayışında adalet kavramı merkezi bir yere sahipti. Osmanlı hükümdarı, devletin gerçek gücünün ordudan önce adalet sistemine dayandığını düşünüyordu. Bu sebeple kadıların bağımsız şekilde görev yapmalarına büyük önem vermiş, hiçbir devlet görevlisinin hukuk karşısında ayrıcalıklı olmasını istememiştir. Osmanlı şehirlerinde görev yapan kadılar yalnızca mahkeme işleriyle ilgilenmiyor; vakıfların denetlenmesi, ticaret hayatının düzenlenmesi, miras meseleleri, belediye hizmetleri ve birçok idarî konuda da önemli görevler üstleniyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han, bu sistemin sağlıklı işlemesini devlet düzeninin temel şartlarından biri olarak görmüş ve hukuk mekanizmasının güçlü kalmasına özel önem vermiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han döneminde hazırlanan kanunlar yalnızca devlet görevlilerini değil, toplum düzenini de yakından ilgilendirmekteydi. Vergi sisteminin düzenlenmesi, tımar teşkilatının işleyişi, vakıf müesseselerinin korunması, ticaret hayatının denetlenmesi ve kamu düzeninin sağlanmasına yönelik birçok uygulama belirli hukuk kuralları çerçevesine bağlanmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nin farklı bölgelerinde yaşayan insanlar benzer hukuk anlayışı içerisinde yönetilmeye başlanmış, merkezî otoritenin etkisi Anadolu’dan Balkanlar’a kadar bütün eyaletlerde hissedilir hâle gelmiştir. Bu durum hem devlet gelirlerinin düzenli toplanmasını sağlamış hem de halkın devlete olan güvenini artırmıştır.
Fatih Kanunnâmesi’nin en fazla tartışılan hükümlerinden biri, hanedan içerisinde çıkabilecek taht mücadelelerini önlemeye yönelik düzenlemelerdir. Bu konu tarih boyunca farklı şekillerde değerlendirilmiş olsa da, XV. yüzyılın siyasî şartları dikkate alınmadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Fatih Sultan Mehmet Han, çocukluk yıllarından itibaren Osmanlı Devleti’nin daha önce yaşadığı iç mücadeleleri ayrıntılı biçimde incelemiş, özellikle Fetret Devri sırasında devletin nasıl parçalanma noktasına geldiğini çok iyi öğrenmiştir. Onun temel amacı hanedan içerisinde uzun sürecek taht savaşlarını önlemek, devletin bekasını korumak ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini güvence altına almaktı. Bu sebeple Fatih Kanunnâmesi hazırlanırken devlet düzenini önceleyen hükümler de kanun metnine dâhil edilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hukuk alanında gerçekleştirdiği düzenlemeler, yalnızca kendi hükümdarlık döneminin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, yaklaşık dört yüz yıl boyunca Osmanlı idarî sisteminin temel taşlarından biri olmuştur. II. Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim Han ve Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemlerinde yapılan birçok hukuk düzenlemesi de büyük ölçüde Fatih Sultan Mehmet Han’ın oluşturduğu sistem üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple tarihçiler Fatih Sultan Mehmet Han’ı yalnızca İstanbul’u fetheden büyük bir kumandan olarak değil, Osmanlı Devleti’nin hukuk düzenini kurumsallaştıran, devlet teşkilatını sağlam esaslara bağlayan ve güçlü bir imparatorluğun idarî temelini atan büyük bir devlet kurucusu olarak da değerlendirmektedirler.
Fatih Sultan Mehmet Han Döneminde İlim, Eğitim, Bilim, Mimari ve Kültürel Hayat
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık dönemi incelendiğinde, onun yalnızca büyük fetihler gerçekleştiren bir kumandan olmadığı, aynı zamanda ilim, eğitim, kültür ve medeniyet alanında Osmanlı tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini gerçekleştiren hükümdar olduğu açıkça görülmektedir. İstanbul’un fethinden sonra devletin askerî gücünü artırmak kadar, ilimle beslenen güçlü bir medeniyet oluşturmanın da gerekli olduğuna inanan Fatih Sultan Mehmet Han, eğitim kurumlarından mimari eserlere, kütüphanelerden bilimsel çalışmalara kadar birçok alanda kapsamlı yatırımlar gerçekleştirmiştir. Onun hedefi yalnızca toprak kazanan bir hükümdar olmak değil, ilim ve kültürün geliştiği, sanatın desteklendiği, adaletin hâkim olduğu ve dünyanın farklı bölgelerinden insanların hayranlık duyacağı büyük bir medeniyet inşa etmekti. Bu anlayış, Osmanlı Devleti’nin klasik dönem olarak adlandırılan en parlak çağının temellerini oluşturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın en fazla önem verdiği alanların başında eğitim gelmekteydi. Ona göre güçlü bir devlet, ancak iyi yetişmiş devlet adamları, âlimler, kadılar, mühendisler ve sanatkârlar sayesinde uzun ömürlü olabilirdi. Bu sebeple İstanbul’un fethinden hemen sonra eğitim kurumlarının yeniden düzenlenmesi için çalışmalar başlatılmış, medreselerin sayısı artırılmış ve eğitim sistemi belirli bir plan dâhilinde yeniden şekillendirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde daha önce kurulan medreseler geliştirilmiş, yeni eğitim kurumları açılmış ve farklı ilim dallarında uzman âlimlerin İstanbul’a gelmeleri teşvik edilmiştir. Böylece İstanbul kısa süre içerisinde yalnızca siyasî başkent değil, aynı zamanda