Ahmed Vefik Paşa

Ahmed Vefik Paşa

Ahmed Vefik Paşa

Ahmed Vefik Paşa, büyük babası ve babası tarafı ile devlete tercümanlar vermiş münevver bir aileden gelen Ahmed Vefik, bütün tahsil yıllarını ve ilk memuriyet hayatını içine alan II. Mahmud devrinde İstanbul’da doğdu. Doğum yılı için 1823’ten (1238) başlayıp 1813’e (1228) kadar çıkan farklı tarihler verilmektedir. Bunlardan, torununun bildirdiği 3 Temmuz 1823 (23 Şevval 1238) tarihi daha yaygın ise de, girdiği mektep ve tayin edildiği ilk vazifeler için gerekli yaş durumu, ayrıca vefatında yaşının yetmişi aşkın olduğuna dair beyanlar göz önünde tutularak doğum yılını 1818 veya 1819 almayı uygun görenlerden başka İbnülemin de 1238 kaydını 1228 şeklinde düzelterek 1813 olarak göstermeyi tercih etmiştir. Ayrıca kendisini çok yakından tanımış Batılı müelliflerin yaşı hakkında söyledikleri de onun doğum yılını hep 1823’ten öteye götürmektedir. Ubicini ve Ch. Rolland’ın yaşı ile ilgili tahminlerine göre bu tarih 1818-1819 yıllarına gitmekte, Senior’unkinde ise 1812’ye çıkmaktadır.

Babası, Dîvân-ı Hümâyun’un ilk müslüman tercümanı olan ve Bulgaristan asıllı olduğu için Bulgarîzâde diye tanınmış Yahyâ Nâci Efendi’nin (ö. Temmuz 1824) oğlu olup Hariciye Nezâreti Tercüme Odası’ndan başlayarak sefâret tercümanlık ve maslahatgüzarlığı, daha sonra da Bâb-ı Seraskerî Tercüme Odası müdürlüğü gibi memuriyetlerde bulunan Rûhuddin Mehmed Efendi’dir (ö. 4 Eylül 1847). Ahmed Vefik, aynı zamanda Abdülhak Hâmid’in babası tarihçi Hayrullah Efendi ile kardeş çocuklarıdır. Abdülhak Hâmid’in aile çevresinden edindiği bilgiye göre, Hayrullah Efendi’nin annesi Hasenetullah Hanım’ın babası, öte yandan Ahmed Vefik’in de büyük babası olan ve milliyeti hakkında birbirini tutmaz rivayetler nakledilen Yahyâ Nâci Efendi, Hâmid’in soyadı aldığı Tarhanzâdeler ailesinin bir ara Bulgaristan’da iken İslâmiyet’i kaybettikten sonra ihtida eden fertlerinden biri olup özbeöz Türk’tür.

Ahmed Vefik ilk tahsilden sonra 1831’de, evvelce büyük babası Yahyâ Nâci Efendi’nin tercüman ve hoca olarak vazife gördüğü ve seçkin aile çocuklarının alındığı Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’a girdi. İshak Hoca’nın başhocalığı sırasında başladığı bu dört sınıflık mektebin ikinci sınıfını okumuş iken burayı bitiremeden, 1834 Temmuzunda Paris’e tayin edilen Mustafa Reşid Paşa’nın yanında elçilik tercümanlığına getirilen babası ile birlikte Paris’e gitti. Tahsiline Paris’in en gözde mekteplerinden olan Saint-Louis Lisesi’nde devam etti. Rivayete göre Alexandre Dumas-Fils ile burada sınıf arkadaşı olmuştu. Aile muhitinden başka, Mühendishâne’de de gördüğü Fransızca’sını bu mektepte mükemmel hale getirdiği gibi Fransa’daki müfredat dolayısı ile Latince ve Grekçe de öğrendi. Bir yıl sonra memlekete çağrılan Reşid Paşa geçici olarak Paris’ten ayrılırken babası elçilik müsteşarlığına yükselen Ahmed Vefik, üç ay kadar sonra elçilikle yeniden dönüp 13 Eylül 1836’da Londra sefiri tayin edilene kadar Paris’te kalan Mustafa Reşid Paşa’ya meziyet ve kabiliyetlerini tanıtma fırsatını buldu. Reşid Paşa’nın ayrılışından sonra da maslahatgüzar babası ile bir müddet daha Paris’te kalan Ahmed Vefik 1837’de İstanbul’a döndüğünde, daha önce dedesi ve babasının da vazife görmüş oldukları Tercüme Odası’na memur olarak tayin edildi. İleride içinden yetişmiş en seçkin elemanlarından biri sayılacağı Tercüme Odası, kendisi için, daha sonra devlet hizmetinde yükseldiği makamların ilk kapısı oldu. Şark kadar, sahip olduğu parlak ve zengin Batı kültürü ile de buraya gelen yabancıların başından beri dikkat ve takdirini üzerinde toplayan Ahmed Vefik, İstanbul’daki Garp kolonisinin seçkin şahsiyetleriyle kurduğu dostluk çevresinde aranılan bir sima oldu. Değer ve meziyetlerini II. Mahmud’un son yıllarında iyiden iyiye tanıtmaya başlayan Ahmed Vefik, Abdülmecid’in saltanatı ve hâmisi Reşid Paşa’nın sadâretleri sırasında memuriyet hayatında devamlı ve hızlı bir yükseliş gösterdi. Tanzimat’tan sonra devletin Avrupa’da temsili için yeni düzenlemeler yapılırken 21 Şubat 1840’ta Londra büyükelçiliğine tayin edilen, zamanın parlak ve dirayetli bir diplomatı olarak şöhret yapmış Mustafa Şekib Efendi’nin maiyetinde sefâret kâtipliğiyle rütbesi de “râbia”ya yükseltilerek Londra’ya gönderildi. Bu yeni vazife, kültürüne başka bir kapı açan İngilizce’yi kazandırdı. İki sene sonra, kaynaklarda mahiyeti belirtilmeyen hususi bir vazife ile Sırbistan’a gönderilişinden (1842) başlayarak, rütbe ve kademe ilerlemeleri hep Tercüme Odası kadrosunda olmak üzere, 1842-1849 yılları arasında Hariciye Nezâreti’nce uhdesine, birinci sınıf hulefâlığına yükselişi yanı sıra, pasaport muayene dairesi başkanlığı, İzmir’de tâbiiyet meselelerinin halli işi (1843), iki yıl sonra İstanbul’a dönüşünde de 1845 sonlarında terfi ettirilerek Tercüme Odası mümeyyizliği verildi. 1847’de kendisine devletin ilk resmî salnamesinin hazırlanması ve neşri işi havale edildi.

Bir ara Türkiye’ye yerleşmek isteyen Lamartine’e verilecek çiftlik meselesini halletmek için, onun vekili ve arkadaşı Charles Rolland’ın yanında 1849 Eylülünde Aydın’a gönderildi. Ekim ortalarına doğru dönüşünde Tercüme Odası başmümeyyizliğine yükseltildi. Enerjisi ve üstün kabiliyetleriyle dikkatleri çekerek bundan sonra birbiri ardınca üst dereceden memuriyetlere getirilen Ahmed Vefik, kendisine çetin siyasî meselelerin halli ile ilgili mühim vazifeler emanet ve havale edilen gözde bir sima oldu. Bunların başında, sonuçlandırmaya memur olduğu Macaristan mültecileri ve Besarabya’yı işgal altına almış Rus kuvvetlerinin oradan geri çekilmeleri meselesi gelir. Rusya ve Avusturya’nın iade edilmeleri için 1849’da giriştikleri ve harp ilânı tehdidine kadar vardırdıkları baskılar dolayısıyla devletin başına ciddi bir gaile olan Türkiye’ye sığınmış Macaristan ihtilâli mültecileri konusunda Baltalimanı Konferansı’nda ve Çar nezdinde sürdürülen temaslarla varılan kararları yerinde yürütme işi yanı sıra, Fuad Paşa’nın yerini alacak en uygun kimse olarak 1849 Aralığında Memleketeyn komiserliğiyle vazifelendirildi. Gerekli hazırlıklardan sonra İstanbul’dan hareket edip 5 Şubat 1850’de, Rumeli’deki Türk topraklarına sığınmış Macar ve Lehli mültecilerin toplu olarak sevkedildikleri Şumnu’ya vardığında onlar tarafından alkışlar ve fener alayları ile karşılandı. Rusya ve Avusturya’nın kendilerine iade edilmeleri isteklerinin reddine karşılık, Rusya’nın ısrarı doğrultusunda imparatorluğun Rus sınırından ve Balkanlar’dan uzak merkezlerinde gözetim altında bulundurulmaları kararlaştırılmış olan, ancak kendilerini âkıbetlerinden dolayı vehim ve endişeye kaptırmış ihtilâl ileri gelenlerinin ikna edilip belirlenen yerlere gönderilmesi ve haklarında kısıtlayıcı kayıt bulunmayan diğer mültecilerin de istedikleri ülkelere sevki işini bir ay bile sürmeyen bir zaman içinde başarı ile gerçekleştirdi. Kesif politik temaslarla geçen günlerden sonra 21 Mart 1850’de fevkalâde komiserlik vazifesini devralmak üzere Bükreş’e gitti.

Ahmed Vefik’in Fuad Paşa’nın yerini alışı, Rusya karşısında Romanya’ya yeni bir statü verilmesini isteyen Rumen çevrelerince ümit ve sevinçle karşılanmıştı. Rus işgalinin ağır yükü altında ezilen Rumen halkının meselelerini o Fuad Paşa’dan daha farklı ve vukuflu bir surette görüyordu. Romanya prensliklerinde Rus nüfuzu günden güne artarken Ahmed Vefik Rus entrikalarına set çekerek Rumen halkının gönlünü kazanmasını ve buradaki Türk menfaatlerini korumasını bilen bir idare tarzı ortaya koydu.

Romanya’daki istiklâl hareketlerini önlemek gayesiyle Besarabya’yı işgal eden Rus ordusunun girmiş olduğu topraklardan, onların hareketine karşı Eflak’a sevkedilmiş bulunan Türk birlikleriyle aynı zamanda çekilmesi işinin Ruslar’ca sürüncemeye bırakılmasına meydan vermeden gerçekleşmesinde yine onun, azimli tedbirleri ve taviz vermez tutumu ile mühim rolü oldu. Kendisi hakkında, “Çoktan beri Bâbıâli Çar ordularının karşısında, o zamana kadar politika ile öğür olmamış bu genç adamın ağzından olduğu şekilde yüksek ve kararlı konuşmamıştı” diyen Ubicini’nin belirttiği gibi, son Rus taburları Prut’un ötesine çekildikten sonradır ki o da Romanya’yı terketmekteydi.

On sekiz ay süren bu memuriyeti sırasında mükemmel bir diplomat olduğunu ispatlayan Ahmed Vefik, vazifesi bittiğinde buradaki hizmet ve başarılarından dolayı Sultan Abdülmecid namına hususi bir takdirname ile taltif edildiği gibi, başta Rumenler’inki olduğu halde yabancı basında da şahsiyetini ve başarılarını öven yazılar çıktı. Boğdan Prensi Stirbey de Rumen halkı adına kendisine bir teşekkürname yayımlamıştı.

Dönüşünde efkâr-ı umûmiyece hariciye nâzırlığı için biçilmiş bir kaftan gibi görülen Ahmed Vefik, daha Romanya’dan ayrılmadan Encümen-i Dâniş’in 1 Haziran 1851’de kuruluşu ile birlikte adları da ilân edilen kırk kişi arasında buraya aslî üye seçilişi ardından, İstanbul’a gelişinden birkaç gün sonra da 15 Haziran 1851’de Tahran büyükelçiliğine tayin edildi ve bu münasebetle rütbesi ûlâ sınıf-ı sânîsine yükseltildi (haziran sonu). İki ay sonra da pek az kimseye lâyık görülen iftihar nişanı verildi. Yeni vazifesine hemen gittiğinin sanılmasının aksine ancak bir senelik gecikme ile Tahran’a hareket edebildi. Böylece Encümen-i Dâniş’in başlangıçtaki toplantılarına katılma fırsatını elde etti.