İslâm dünyasının en önemli ilim merkezlerinden biri hâline gelmeye başlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın eğitim alanındaki en büyük eserlerinden biri hiç şüphesiz Fatih Külliyesi ve Sahn-ı Semân Medreseleri olmuştur. İstanbul’un merkezinde inşa ettirdiği bu büyük külliye yalnızca bir camiden ibaret değildi. Bünyesinde medreseler, darüşşifa, kütüphane, imarethane, tabhane, misafirhaneler ve çeşitli sosyal yapılar bulunuyordu. Özellikle Sahn-ı Semân Medreseleri, dönemin en yüksek seviyedeki eğitim kurumları olarak planlanmış ve Osmanlı Devleti’nin en seçkin müderrisleri burada görev yapmıştır. Bu medreselerde tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi dinî ilimlerin yanında matematik, astronomi, mantık, geometri, tıp ve felsefe gibi aklî ilimler de okutulmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu yaklaşımı, onun ilmi yalnızca dinî alanlarla sınırlamadığını, farklı bilim dallarını birlikte değerlendiren geniş bir eğitim anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han yalnızca eğitim kurumları kurmakla yetinmemiş, devrin en büyük ilim adamlarını da İstanbul’da toplamaya çalışmıştır. Özellikle Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan İstanbul’a davet edilmesi, Osmanlı bilim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Astronomi, matematik ve hendese alanındaki çalışmalarıyla tanınan Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet Han’ın daveti üzerine İstanbul’a gelmiş ve burada hem eğitim faaliyetlerinde bulunmuş hem de Osmanlı ilim hayatına önemli katkılar sağlamıştır. Bunun yanında Molla Hüsrev, Hocazâde Muslihuddin, Sinan Paşa ve daha birçok seçkin ilim adamı Fatih Sultan Mehmet Han döneminde büyük itibar görmüş, ilmî çalışmalar devlet tarafından desteklenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilme verdiği önem yalnızca İslâm dünyasıyla sınırlı değildi. Antik Yunan, Roma ve Bizans medeniyetlerinin ilmî mirasına da büyük ilgi göstermiş, Yunanca ve Latince eserlerin tercüme edilmesini teşvik etmiştir. Tarih, coğrafya, felsefe ve askerî strateji alanındaki eserleri dikkatle incelemiş, farklı medeniyetlerin bilgi birikiminden faydalanmanın devlet yönetimine önemli katkılar sağlayacağına inanmıştır. XV. yüzyılda birçok hükümdar yalnızca kendi kültür çevresiyle ilgilenirken Fatih Sultan Mehmet Han’ın Doğu ve Batı dünyasını birlikte değerlendiren bu yaklaşımı, onun çağının çok ötesinde bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Bu sebeple tarihçiler onu yalnızca büyük bir hükümdar değil, aynı zamanda Rönesans döneminin gelişmelerini yakından takip eden entelektüel bir devlet adamı olarak da değerlendirmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han döneminde mimari ve şehircilik alanında da büyük gelişmeler yaşanmıştır. İstanbul’un fethedilmesinden sonra harap durumda bulunan şehir, kapsamlı bir imar programıyla yeniden ayağa kaldırılmıştır. Camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, bedestenler, kervansaraylar, çeşmeler, köprüler ve vakıf eserleri kısa süre içerisinde İstanbul’un farklı bölgelerinde yükselmeye başlamıştır. Özellikle Fatih Külliyesi, Osmanlı şehircilik anlayışının en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun yanında Topkapı Sarayı’nın inşasına başlanmış, devlet yönetiminin merkezini oluşturacak yeni saray teşkilatı kurulmuştur. Saray yalnızca hükümdarın ikametgâhı değil; devlet yönetiminin, Enderun eğitiminin ve Osmanlı bürokrasisinin kalbi hâline gelmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han, güzel sanatlara da büyük önem vermiştir. Hat sanatı, tezhip, minyatür, ciltçilik ve çinicilik gibi geleneksel Türk-İslâm sanatlarını desteklemiş, saray bünyesinde faaliyet gösteren nakkaşhâneleri güçlendirmiştir. Aynı zamanda Batı sanatına da ilgi duymuş, özellikle Gentile Bellini gibi sanatçıları İstanbul’a davet ederek farklı sanat anlayışlarının Osmanlı sarayında tanınmasını sağlamıştır. Bellini tarafından yapılan Fatih Sultan Mehmet Han portresi, bugün yalnızca sanat tarihi açısından değil, Osmanlı hükümdarlarının kültürel vizyonunu göstermesi bakımından da büyük önem taşımaktadır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Doğu ve Batı sanatını birlikte değerlendiren bu yaklaşımı, onun kültürel bakımdan ne kadar geniş ufuklu bir hükümdar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilim, eğitim, mimari ve kültür alanında gerçekleştirdiği bütün bu çalışmalar birlikte değerlendirildiğinde, onun yalnızca savaş meydanlarında kazandığı zaferlerle değil; kurduğu eğitim kurumları, yetiştirdiği ilim adamları, inşa ettirdiği eserler ve oluşturduğu medeniyet anlayışıyla da dünya tarihinin en büyük hükümdarları arasında yer aldığı görülmektedir. İstanbul’u fetheden kumandan olarak kazandığı şöhret, inşa ettiği medeniyet sayesinde kalıcı hâle gelmiş; Osmanlı Devleti, onun döneminde yalnızca askerî gücüyle değil, ilmiyle, kültürüyle ve mimarisiyle de bütün dünyanın dikkatini çeken büyük bir imparatorluk seviyesine ulaşmıştır.