İran’la siyasî münasebetlerin istenilen seviyeye getirilmesi düşünüldüğü bir sırada kabiliyetlerinden, aynı zamanda Rusya ve İngiltere elçileri ile yakından temas kurabilecek durumda olmasından dolayı bu iş için en uygun kimse olarak bilhassa seçilmiş bulunan Ahmed Vefik, Tahran elçiliğinde meziyetleriyle kendini bir kere daha ispatladı. Daha 4 Eylül 1852’de şahın huzuruna kabul merasiminden başlayıp İran hükümetinin bütün itirazlarına rağmen elçiliğe Türk bayrağının çekilmesine kadar protokolde Osmanlı Devleti’nin ağırlığını çeşitli vesilelerle hissettirmeye dikkat eden Ahmed Vefik, Kırım Harbi dolayısıyla İran’da çeşitli Rus entrikalarının döndüğü bir zamana rastlayan bu vazifesinde Türk menfaatlerinin korunması bakımından büyük bir dirayet gösterdi. 1854 ilkbaharındaki bir mektubunda, “İran bizim için tamamen kazanılmış bir savaş meydanıdır” demesi bu diplomatik başarının ifadesidir. Kırım Harbi’nin patlak vermesinden az önce, bir sene içinde İran’daki işlerini bitirebileceğini ümit eden Ahmed Vefik vazifesinden 1854 Eylülünde izinli olarak ayrılırken Bağdat mıntıkasını ve doğu sınır bölgesini teftişe de memur edilmişti. 1 Eylül’de İran hükümdarı Nâsırüddin Şah tarafından huzura kabul olunup güç şartlar altında dirayetle yerine getirdiği hizmetlerinden dolayı kendisine şahın elmaslı portresiyle birlikte İran’ın en büyük nişanı verilmiş, ertesi gün şahın hassa alayındaki bir birliğin refakatinde yola çıkmıştı. Bölge teftişi münasebetiyle bir süre Bağdat’ta kalıp 25 Kasım 1854’te İstanbul’a dönüşünden az sonra, Reşid Paşa’nın dördüncü sadâretinde, hizmetlerine mükâfat olarak rütbesinin ûlâ evveline yükseltilmesinden başka, kendisine yeni ihdas edilen Mecîdî nişanının ikinci rütbesi verildi; ayrıca Tahran sefirliği sıfatı uhdesinde kalmak üzere, ileri gelen devlet adamlarına mahsus bir mevki olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye âzalığına getirildi (8 Ocak 1855). Birkaç gün sonra da ceza ve muhakemat kanunlarını yeni baştan kaleme almak vazifesiyle memur kılınarak buranın Muhakemat Dairesi başkanlığına tayin edildi. Ardından da bâlâ rütbesiyle birlikte 14 Mart 1857’de Deâvî nâzırlığına yükseltildi. İş sahiplerine karşı tutumunun sertliği ve usulsüz muamelelerde bulunduğu yolundaki şikâyetler yüzünden, Reşid Paşa’nın kısa bir müddet için sadâretten ayrıldığı sırada bu vazifeden alınarak Meclis-i Vâlâ âzalığına döndü (Eylül 1857).

Meclis-i Vâlâ’daki vazifesini, birbirini takip eden sadrazam değişiklikleri ve bu arada Âlî Paşa’nın sadâreti sırasında da muhafaza eden Ahmed Vefik’e Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın kısa sadâreti zamanında 10 Aralık 1859’da Paris büyükelçiliği verildi.

Bu vazifesinde Türklüğün şerefini ve devletin itibar ve haysiyetini korumak yolunda -meselâ Hz. Muhammed ile ilgili bir tiyatro temsilini daha perde açılırken bizzat sahneye çıkarak durdurması gibi- çeşitli fıkra ve menkıbelere konu olacak derecede enerjik davranışları, millî menfaatler hususundaki hassasiyeti ile nam yaptı. Varışından üç buçuk ay kadar sonra Lübnan’da müslümanlarla yerli hıristiyanlar arasında 1860 Haziranında patlak verip Temmuz başlarında Suriye’ye sıçrayan ve Avrupa’da büyük heyecan ve tepki doğuran katliamların devletler arası mühim siyasî bir mesele halini alarak Fransa’nın nizamı kurmak bahanesiyle Suriye’yi işgale kalkmasının sebep olduğu buhran esnasında, başını İmparator III. Napolyon’un çektiği Fransız ihtiraslarının gemlenmesinde mühim bir rol oynadı. Fransa’nın Beyrut ve Şam’a asker göndererek müdahalede bulunmak teşebbüsü üzerine Paris’te İngiltere, Fransa, Prusya, Avusturya, Rusya ve Türkiye arasında durumun müzakere edilip bir sözleşmeye bağlanması için toplanan konferansta diplomatik oyalamalar ve yaptığı şiddetli çıkışlarla meselenin Avrupa efkâr-ı umûmiyesindeki ilk heyecanının yatıştığı bir zamana kaymasını sağlayarak İngiltere delegesinin de kendisini desteklemesiyle Fransa’nın isteklerini sınırlamayı başarmış, bu arada Rusya delegesinin Osmanlı Devleti’nin başka taraflarına da böyle müdahalelere zemin hazırlamak gayesiyle ısrarlı bir şekilde ortaya sürdüğü teklifi de kati surette akamete uğratmıştı. Paris’te beş büyük Avrupa devletinin temsilcileriyle birlikte 3 Ağustos ve 5 Eylül 1860 antlaşmalarına imza koyan Ahmed Vefik’in gördüğü büyük hizmeti, zamanın hadiselerini gazeteci sıfatı ile de yakından takip eden Mordtmann, “Fuad Paşa’nın fevkalâde vazifesi bittiğinde Fransız askerinin Suriye topraklarını terketmesini Türkiye ona borçludur” diye ifade etmektedir. Lübnan ve Suriye hadiseleri ilk duyulduğunda efkâr-ı umûmiyenin dinî taassupla galeyana geldiği Fransa, Suriye’ye büyük bir ordu sevki için hazırlıklara girişirken Ahmed Vefik daha işin başında Bâbıâli’yi uyarıp Hariciye Nâzırı Fuad Paşa’nın fevkalâde komiserlikle bir an önce gönderilerek ona, az sonra Paris anlaşması gereğince gelen Fransız kuvvetlerine Suriye’de yapacak hiçbir şey bırakmayan tedbirleri alma fırsatını kazandırmıştı. Ahmed Vefik bütün elçilik süresince gösterdiği eğilmek bilmez siyasî tutumu ve sağlam karakteriyle Avrupa diplomatik çevrelerinin hayretle karışık takdirlerini üzerine çekmişti. Emellerini köstekleyen ve şiddetli çıkışlarından sıkılan III. Napolyon onun geri alınmasını istedi. Suriye meselesinde ortaya koyduğu cüretkâr tavrı, devletin menfaatini korumasına karşılık kendisinin vazifesinden uzaklaşması neticesini doğurmuştu. 20 Ocak 1861’de yerine Veliyyüddin Paşa’nın tayin edilmesiyle Ahmed Vefik’in Paris elçiliği sona erdi. Veliyyüddin Paşa’nın Paris’e varması nisan ortalarını bulurken Ahmed Vefik, daha önceki protokollerde Suriye’de altı ay müddetle kalması kabul edilen Fransız kuvvetlerinin kalış sürelerinin bir altı ay daha uzatılmasını kararlaştırmak için büyük devletler arasında Paris’te yeniden toplanan konferansa Türkiye’nin fevkalâde murahhası sıfatı ile katıldı ve 19 Mart 1861 antlaşmasını imzaladı. Bu arada Şubat 1861’de Meclis-i Vâlâ âzalığına ikinci defa tayini çıkmıştı.