Anadolu ve Rumeli’de Siyasî Birliğin Güçlendirilmesi
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık anlayışının temelinde yalnızca fetih yapmak değil, fethedilen toprakları kalıcı ve güçlü bir devlet düzeni içerisinde birleştirmek düşüncesi bulunuyordu. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı Devleti artık yeni bir döneme girmiş, devletin siyasî hedefleri de buna göre şekillenmeye başlamıştı. Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da uzun yıllardır devam eden parçalı siyasî yapının Osmanlı Devleti için büyük bir tehdit oluşturduğunu biliyor, aynı şekilde Balkanlar’da elde edilen hâkimiyetin de kalıcı hâle getirilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu sebeple hükümdarlığı boyunca yürüttüğü askerî seferleri yalnızca yeni toprak kazanma amacıyla değil; devletin güvenliğini sağlamak, sınırlarını korumak ve merkezî otoriteyi güçlendirmek amacıyla planlamıştır. Onun takip ettiği siyaset sayesinde Osmanlı Devleti, kısa süre içerisinde Anadolu, Balkanlar ve Karadeniz çevresinde tartışmasız en güçlü devlet konumuna yükselmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Anadolu siyaseti büyük ölçüde Türk siyasî birliğini kesin olarak sağlamaya yönelikti. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren Anadolu’da faaliyet gösteren çeşitli Türk beylikleri zaman zaman Osmanlı hâkimiyetini kabul etmiş, zaman zaman ise bağımsız hareket etmeye çalışmışlardı. Bu durum, özellikle Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da büyük seferler düzenlediği dönemlerde önemli güvenlik problemlerine yol açıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da dağınık hâlde bulunan siyasî yapının güçlü bir devlet anlayışıyla bağdaşmadığını düşünmüş ve merkezî otoriteyi bütün Anadolu’da hâkim kılmayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda gerçekleştirilen askerî harekâtlar sonucunda Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyeti daha da güçlenmiş, devlet otoritesi geniş bir coğrafyada kalıcı hâle gelmiştir.
Balkanlar’da ise Fatih Sultan Mehmet Han, babası Sultan II. Murad Han’ın kazandığı büyük başarıları daha ileri seviyeye taşımıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı yalnızca askerî üslerden ibaret değildi. Fethedilen bölgelerde yeni idarî teşkilatlar kuruluyor, kadılar görevlendiriliyor, vakıf eserleri inşa ediliyor ve şehirler Osmanlı şehircilik anlayışı doğrultusunda yeniden düzenleniyordu. Böylece Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyeti yalnızca ordunun gücüyle değil, hukuk düzeni, ekonomik gelişme ve sosyal istikrar sayesinde de güç kazanıyordu. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı bu siyaset, bölgedeki Osmanlı idaresinin uzun yıllar boyunca devam etmesinde önemli rol oynamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han döneminde gerçekleştirilen Anadolu ve Balkan seferlerinin her biri, Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı topraklarına katılmasıyla Karadeniz’in doğusundaki son Bizans mirası ortadan kaldırılmış, Mora’nın fethiyle Bizans’ın Mora Despotluğu sona ermiş, Sırbistan, Bosna, Hersek ve Arnavutluk’ta Osmanlı hâkimiyeti daha da güçlendirilmiştir. Anadolu’da ise Karamanoğulları başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin merkezî otoritesini zorlayan güçler etkisiz hâle getirilmiş, Akkoyunlu Devleti ile yapılan mücadeleler sonucunda Doğu Anadolu’daki Osmanlı nüfuzu önemli ölçüde artmıştır. Ancak bütün bu askerî harekâtlar, bu biyografide ayrıntılı olarak ele alınmayacaktır. Çünkü Fatih Sultan Mehmet Han dönemindeki her sefer, Devletialiyyei.com’da müstakil başlıklar altında ayrıntılı biçimde incelenmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın dikkat çeken özelliklerinden biri de fethettiği bölgelerde uyguladığı idarî politikadır. O, yalnızca askerî başarıyla yetinmeyerek her yeni bölgeyi kısa süre içerisinde Osmanlı idarî sistemine dâhil etmeyi başarmıştır. Kadılar, sancak beyleri, subaşılar ve diğer devlet görevlileri süratle görevlendiriliyor; vergi sistemi düzenleniyor; vakıflar kuruluyor ve halkın günlük hayatını kolaylaştıracak çalışmalar başlatılıyordu. Böylece yeni fethedilen bölgeler kısa süre içerisinde Osmanlı Devleti’nin ayrılmaz bir parçası hâline geliyor, uzun süreli istikrar sağlanıyordu. Bu anlayış, Fatih Sultan Mehmet Han’ın yalnızca fetheden değil, fethettiği toprakları başarılı şekilde yöneten büyük bir devlet adamı olduğunun en önemli göstergelerinden