Meclis-i Vâlâ âzası olarak 14 Nisan 1861’de İstanbul’a dönen Ahmed Vefik, 23 Kasım 1861’de kurulan Fuad Paşa kabinesinde, paşa henüz fevkalâde komiserlikle Şam’da bulunmakta iken, Yûsuf Kâmil Paşa’nın sadâret kaymakamlığı sırasında doğrudan doğruya hükümdar iradesiyle Evkāf-ı Hümâyun nâzırı oldu. Burada, Süleymaniye Camii’nin sürdürülmekte olan iç tamir ve restorasyonunda gösterdiği fevkalâde gayret ve hizmetten dolayı, cami kısmen tekrar ibadete açıldığında (15 Şubat 1862) ikinci rütbeden Osmanî nişanı ile taltif edildi. Büyük bir kararlılıkla bu nezârete bağlı müesseselerdeki birçok yolsuzlukların üstüne gitmesi yüzünden bunları işleyenlerin hâmisi veya yakını durumunda olan bazı ileri gelenlerin kin ve düşmanlıklarını üzerine çekti.

Evkaf Nezâreti’nde altı ay kaldıktan sonra yapılmak istenen malî ıslahat için Sadrazam Fuad Paşa’nın kurulmasına ön ayak olduğu Dîvân-ı Âlî-i Muhâsebat başkanlığına bakan statüsü ile getirildi (29 Mayıs 1862). Bütçe teftişi gibi mühim bir vazife ile de yetkili kılınan bu yeni devlet müessesesini teşkilâtlandırıp işler vaziyete getirmek işi kendisine havale edilmişti. Ancak memuriyetine başlayalı henüz üç hafta olmuşken, Belgrad varoşlarındaki halka ve askerî karakollara Sırplar’ca üstüste saldırılara geçilmesi ve bunlara kaleden topla karşılık verilmesi zorunda kalınması neticesinde çıkan hadiseleri yerinde incelemek ve büyük devletlerin müdahalesini davet edecek politik bir gaile haline gelmeye müsait bulunan bu nazik meselenin dal budak salmasına meydan vermeden gereken tedbirleri almak vazifesiyle Belgrad’a gönderildi (19 Haziran 1862). Belgrad’da iki ay kalan Ahmed Vefik gerekeni kendinden beklenen şekilde başarıyla yerine getirdi. Meydana gelen hadiselerden Sırp beyi Prens Mihail’i sorumlu tutan raporuna dayanarak harekete geçen Bâbıâli’nin büyük devletlere Temmuz 1862 tarihli memorandumu üzerine Sırp meselesini görüşmek için bu devletlerin elçileriyle İstanbul’da yapılacak konferansa katılmak tâlimatını alınca 16 Ağustos 1862’de İstanbul’a döndü.

Gelişinde altı ay kadar daha sürdürdüğü Dîvân-ı Muhâsebat başkanlığı vazifesinden 1863 Şubat sonlarında ayrılarak yine Meclis-i Vâlâ Kavânîn Dâiresi âzalığına geçti. Bu yılın kışında Dârülfünun’da umuma açık derslerin verilmeye başlanmasından kısa bir müddet sonra Dîvân-ı Muhâsebat başkanlığından ayrılacağı sırada, kendi arzusuyla üzerine aldığı Hikmet-i Târih adı altındaki derslerine 17 Şubat 1863’ten itibaren başlamıştı. Hulâsaları Tasvîr-i Efkâr gazetesinde tefrika halinde basılan bu dersler ancak bir buçuk ay kadar devam edebildi. Süresinin bu kadar kısa olduğunu bilememek yüzünden, birçoklarınca Dârülfünun müderrisliği Ahmed Vefik için başlı başına bir sıfat ve üstelik tayinle getirildiği bir makam ve vazife gibi söz konusu edilmiştir.

Yolsuzlukları ve idarî aksaklıkları yerinde tesbit edip gidermek gayesiyle Anadolu ve Rumeli’de geniş çapta bir idarî teftiş hareketine teşebbüs edildiğinde, 2 Nisan 1863’te Yûsuf Kâmil Paşa’nın sadâreti sırasında Anadolu sağ kol müfettişliğine tayin edildi. 4 Mayıs 1863’te İstanbul’dan ayrılan Ahmed Vefik’in teftiş sahası Batı Anadolu’da Kocaeli’den İçel’e kadar olan güzergâhtaki merkezleri içine almakta idi. Daha Darıca, İzmit gibi ilk merhalelerinden başlayarak vardığı her yerde giriştiği yapıcı olduğu kadar hızlı ve çok başarılı parlak icraatını devrin gazeteleri hususî surette verdikleri haberlerde takdirle aksettiriyorlardı. İhmal ve büyük zelzele dolayısıyla baştan başa harap vaziyette gördüğü Hüdâvendigâr (Bursa) vilâyetinin imarı işi, Ahmed Vefik’i teftiş sahasının ileriki duraklarına gitmekten alıkoydu. Devletin ilk pâyitahtını içinde bulunduğu harap halden kurtarmayı millî bir izzetinefis meselesi kabul eden Ahmed Vefik, Bursa’yı iptidaî ve yıkık dökük bir şehir olmaktan çıkarıp mâmur bir hale getirmek için büyük gayret sarfetti. Kendisine gelinceye kadar Bursa’nın pek ihmal edilmiş yol meselesini başlı başına bir iş edinerek dolambaçlı yollarla boğulmuş şehir içini kestirme ve geniş yeni yollar açarak ferahlatmayı başta gelen bir belediyecilik siyaseti bilmiş, hastahane bakımından fakir olan şehrin kendisinden sonra tamamlanacak bir memleket hastahanesine kavuşmasına ön ayak olmuş, şehre dağlardan -bir tanesine halkın Müfettiş Suyu diye de kendi adını verdiği- sular indirmiş, bataklıkları kurutmuş, eşkıyalığın kökünü kazımıştı. Bursa’nın tarihî eser ve âbidelerinin kurtarılması ise Ahmed Vefik’in adını, daha sonra valiliğinde yaptıkları ile beraber yıllarca dillerden düşürmeyen en büyük hizmet ve başarılarından oldu. Zelzelenin tahribatıyla kubbesi yıkılmak üzere olan Yeşilcami’yi, çinileri dökülmekte olan Çelebi Mehmed Türbesi’ni ihyaya muvaffak oluşu, her iki mimari âbidenin, Cem Sultan Türbesi de dahil, ayrıca üzerleri örtülüp zamanla görünmez olmuş duvar nakışlarını ve çinilerini Fransız seramikçi ve mimarı Parvillée eliyle tekrar gün ışığına çıkarışı, Ahmed Vefik’in Bursa’da giriştiği büyük imar ve restorasyon hareketinin başında yer alır. Ulucami de tekrar eski güzelliğini bulurken şehirdeki bütün selâtin cami ve türbeleri onun gayretiyle tamire girer. Bu arada Osmanlı Devleti’nin ilk iki hükümdarı Osman ve Orhan gazilerin köhne ev yığınları arasında görünmez olmuş türbelerini de çevrelerini açarak ortaya çıkardı. Engel tanımayan azmi sayesinde ayrıca vakıf gelirlerini temin ettiği daha birçok cami ve tarihî binayı restore ettirerek şehre kazandırdı. Ahmed Vefik, tamir edilen camileri, hanları, çeşme ve şadırvanları ile Bursa’yı bir imar şantiyesi haline getirmişti. Burayı güzelleştirme ve mâmur kılma uğrundaki hizmetleri herkesçe teslim edilen Ahmed Vefik Paşa şehir halkı tarafından yıllarca “Bursa’nın kurtarıcısı” diye anıldı.

Geniş çaplı imar faaliyeti yanında idarî bozukluklara ve çeşitli yolsuzluklara da el koyan Ahmed Vefik hakkında, bundan menfaati bozulan bir kısım memur ve eşrafın halktan bazı kimseleri kışkırtmaları, merkezdeki siyasî düşmanlarının da bunları desteklemesiyle ortaya atılan iftira ve şikâyetlerden dolayı, memuriyeti bir buçuk seneye vardığı sıralarda tahkikat açılmıştı. Bu arada 2 Ekim 1864’te bütün müfettişlikler lağvedildi ve kendisine yeni bir vazife verilmedi. Düşmanlarının rol oynadığı tahkikat sonunda, 11 Mart 1865’te emeklilik adı altında azli ilân edildi. Böylece yirmi yedi yıl başarı ile sürmüş bir devlet hizmetinden sonra artık memuriyet hayatına uzun süreli kesintiler getiren aziller devresi başladı. Rumelihisarı’ndaki köşküne çekilen Ahmed Vefik, azlini gerçekleştiren Fuad Paşa kabinesini takip eden Rüşdü ve Âlî paşaların sadâretleri zamanında yedi sene boyunca vazifeden uzak kaldı.

Daha önceleri, Âlî Paşa’nın 25 Ağustos 1860 tarihli bir mektubunda Fuad Paşa’ya bizzat haber verdiği üzere, 1860 yazında Paris’te sefir bulunduğu sırada İngiltere elçisi Sir Henry Bulwer tarafından sadârete gelmesi için çalışılan, Yeni Osmanlılar’ın 1867’de bir kısım âzasınca da sadrazamlığa en uygun namzet olarak düşünülen Ahmed Vefik’in bu kadar uzun süre mâzul tutulmasında siyasî bir rakip gibi görülmesinin de mühim bir tesiri olmalıdır. Ayrıca, devrin iktidarı elinde tutan ricâline karşı Abdülaziz tarafından Ahmed Vefik’in sadârete getirilmesi alternatifinin zaman zaman bir tehdit gibi ortaya atıldığı da bilinmektedir.

Mektuplarında görüldüğü üzere mâzuliyet yıllarını çeşitli sıkıntılar içinde geçiren Ahmed Vefik, bu devrede kendini adını edebiyat ve fikir hayatımızda bir şöhret yapacak çalışmalara verdi. İlk Molière tercümeleriyle mektepler için kaleme aldığı Fezleke-i Târîh-i Osmânî, mühim bir folklor ve dil derlemesi olan Atalar Sözü (Türkî Durûb-i Emsâl) ve Micromégas tercümesini bu yıllarda ortaya koydu. Télémaque ve Gil Blas’ın tercümesine başladı. Bir maarifçi tarafı her zaman kendini gösteren Ahmed Vefik, bu arada talebe için yer adlarını Türkçe okunuşlarına göre tertiplediği dünya küresi ile çeşitli haritalar da bastırdı.

Mânevî ıstıraplardan başka geçim sıkıntıları ile de bunaldığı bu uzun mâzuliyet hayatı Sadrazam Âlî Paşa’nın ölümü (12 Eylül 1871) ile son buldu. Mahmud Nedim Paşa onun yerine sadrazam olur olmaz kendisine tekrar mühim makamların yolu açıldı. İlkin 25 Eylül 1871’de Rüsûmat emini tayin edilip hemen ardından birinci rütbeden Mecîdî nişanı ile taltif edildi. Ancak burada fazla kalamayıp kendisini tutan Mahmud Nedim Paşa’nın sadâreti müddetince, keyfî ve usullere aykırı muamelelere meyleden mizacının daha da açığa vuran tesiriyle hiçbirinde uzun süre kalamadığı üst seviyede değişik makam ve memuriyetlerin ardarda birinden bir başkasına geçirildi. Rüsûmat eminliğinden dört ay sonra vazifesi 26 Ocak 1872’de Sadâret müsteşarlığına, buradan da yine bir dört ay kadar sonra 16 Mayıs 1872’de Maarif nâzırlığına, altı buçuk ay kadar bir zamanı takiben de Mütercim Rüşdü Paşa’nın sadâretinde 5 Aralık 1872’de Şûrâ-yı Devlet âzalığına çevrildi. Bu son memuriyetinde henüz dokuz ayı doldurmamışken yine yeni bir azille vazifesinden alındı (15 Ağustos 1873). Ahmed Vefik, iki sene esnasında birbiri ardınca getirildiği bu makamlar içinde anılması gereken en mühim icraatı Maarif nâzırlığında göstermiştir. İlkokul tahsilini yaygınlaştıracak tedbirlerin alınması üzerinde durması, köy mekteplerine tahsisat temini, maarif işlerinin düzenli bir şekilde yürütülebilmesi için vilâyet merkezlerinde hususi komisyonların kurulması, bu kısa süreli nâzırlığının memleket maarifine bilhassa kazandırdıklarındandır.

Şûrâ-yı Devlet âzalığına son verilmesiyle hayatı bu defa üç buçuk seneye yaklaşan yeni bir mâzuliyet devresine girdi. Ancak yazı ve neşir faaliyeti için yeniden fırsat bularak bu sırada, devrin şartlarına göre şaşılacak bir derleme kudreti ve büyük bir sabırla hazırladığı, aynı zamanda Türk lugatçılığında yeni bir çağ başlatan iki ciltlik Lehce-i Osmanî adlı çalışmasını ortaya koydu. Lugatının neşri sırasında 1876 Ağustosu başında hükümetçe memur edildiği 1876 Eylülünde toplanan Petersburg Orientalistler Kongresi’nde Türkiye’yi temsil etti ve ayrıca Türk-Tatar seksiyonunun başkanlığını yaptı.