biridir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Anadolu ve Rumeli siyaseti, askerî başarı ile devlet yönetimini bir araya getiren dengeli bir anlayış üzerine kurulmuştur. Onun döneminde gerçekleştirilen fetihler sayesinde Osmanlı Devleti’nin sınırları önemli ölçüde genişlemiş, ancak asıl başarı bu toprakların güçlü bir idarî sistem içerisinde birleştirilmesi olmuştur. Bu sebeple tarihçiler, Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî dehasını değerlendirirken yalnızca kazandığı savaşlara değil, savaşlardan sonra kurduğu güçlü devlet düzenine de dikkat çekmektedirler. Onun ortaya koyduğu bu yönetim anlayışı, sonraki yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya yayılan geniş coğrafyayı başarıyla idare edebilmesinin en önemli temelini oluşturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Dış Politikası ve Diplomasi Anlayışı
Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlık dönemini yalnızca fetihler ve askerî başarılarla değerlendirmek, onun devlet adamlığı anlayışını tam olarak ortaya koymaya yetmemektedir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet Han, kazandığı zaferler kadar uyguladığı başarılı diplomasi sayesinde de Osmanlı Devleti’ni dünyanın en güçlü siyasî aktörlerinden biri hâline getirmiştir. XV. yüzyılın ortalarında Avrupa, Balkanlar, Anadolu ve Doğu Akdeniz’de birbirleriyle rekabet eden çok sayıda devlet bulunuyordu. Papalık, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan Krallığı, Lehistan, Napoli Krallığı, Memlük Devleti ve Akkoyunlu Devleti gibi birçok siyasî güç, Osmanlı Devleti’nin yükselişini dikkatle takip ediyordu. Fatih Sultan Mehmet Han ise bu devletlerin birbirleriyle olan rekabetlerini çok iyi analiz etmiş, hiçbir zaman bütün rakiplerinin aynı anda Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmesine fırsat vermemiştir. Onun uyguladığı diplomasi anlayışı, gerektiğinde savaşmayı, gerektiğinde ise antlaşmalar yaparak zaman kazanmayı esas alan gerçekçi bir devlet siyasetine dayanmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın dış politika anlayışında devlet menfaatleri her zaman ön planda tutulmuştur. Avrupa devletleriyle yapılan antlaşmalar, ticaret ilişkileri ve siyasî görüşmeler tamamen Osmanlı Devleti’nin çıkarları doğrultusunda yürütülmüş, duygusal veya kişisel yaklaşımlardan uzak durulmuştur. Özellikle İstanbul’un fethinden önce Avrupa devletleriyle geçici barış ortamının korunması, genç hükümdarın diplomasi alanındaki başarısını gösteren en önemli örneklerden biridir. Böylece Osmanlı Devleti, Bizans üzerine yürürken batı sınırlarında büyük bir askerî tehdit ile karşı karşıya kalmamış, bütün gücünü İstanbul kuşatmasına yönlendirebilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu stratejik yaklaşımı, askerî başarının yalnızca savaş meydanında değil, diplomasi masasında da kazanıldığını göstermektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han döneminde en yoğun diplomatik ilişkilerden biri Venedik Cumhuriyeti ile yürütülmüştür. Akdeniz ticaretinin en güçlü devletlerinden biri olan Venedik, Osmanlı Devleti ile zaman zaman savaşmış, zaman zaman ise ticaret antlaşmaları yapmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, Venedik’in ekonomik gücünü ve deniz ticaretindeki etkisini yakından takip etmiş, gerektiğinde askerî mücadeleye başvururken gerektiğinde de ticaretin devamını sağlayacak antlaşmalar imzalamıştır. Çünkü ona göre güçlü bir devlet yalnızca savaş kazanarak değil, ekonomik hayatı canlı tutarak da ayakta kalabilirdi. Bu sebeple Osmanlı limanlarında faaliyet gösteren yabancı tüccarların belirli hukuk kuralları çerçevesinde ticaret yapmalarına izin verilmiş, devlet gelirlerinin artırılması hedeflenmiştir.
Bizans İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasının ardından Fatih Sultan Mehmet Han, Avrupa siyasetini çok daha yakından takip etmeye başlamıştır. Papalık’ın yeni Haçlı ittifakları kurma girişimlerini dikkatle izlemiş, Balkan devletleriyle ilişkilerini buna göre şekillendirmiştir. Aynı dönemde Sırbistan, Bosna, Hersek ve Mora’da gerçekleştirilen siyasî faaliyetler yalnızca askerî fetih amacı taşımamış; Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki uzun vadeli güvenliğini sağlamaya yönelik planların da bir parçası olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, fethedilen bölgelerde güçlü idarî teşkilatlar kurarak Avrupa devletlerinin yeniden nüfuz kazanmasını engellemiş, böylece Osmanlı hâkimiyetini kalıcı hâle getirmiştir.