On altı yıllık saltanatı sırasında, hayatının toplam on buçuk yıl kadar bir kısmını azillerle geçirdiği Abdülaziz’in ölümünden (4 Haziran 1876) sonra vazifeye getirilmek için yeniden hatırlanan Ahmed Vefik bu devrede devlet hizmetinde gelinebilecek en yüksek makamlara erişti. Özellikle Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında mühim siyasî vak‘aların içinde yer aldı. I. Meşrutiyet’in ilânınından sonra İstanbul’dan mebus seçilerek, Midhat Paşa ve taraftarlarının siyasî görüşlerine sempati göstermeyen Ahmed Vefik’e siyasî kanaatleri bakımından güven duyan Abdülhamid tarafından, Midhat Paşa’nın yurt dışına çıkarıldığı 5 Şubat 1877 günü, memlekette hiç denenmemiş, yepyeni bir vazife olan Meclis-i Meb‘ûsan reisliği emanet edildi. Az bir zaman sonra da 19 Mart 1877’de meclisin açılışı ile kendisine paşa unvanını kazandıran vezirlik rütbesi verildi (26 Mart 1877).

19 Mart – 28 Haziran 1877 arasındaki ilk çalışma devresi için Kānûn-ı Esâsî’nin geçici maddesi gereği seçilmeden tayinle getirildiği geçici başkanlığı sırasında mecliste çok otoriter bir davranış ortaya koyan Ahmed Vefik, mebuslara karşı sert, hep kendi iradesini hâkim kılmak isteyen tutumu yüzünden o zamandan bu yana bir tenkit konusu teşkil etmekle beraber, on dört farklı dile sahip on ayrı milliyete mensup karışık ve seviyece çok değişik unsurlardan teşekkül eden, usul ve nizam bakımından henüz bir an‘anesi bulunmayan mecliste disiplini ve verimli bir müzakere zeminini kurmaya, ayrıca birtakım gereksiz, aynı zamanda millî menfaatler açısından zararlı münakaşaları da önlemeye muvaffak oldu. Ne var ki onun bu disiplinli yönü hep Abdülhamid’in emelleri dairesinde hareket etmekle izah edilmek istenmiştir. Öteden beri yardım teşekküllerinde vazife almaktan hoşlanan Ahmed Vefik bu arada, âzası arasında ileri gelen Midhat Paşa taraftarları bulunan ve faaliyetleri gittikçe hükümdara endişe verici bir yönde gelişen Hediyye-i Askeriyye Cemiyeti’nin başkanlığını da, Ziyâ Paşa’nın Suriye valiliğine tayin edilerek buradan uzaklaştırılması ile, üzerine almıştı (20 Şubat 1877). Başkanlık ona geçince Nâmık Kemal, Ebüzziyâ Tevfik gibi Midhat Paşa yanlıları cemiyetten ayrıldılar. Ahmed Vefik de bir müddet sonra cemiyeti kapattı.

Üç ayı aşan başkanlığı ardından Meclis-i Meb‘ûsan’ın birinci çalışma devresi 28 Haziran 1877’de sona erdiğinde 24 Ağustos 1877’de, Temmuz başından beri Balkanlar’a doğru gelişen Rus ileri harekâtı dolayısıyla harp havası içine girmiş olan Edirne valiliğine tayin edildi. Ancak üç ay kadar sonra sıhhî mâzeret sebebiyle 29 Kasım 1877’de bu vazifeden alınıp aradan bir buçuk ay geçmemişken, ikinci çalışma devresine girmiş bulunan Âyan Meclisi’ne âza yapıldı (27 Aralık 1877). İki hafta sonra da 11 Ocak 1878’de Ahmed Hamdi Paşa kabinesinde kendisine ikinci defa olarak Maarif nâzırlığı verildi. Yirmi dört gün sonra ise 4 Şubat 1878’de, Dâhiliye nâzırlığı da kendi üstünde olmak üzere, başvekil unvanı ile Hamdi Paşa’nın yerine hükümet başkanlığına getirildi. Daha meclis başkanı iken, Mordtmann’ın efkâr-ı umûmiyede onun sadârete geleceği yolunda doğmuş bulunduğundan bahsettiği beklenti böylece gerçekleşmiş oldu.

Ahmed Vefik Paşa, Rus harbinin ağır yenilgisiyle ülkenin bitkin bir vaziyete düştüğü bir zamanda kendisine verilen kabine reisliğini, icraatında bir ölçüde hareket serbestliği verecek şartlar ileri sürerek kabul etmişti. Ancak, milletçe bir ölüm kalım hali yaşanmakta iken, daha ilk gününden itibaren, sadâret unvanının başvekilliğe çevrilmesini, böyle bir unvan Kānûn-ı Esâsî’de mevcut olmadığı gerekçesiyle kabul etmeyen, bundan dolayı hükümetin meşruluğunu tanımak istemeyen Meclis-i Meb‘ûsan’ın şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Ahmed Vefik, ikinci çalışma devresinde birincisinden çok daha kendine güven duygusu ile, uğranılan yenilginin saraya kadar uzanan mesullerinden hesap sorma havasına kapılarak hükümeti tanımak istemez ve hükümdarı da hedef tutar mahiyetteki böyle bir muhalefetin meclisin kapanmasına sebep olacağı hususunda uyarmaya çalıştı ise de bu hareketin başını çeken, kendilerine Nâmık Kemal’in bile itidal tavsiye ettiği mebusları yollarından döndüremedi. Ahmed Vefik Paşa kabinesi kuruluşunun dokuzuncu günü, başvekillik adı en başta olduğu halde çeşitli formaliteler etrafında dizginlenemeyen bir muhalefete sürüklenen Mebusan Meclisi’ni hükümdarın da arzusuna uyarak, devrenin bitmesine bir ay kala, faaliyetinin geçici olarak tatil edildiği kaydı ile kapatmak kararını almak zorunda kaldı (13 Şubat 1878). Ertesi gün, yani 14 Şubat 1878’de hükümdarın iradesinin tebliğ edilmesinden sonra meclis dağıldı. Batı’da olduğu gibi aşırı hürriyetlerin hâkim bulunduğu bir meşrutî idarenin memleketin şartlarına uygun düşmeyeceğine inanan, hızlı ve çapı büyük değişikliklerden çekinen Ahmed Vefik Paşa, hadisenin içindeki yeri dolayısıyla devrin şartları tam dikkate alınmadan siyasî tarihimizde tek yönlü tenkit ve ithamlara hedef olmuştur.

Felâketle neticelenen Doksanüç Harbi sonunda Rus ordusunun İstanbul kapılarına dayandığı, yerinden yurdundan olmuş yüz binlerce muhacirin kışın en dehşetli günlerinde yollara düşüp pâyitahtın kar ve buz içindeki sokaklarına aç ve çıplak döküldüğü, devlet hazinesinin gelir kaynaklarının tükenme noktasına vardığı, paranın değeri kalmayıp şehirdeki geçim sıkıntısının gittikçe ağırlaştığı, fırınların ekmek çıkaramaz duruma düşerek halkın açlık tehdidi ile karşılaştığı, bir taraftan siyasî durum daha da vahimleşirken İngiliz donanmasının Çanakkale’yi aşıp Marmara’ya girmeye dayatmakla İstanbul’u Rus işgaline uğratmak tehlikesine soktuğu, Ruslar’la çok çetin şartlar altında sulh müzakerelerinin yürütülmeye çalışıldığı bir zamanda omuzlarına büyük bir mesuliyet yüklenen Ahmed Vefik, aldığı enerjik tedbirlerle duruma hâkim olmak ve içinde bulunulan değişik plandaki sıkıntıları hafifletici çareler bulmak dirayetini gösterdi. Rus ordusunun her an şehre girme tehdidi ve hükümdarla birlikte hükümetin pâyitahttan ayrılması gibi ihtimallerin yanı sıra karşı karşıya gelinen iktisadî krizin eşiğinde bir panik havasına düşülmesini, toparlayıcı ve güven verici şahsiyetiyle önledi. Sokaklarda, cami köşelerinde sürünen muhacir kitlelerinin Anadolu’ya yerleştirilmesini sağlamak gibi o günlerin çetin bir gailesinin de üstesinden geldi.

İcraatı halkın gönlüne biraz su serpen Ahmed Vefik, iç ve dış zorluklara göğüs gerip memleketi içinde bulunduğu elemli durumdan sıyırmaya çabalamakta iken diğer vekillerle birlikte veliaht Reşad Efendi’yi tahta çıkarma tertibi peşinde olduğunu haber veren asılsız bir jurnal üzerine, Ayastefanos Antlaşması’nı da içine alan iki ay dokuz günlük çok yorucu ve yüklü bir hizmetten sonra 18 Nisan 1878’de azledildi. Bütün müsbet icraatı yanında, Edirne’ye doğru Rus ileri harekâtı karşısında son Türk kuvvetlerini çevrilip esir veya imha olmaktan kurtararak Ege üzerinden Gelibolu’ya getirmeye muvaffak olan Umum Rumeli Orduları Kumandanı Süleyman Paşa’yı, Serasker Rauf Paşa’nın kin ve tertiplerine alet olarak, Meb‘ûsan Meclisi âzalarını saltanat ve hükümet aleyhine kışkırtmak suçu ile tevkif ve muhakeme altına aldırmak gibi bir hatadan beri kalamamıştı.

İngiltere elçisi Layard’ın Berlin Kongresi’nde Türk başmurahhası olması için Abdülhamid’i ikna etmeye çok çalıştığı Ahmed Vefik, on ay kadar mâzul kaldıktan sonra 4 Şubat 1879’da Bursa’ya vali tayin edildi. Bursa’nın imar ve tanzimi için daha önce müfettişliği sırasında başlamış olduğu faaliyetlere daha geniş imkânlarla devam etti. Aleyhindeki söylentilere bir cevap olurcasına, buradaki üstün hizmetlerine mükâfat olarak valiliğinin üçüncü senesine girdiği sırada kendisine devletin en büyük nişanı olan birinci rütbeden murassa‘ nişân-ı Osmânî verildi (12 Ocak 1882). Bursa’da ipekçiliği geliştirmek, gülcülük ve gülyağı sanayiini ilerletmek, pirinç ekimini teşvik etmek, harap mektepleri tamir ettirip ayrıca yenilerini de açarak mektep sayısını arttırmak, kız çocukları da dahil okuma yaşındaki bütün çocuklara ilkokul mecburiyetini getirmek, Bursa’yı köstebek yuvasına çeviren çıkmaz sokaklardan kurtarmak, geniş caddeler açmak gibi şehrin iktisat, maarif ve medenî seviyece kalkınmasını gaye edinen işler valiliğinin başta gelen hizmetlerinden oldu. Ayrıca İnegöl’deki Çitli maden suyunu da işleterek müfettişliği sırasında kurulmasına ön ayak olduğu memleket hastahanesine vakıf şeklinde gelir kaynağı haline getirdi. Bir taraftan da restorasyonlarını sağlayarak yine bir hayli harap cami ve tarihî eseri yıkılmaktan kurtardı. Bir de İstanbul’dan Bursa’ya gelmiş oyuncuları aylığa bağlayarak her yıl dokuz ay müddetle haftada üçer defa temsiller veren ve gelirinin bir kısmını memleket hastahanesine ayırdığı bir tiyatro kurdu, halka tiyatro kültürü ve sevgisini kazandırmaya çalıştı. Bütün bu işler arasında, daha öncekilere burada oynanmak için tercümelerini hazırladığı yenilerini katarak on altı kitaplık Molière külliyatı ile Télémaque tercümesini ve bir de Atalar Sözü adlı eserinin çok daha geliştirilmiş baskısını ortaya koydu.