Doğu siyasetinde ise Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’nun güvenliğini büyük önem taşıyan bir mesele olarak değerlendirmiştir. Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin otoritesini tehdit edebilecek siyasî oluşumları yakından takip etmiş, özellikle doğu sınırlarında meydana gelen gelişmeleri dikkatle analiz etmiştir. Akkoyunlu Devleti’nin hükümdarı Uzun Hasan ile yaşanan rekabet, bu dönemin en önemli dış politika meselelerinden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han, doğuda güçlü bir rakibin ortaya çıkmasının Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki siyasî birliğini bozabileceğini düşünmüş ve bu konuda kararlı bir siyaset izlemiştir. Ancak bu mücadelelerin askerî safhaları, Devletialiyyei.com’da ilgili sefer başlıkları altında ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın diplomasi anlayışının dikkat çeken yönlerinden biri de yabancı elçilere verdiği önemdir. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı başkenti hâline gelen şehir, kısa süre içerisinde Avrupa ve Asya devletlerinin elçilerinin sık sık ziyaret ettiği uluslararası bir merkez durumuna gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han yabancı elçileri büyük bir devlet ciddiyeti içerisinde kabul etmiş, Osmanlı Devleti’nin gücünü ve teşkilatını gösterecek protokol kurallarını titizlikle uygulamıştır. Böylece Osmanlı Devleti yalnızca askerî başarılarıyla değil, güçlü devlet teşkilatı, düzenli saray hayatı ve diplomatik itibarıyla da dünya siyasetinde saygın bir konuma ulaşmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı dış politika ve diplomasi anlayışı birlikte değerlendirildiğinde, onun yalnızca savaş meydanlarında başarı kazanan bir hükümdar olmadığı açıkça görülmektedir. O, uluslararası dengeleri doğru okuyabilen, devletler arasındaki rekabetten Osmanlı Devleti lehine faydalanabilen, gerektiğinde barışı gerektiğinde ise askerî gücü kullanabilen büyük bir devlet adamıdır. Bu dengeli siyaset sayesinde Osmanlı Devleti, onun hükümdarlığı döneminde hem doğuda hem batıda güvenilir ve güçlü bir imparatorluk kimliği kazanmış, Avrupa siyasetinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın diplomasi alanında oluşturduğu bu devlet geleneği, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından da devam ettirilmiş ve imparatorluğun uzun yıllar boyunca uluslararası siyasette etkili olmasında önemli rol oynamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Türk ve Dünya Tarihindeki Yeri ve Bıraktığı Miras
Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca Osmanlı Devleti’nin yedinci hükümdarı veya İstanbul’u fetheden büyük bir kumandan değildir. O, Türk devlet geleneğinin en önemli hükümdarlarından biri, dünya tarihinin akışını değiştiren büyük bir devlet adamı ve kurduğu kurumlarla asırlar boyunca etkisini sürdüren bir medeniyet mimarıdır. Hükümdarlığı boyunca gerçekleştirdiği askerî başarılar, hukuk reformları, eğitim yatırımları, bilim ve sanat alanındaki çalışmaları, güçlü devlet teşkilatı ve ileri görüşlü siyaseti sayesinde Osmanlı Devleti, bölgesel bir güç olmaktan çıkarak üç kıtaya hükmeden büyük bir cihan imparatorluğu hâline gelmiştir. Bu nedenle Fatih Sultan Mehmet Han’ın tarihî şahsiyeti yalnızca fetihlerle değil, kurduğu kalıcı devlet sistemiyle değerlendirilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın en büyük başarısı, Osmanlı Devleti’nin yönünü değiştirmiş olmasıdır. Kendisinden önceki Osmanlı hükümdarları devleti büyütmüş ve önemli fetihler gerçekleştirmiş olsalar da, Fatih Sultan Mehmet Han bu mirası çok daha ileriye taşıyarak Osmanlı Devleti’ni dünya siyasetinin merkezine yerleştirmiştir. İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı Devleti yalnızca yeni bir başkent kazanmamış, aynı zamanda Doğu ile Batı arasında siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan belirleyici bir güç hâline gelmiştir. İstanbul kısa süre içerisinde dünyanın en önemli ilim, ticaret ve devlet merkezlerinden biri olmuş, Osmanlı Devleti ise Avrupa, Asya ve Afrika siyasetinde söz sahibi olan küresel bir imparatorluk seviyesine ulaşmıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın en önemli miraslarından biri de güçlü devlet teşkilatıdır. Hazırlattığı kanunnâmeler, geliştirdiği merkezî yönetim anlayışı, Divân-ı Hümâyun’un sistemli çalışması, Enderun Mektebi’nin güçlendirilmesi ve devlet görevlerinde liyakati esas alan uygulamaları sayesinde Osmanlı Devleti kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Daha sonraki yüzyıllarda görev yapan Osmanlı hükümdarları büyük ölçüde Fatih Sultan Mehmet Han’ın oluşturduğu idarî sistemi devam ettirmiş, bu sağlam teşkilat sayesinde imparatorluk yaklaşık dört asır boyunca dünyanın en güçlü devletlerinden biri olmayı sürdürmüştür.
İlim ve eğitim alanında gerçekleştirdiği çalışmalar da Fatih Sultan Mehmet Han’ın tarihî büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Sahn-ı Semân Medreseleri başta olmak üzere kurduğu eğitim kurumları, desteklediği ilim adamları ve farklı bilim dallarına verdiği önem sayesinde İstanbul, İslâm dünyasının en önemli ilim merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Astronomi, matematik, tarih, coğrafya, tıp, hukuk ve felsefe alanlarında yapılan çalışmalar Osmanlı ilim hayatına yeni bir ivme kazandırmıştır. Aynı zamanda Doğu ve Batı medeniyetlerinin bilgi birikimini birlikte değerlendiren yaklaşımı, onu çağının çok ötesinde düşünen hükümdarlar arasına yerleştirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın kültür ve sanat anlayışı da Osmanlı medeniyetinin gelişmesinde belirleyici olmuştur. İnşa ettirdiği külliyeler, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, köprüler ve vakıf eserleri yalnızca kendi dönemine değil, sonraki yüzyıllara da yön vermiştir. İstanbul’un yeniden imarı sırasında ortaya koyduğu şehircilik anlayışı, Osmanlı mimarisinin klasik döneminin temelini oluşturmuştur. Hat sanatı, tezhip, minyatür, ciltçilik ve diğer geleneksel sanatlar onun döneminde büyük gelişme göstermiş, aynı zamanda Batı sanatına da ilgi göstererek farklı kültürlerin bir araya gelmesini desteklemiştir. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca fetheden değil, inşa eden ve yaşatan bir hükümdar olarak da tarihe geçmiştir.
Dünya tarihi açısından bakıldığında ise İstanbul’un fethi, yalnızca Osmanlı Devleti için değil, bütün insanlık tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Orta Çağ’ın sona erip Yeni Çağ’ın başladığını simgeleyen en önemli olaylardan biri olarak kabul edilen bu fetih, Avrupa’nın siyasî, ekonomik ve kültürel gelişimini de derinden etkilemiştir. Ticaret yollarının değişmesi, coğrafî keşiflerin hız kazanması, Avrupa devletlerinin yeni deniz yolları araması ve dünya siyasetinin yeniden şekillenmesi gibi birçok tarihî gelişmede İstanbul’un fethinin dolaylı etkileri bulunmaktadır. Bu nedenle Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hükümdarlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın kurduğu sistem sayesinde Osmanlı Devleti, II. Bayezid Han döneminde istikrarını korumuş, Yavuz Sultan Selim Han döneminde doğunun en büyük gücü hâline gelmiş ve Kanûnî Sultan Süleyman Han döneminde dünyanın en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu büyük yükselişin temelinde, Fatih Sultan Mehmet Han’ın attığı sağlam idarî, hukukî ve askerî temeller bulunmaktadır. Bu sebeple birçok tarihçi, Osmanlı Devleti’nin “Klasik Çağı”nın gerçek mimarının Fatih Sultan Mehmet Han olduğunu ifade etmektedir.
Aradan geçen yüzyıllara rağmen Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca askerî başarılarıyla değil; ilme verdiği değer, hukuka bağlılığı, adalet anlayışı, ileri görüşlü devlet politikası ve medeniyet kurucu kimliğiyle de saygıyla anılmaktadır. Onun adı bugün yalnızca İstanbul’un fatihi olarak değil; güçlü bir devlet kuran, farklı kültürleri bir arada yaşatmayı başaran, ilmi teşvik eden ve dünya tarihine yön veren büyük bir Türk hükümdarı olarak yaşamaya devam etmektedir. Türk tarihinin en büyük liderleri arasında yer alan Fatih Sultan Mehmet Han, geride bıraktığı eserler, kurumlar ve fikirleriyle yalnızca kendi çağını değil, sonraki asırları da etkileyen ölümsüz bir devlet adamı olarak tarih sahnesindeki yerini daima koruyacaktır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın Ailesi, Çocukları ve Hanedanı

Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı Devleti’ni askerî ve siyasî bakımdan dünyanın en güçlü devletlerinden biri hâline getirirken, Osmanlı hanedanının devamını sağlayacak güçlü bir aile yapısı da oluşturmuştur. Osmanlı hükümdarları için aile yalnızca şahsî hayatın bir parçası değil, aynı zamanda devletin geleceğini belirleyen en önemli unsurlardan biri olarak görülmekteydi. Bu sebeple şehzadelerin eğitimi, devlet yönetimine hazırlanması ve sancaklarda görev almaları büyük bir titizlik içerisinde yürütülüyordu. Fatih Sultan Mehmet Han da çocuklarının yalnızca hanedan mensubu olarak değil, gelecekte devlet yönetimini üstlenecek hükümdarlar ve devlet adamları olarak yetiştirilmelerine büyük önem vermiştir. Onun döneminde uygulanan sancak sistemi sayesinde şehzadeler küçük yaşlardan itibaren idarî ve askerî tecrübe kazanmış, devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrenmişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın en tanınmış oğulları, daha sonra Osmanlı tahtına çıkacak olan II. Bayezid ile kardeşi Cem Sultan olmuştur. Bunun yanında Şehzade Mustafa ve küçük yaşta vefat eden bazı şehzadeler de kaynaklarda yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmet Han, oğullarının her birini farklı sancaklarda görevlendirerek devlet idaresini öğrenmelerini sağlamış, sancak beyliği uygulamasını Osmanlı hanedan geleneğinin önemli bir parçası olarak sürdürmüştür. Bu sistem sayesinde şehzadeler, tahta çıkmadan önce hem halkı hem de devlet teşkilatını yakından tanıma imkânı bulmuşlardır.
Şehzade Bayezid, Amasya’da sancak beyliği görevini yürütürken; Cem Sultan ise Karaman ve Konya çevresindeki sancaklarda görev yapmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han her iki şehzadenin eğitimini yakından takip etmiş, dönemin en önemli âlimlerini onların hizmetine vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat, askerî strateji ve devlet yönetimi gibi alanlarda eğitim alan şehzadeler, aynı zamanda uygulamalı olarak eyalet yönetimini de öğrenmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın bu eğitim anlayışı, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca güçlü hükümdarlar yetiştirebilmesinde önemli rol oynamıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın büyük oğlu Şehzade Mustafa, devletin geleceği açısından önemli isimlerden biri olarak görülmesine rağmen babasının sağlığında vefat etmiştir. Bu durum Osmanlı hanedanında büyük üzüntüye yol açmış, tahtın en güçlü adayları Şehzade Bayezid ile Cem Sultan hâline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın beklenmedik vefatının ardından iki kardeş arasında başlayan taht mücadelesi, Osmanlı tarihinin en önemli siyasî olaylarından biri olmuştur. Ancak bu mücadele, Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra meydana geldiği için onun şahsî devlet siyaseti içerisinde değerlendirilmemektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın kız çocukları da Osmanlı hanedanı içerisinde önemli görevler üstlenmişlerdir. Osmanlı geleneğine uygun olarak devlet adamlarıyla yapılan evlilikler sayesinde merkezî yönetim ile hanedan arasında güçlü bağlar kurulmuş, devlet teşkilatının istikrarı desteklenmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, kızlarının evliliklerinde de devlet menfaatlerini gözetmiş ve Osmanlı hanedanının siyasî gücünü artıracak tercihler yapmıştır. Böylece aile bağları, Osmanlı Devleti’nin idarî yapısını güçlendiren unsurlardan biri hâline gelmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın aile hayatı incelendiğinde, onun özel yaşamını devlet görevlerinin önünde tutmadığı açıkça görülmektedir. Hükümdarlığı boyunca büyük bölümünü seferlerde, devlet yönetiminde, divan toplantılarında ve idarî düzenlemelerle geçirmiş, hanedan mensuplarının eğitimini ve yetişmesini de devlet anlayışının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiştir. Şehzadelerin iyi eğitim almaları, güçlü karaktere sahip olmaları ve devlet tecrübesi kazanmaları için büyük hassasiyet göstermiştir. Çünkü ona göre Osmanlı Devleti’nin geleceği, yalnızca mevcut hükümdarın başarılarına değil, kendisinden sonra görevi devralacak nesillerin yetişmesine de bağlıydı.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın oluşturduğu bu hanedan ve eğitim sistemi, sonraki Osmanlı hükümdarları tarafından da büyük ölçüde devam ettirilmiştir. II. Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim Han ve Kanûnî Sultan Süleyman Han gibi büyük hükümdarların devlet tecrübesi kazanmalarında sancak sistemi ve hanedan eğitiminin önemli etkisi olmuştur. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet Han yalnızca güçlü bir hükümdar değil, Osmanlı hanedanının kurumsallaşmasına katkı sağlayan önemli bir devlet adamı olarak da tarihteki yerini almıştır.
Fatih Sultan Mehmet Han Döneminin Genel Değerlendirmesi

Fatih Sultan Mehmet Han’ın yaklaşık otuz yıl süren hükümdarlığı, Osmanlı Devleti tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir. 1451 yılında ikinci defa tahta çıktığında henüz genç yaşta olan hükümdar, devraldığı güçlü devlet yapısını kısa süre içerisinde dünyanın en büyük imparatorluklarından birine dönüştürmeyi başarmıştır. Onun döneminde Osmanlı Devleti yalnızca yeni topraklar kazanmamış; idarî teşkilatı yeniden düzenlenmiş, hukuk sistemi kurumsallaştırılmış, eğitim kurumları geliştirilmiş, bilim ve sanat faaliyetleri desteklenmiş, ticaret yolları güvence altına alınmış ve İstanbul dünyanın en önemli siyasî merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet Han dönemi, fetihlerin yanında devletleşmenin ve kurumsallaşmanın da en güçlü şekilde yaşandığı yıllar olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerî başarıları incelendiğinde bunların hiçbirinin rastlantı olmadığı açıkça görülmektedir. İstanbul’un fethiyle başlayan süreç, Sırbistan, Mora, Trabzon Rum İmparatorluğu, Bosna, Hersek, Arnavutluk, Kırım, Karaman ve Otlukbeli Zaferi gibi birçok önemli gelişmeyle devam etmiş, Osmanlı Devleti Balkanlar’dan Karadeniz’e, Anadolu’dan Adriyatik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada mutlak güç hâline gelmiştir. Ancak Fatih Sultan Mehmet Han’ın asıl başarısı, fethettiği toprakları güçlü bir devlet teşkilatı içerisine dâhil ederek kalıcı hâle getirebilmesidir. Çünkü onun anlayışına göre fetih yalnızca şehir almak değil; adaleti, hukuku, güvenliği ve medeniyeti de birlikte götürmek anlamına geliyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han, devlet yönetiminde merkezî otoriteyi güçlendiren en önemli Osmanlı hükümdarlarından biri olmuştur. Hazırlattığı Fatih Kanunnâmesi ile idarî düzeni yeniden şekillendirmiş, Divân-ı Hümâyun’un çalışma esaslarını belirlemiş, Enderun sistemini geliştirerek devlet adamı yetiştirilmesini kurumsallaştırmış ve liyakati esas alan güçlü bir bürokrasi oluşturmuştur. Böylece Osmanlı Devleti yalnızca geniş topraklara sahip bir devlet değil, aynı zamanda güçlü kurumlarla yönetilen bir imparatorluk kimliği kazanmıştır. Daha sonraki Osmanlı hükümdarlarının büyük ölçüde onun oluşturduğu sistemi devam ettirmesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın devlet teşkilatı üzerindeki kalıcı etkisini açıkça göstermektedir.
İlim ve kültür hayatına yaptığı katkılar da Fatih Sultan Mehmet Han’ın büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Medreselerin geliştirilmesi, Sahn-ı Semân Külliyesi’nin kurulması, farklı ilim dallarında çalışan âlimlerin desteklenmesi, İstanbul’un ilim merkezi hâline getirilmesi ve bilimsel çalışmaların teşvik edilmesi sayesinde Osmanlı Devleti, İslâm dünyasının en önemli eğitim merkezlerinden biri olmuştur. Aynı zamanda mimari, hat sanatı, tezhip, minyatür ve diğer geleneksel sanatlara verdiği destek, Osmanlı medeniyetinin klasik döneminin temelini oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın kültüre verdiği önem, onun yalnızca savaş meydanlarında değil, medeniyet inşasında da büyük bir lider olduğunu göstermektedir.
Dış politikada ise Fatih Sultan Mehmet Han, askerî güç ile diplomasi arasında başarılı bir denge kurmuştur. Avrupa devletlerinin birbirleriyle olan rekabetinden faydalanmış, gerektiğinde antlaşmalar yapmış, gerektiğinde ise Osmanlı Devleti’nin menfaatlerini korumak için askerî harekâta başvurmuştur. Venedik Cumhuriyeti ile yürütülen uzun mücadeleler, Akkoyunlu Devleti ile yaşanan rekabet, Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi ve Otranto Seferi, onun yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte düşünen bir hükümdar olduğunu göstermektedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın uyguladığı bu siyaset sayesinde Osmanlı Devleti XV. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa, Asya ve Akdeniz siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Bugün tarihçiler Fatih Sultan Mehmet Han’ı değerlendirirken yalnızca İstanbul’u fetheden hükümdar kimliğiyle değil, kurduğu devlet düzeni, ileri görüşlü siyaseti, hukuk anlayışı, ilme verdiği önem ve medeniyet kurucu şahsiyetiyle ele almaktadır. O, Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemini başlatan, kendisinden sonra gelecek hükümdarlara güçlü bir miras bırakan ve dünya tarihinin yönünü değiştiren büyük bir Türk hükümdarıdır. Aradan geçen beş buçuk asra rağmen adı hâlâ saygıyla anılmakta, eserleri yaşamaya devam etmekte ve kurduğu devlet anlayışı tarih araştırmalarının en önemli konularından biri olmayı sürdürmektedir.
Fatih Sultan Mehmet Han, yalnızca yaşadığı çağın değil, bütün Türk tarihinin en büyük hükümdarları arasında yer almaktadır. Onun gerçekleştirdiği fetihler, kurduğu kurumlar ve inşa ettiği medeniyet, Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan en önemli temellerden biri olmuş; bıraktığı miras yalnızca Osmanlı coğrafyasını değil, dünya tarihini de derinden etkilemiştir. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet Han ismi, tarih boyunca yalnızca “Fatih” unvanıyla değil; büyük bir devlet kurucusu, eşsiz bir kumandan, ileri görüşlü bir siyasetçi ve ölümsüz bir medeniyet mimarı olarak yaşamaya devam edecektir.
Kaynakça
Fatih Sultan Mehmet Han dönemi hakkında hazırlanmış bu biyografi oluşturulurken Osmanlı kronikleri, Bizans tarihçileri, çağdaş Batılı kaynaklar, Osmanlı arşiv belgeleri ve modern akademik çalışmalar birlikte değerlendirilmiştir. Olaylar aktarılırken mümkün olduğunca birden fazla kaynak karşılaştırılmış, tarihî rivayetler ile belgeye dayanan bilgiler birbirinden ayrılmaya özen gösterilmiştir.
Osmanlı Kronikleri
- Aşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman
- Neşrî, Kitâb-ı Cihannümâ
- Oruç Bey Tarihi
- Tursun Bey, Tarih-i Ebü’l-Feth
- Kemalpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman
- Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr
- Solakzâde Mehmed Hemdemî, Solakzâde Tarihi
- İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt
- Hadîdî, Tevârîh-i Âl-i Osman
- Şükrullah, Behcetü’t-Tevârîh
- Ruhi Çelebi Tarihi
- Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman
- Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaifü’l-Ahbâr
Bizans ve Batılı Kaynaklar
- Doukas, Historia Turco-Byzantina
- Kritovulos, Fatih Sultan Mehmed Tarihi
- Georgios Sphrantzes, Chronicon Minus
- Laonikos Chalkokondyles, Histories
- Niccolò Barbaro, Diary of the Siege of Constantinople
- Leonardo di Chio, Epistola de Constantinopolitana Clade
- Franz Babinger, Mehmed the Conqueror and His Time
- Steven Runciman, The Fall of Constantinople 1453
- Donald M. Nicol, The Immortal Emperor
- Kenneth M. Setton, The Papacy and the Levant
Modern Akademik Kaynaklar
- Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar
- Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye
- Halil İnalcık, The Ottoman Empire: The Classical Age
- Feridun M. Emecen, Fatih Sultan Mehmed
- Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi
- İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü
- Mehmet Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu
- Mükrimin Halil Yinanç, çeşitli makaleler
- İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı ve ilgili çalışmaları
- Erhan Afyoncu, Osmanlı tarihi üzerine eserleri
- Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları
- Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi
- Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı hukuk tarihi çalışmaları
Ansiklopedi ve Arşiv Kaynakları
- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
- Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi
- Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi
- Türk Tarih Kurumu Yayınları
- İSAM Yayınları
- Vakfiyeler ve Fatih Kanunnâmesi nüshaları
- Osmanlı tahrir defterleri
- Vakıf kayıtları
- Mühimme Defterleri
- Seyahatnameler ve çağdaş diplomatik raporlar

Yazar: Ahmet Koç
Türk Tarih Araştırmacısı ve Yazar
https://www.youtube.com/watch?v=5IaF6Ha7e1g
Kaynak: Kayı II, Sayfa: 296-305











