Bir ara 1881 yılı sonlarına doğru Anadolu ıslahatına memur edilmesi düşünülerek Abdülhamid’in emriyle bu hususta bir lâyiha dahi hazırlayıp 1882 Ocağında Mâbeyn’e takdim etti ise de bu bir tasavvurdan öteye geçmedi. Bursa’nın imar ve kalkınmasında yaptığı hizmetlerden dolayı vali olarak kendisine büyük ve unutulmaz bir şöhret kazandıran bu vazifeden, üç yıl yedi buçuk ay sürmüş gayret ve çalışmalarının sonunda, hakkındaki çeşitli şikâyetler dolayısıyla 16 Ekim 1882’de azledildi. Vekiller Heyeti’nce alınmış azil kararı kendisine hemen telgrafla bildirilmiş olan Ahmed Vefik Paşa aleyhinde bir kısım basında düşmanlarının tesiriyle ağır suçlamalarla dolu bir yayın kampanyası başlatıldı. Hazırlanan soruşturma tutanağında kendisine yöneltilen suçlamalar arasında hükümet işlerinde Bâbıâli ile zıt gitmek, şahıslara karşı kanun ve usullere aykırı muamelelerde bulunmaktan başka, tiyatroyu sevdirmek ve geliştirmek yolunda gösterdiği gayretler de yer almakta idi. Cezaya çarptırılmasının beklendiği bir sırada, hakkında açılmış olan idarî tahkikat bir netice vermeyerek İstanbul’da bir buçuk ay açıkta kaldıktan sonra 30 Kasım 1882 Cuma günü Said Paşa yerine ikinci defa başvekilliğe getirildi. Ancak kırk sekiz saat sonra azledilerek sadâret yine Said Paşa’ya verildi. Belirtildiğine göre sürpriz yaratan bir süratle azline, bu vazifeyi kabullenmek için ileri sürdüğü şartların bir beyannâme ile tesbiti ve kabine arkadaşlarını seçme yetkisinin kendisine verilmesi gibi isteklerde bulunması ve bunda ısrar etmesi sebep olmuştur. Gerçekte azledilmeyip isteklerinin kabul olunmaması üzerine kendisinin istifa ettiği Ahmed Vefik Paşa’dan naklen söylenmektedir. İsteklerinde direnmesine duyulan kızgınlıkla bu istifanın azil şeklinde duyurulduğu tahmin edilmektedir. Bu onun başlangıç ve bitiş sınırları ile kırk altı yılı içine alan devlet hizmetinde son vazifesi olmuştu.

Ahmed Vefik Paşa, hayatının bu defaki dokuz sene dört ay süren son ve en uzun azil devresinde Rumelihisarı’ndaki harap köşküne çekilerek kitapları arasında münzevi bir yaşayış içine gömüldü. Üzerinde yeniden emekler sarfederek Lehce-i Osmânî’nin geliştirilmiş, değişik bir tertibe sokulmuş yeni baskısı ile Cil Blas Santillani’nin Sergüzeşti ve Şeytan Avcıları adlı iki tercümesi basılı son eserleri oldu. Geride, basılmasına imkân ve meydan bulamadığı daha birçok yazısı vardı. Ömrünün, ailesini yoksulluğa götüren geçim sıkıntıları ve gittikçe artan rahatsızlıklarla dolu bu çileli devresi 1891 yılının 1 Nisan Çarşamba günü (21 Şâban 1308) Rumelihisarı’nda son buldu. Ölüm günü istisnasız denecek şekilde yanlış olarak hep bir gün sonraki tarihle gösterilmektedir. Aslında bunun için verilen 2 Nisan (Perşembe), Vefik Paşa’nın ölüm günü değil bunu bildiren haberin gazetelerde çıktığı tarihtir. Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde (nr. 3813, 22 Şâban 1308 / 2 Nisan 1891) Eyüp’te hazırlatmış olduğu mezara götürüleceği yazılmışken Rumelihisarı’nda Kayalar Mezarlığı’nda toprağa verilmesi, Ahmed Vefik’in vaktiyle Boğaziçi sırtlarındaki dededen kalma bir kısım arazisini inşa edilecek Robert Kolej binası için satmış olmasından dolayı, bu yabancı okulun kilisesinin çan seslerinin duyulduğu bir mevkie bir mânevî ceza olmak üzere Abdülhamid’in emriyle defnolunduğu yolunda bir rivayete yol açmıştır. Babası ve büyük oğlu Refik Bey’in Eyüp’te yatmasına karşılık büyük babası ile ağabeyisi Nûreddin Mehmed Emin Paşa’nın da mezarlarının Kayalar’da bulunuşu yanı sıra, vefatının ertesi günü başka bir gazete ve daha da sonra torununun, buraya kendi vasiyeti üzere gömüldüğünü belirtmeleri, ayrıca Kayalar’ın konağa yanı başında denecek kadar yakın oluşu, mezarı konusunda bir müdahaleden ziyade Vefik Paşa tarafından gelme bir tercihi düşündürür. Paşanın devlet ricâlinden birçok kimsenin katıldığı cenazesine Abdülhamid saraydan bazı şahsiyetlerle birlikte yaverini göndermişti. Batı ilim ve siyaset çevrelerinde teessür uyandıran ölüm haberinin duyulması ile ailesine Avrupa’dan günlerce tâziyet telgrafları gelmişti.

Ahmet Vefik Paşa, Türk siyasî tarihine elçilik, parlamento başkanlığı, unutulmaz Bursa valiliği ve başvekillik gibi yüksek sıfat ve hizmetleriyle geçen Ahmed Vefik Paşa’nın kırk altı yıllık bir devre içine giren resmî hayatında dürüstlük, daima devlet ve millet menfaatini gözetmek ve kollamak en esaslı vasfı olmuş; mühim ve nazik vazifeler kendisine, dirayetinden başka, bir şöhret haline gelmiş namus ve dürüstlüğü dolayısıyla emanet edilmiştir.

Yükselişleri, vazife hayatının ilk yirmi yedi senesinden sonra hep aziller ve süreksiz memuriyetlerle beraber yürümüş, uzun azil devrelerinde fikir ve edebiyat yönü, devlet adamlığı görünüşünü arka plana geçirmiştir. Getirildiği vazifelerin çeşitliliği ve sayıca başkalarında kolay rastlanamayacak derecede çokluğu ile hal tercümesi zamanının ricâline nisbetle çok yüklü bir kimse olmak gibi bir farklılık gösteren Ahmed Vefik’in dilini sakınmaz, devlet işlerinde müsamaha tanımaz, çabuk parlar, başına buyrukluk ve keyfîliklerden hoşlanır mizacı kendisine pek çok düşman kazandırmış, devlete ve memlekete yaptığı hizmetler ve gerçek şahsiyeti, düşmanlarının suçlamaları ve aleyhindeki sözleriyle bir ölçüde gölgelenip zamanla bilinmez olmuştur. Devrin vesika ve kaynaklarına inilmek yerine tek taraflı rivayetlerde kalındığı için hal tercümesi, hemen hemen sadece hiçbirinde tutunamadığı, azil ve nakillerle kesintiye uğramış, içi boş memuriyet ve vazife isimleri silsilesinden ibaret bir liste gibi kalmıştır.

Ahmed Vefik Paşa’nın bilinmiş yahut unutulmuş hizmetlerle dolu devlet adamlığı yanında kültür ve edebiyat hayatımızda, bilhassa millî düşünce bakımından tarihten dile ve hatta tiyatroya kadar kendisini bir öncü durumuna getiren, değişik kollarda mühim faaliyet ve çalışmaları vardır.

Millî varlığı Arapça-Farsça lugatların hâkimiyeti altında hissedilmez olmuş yazı dilini sadeleştirip Türkçeleştirmek, ifade zenginliklerini ortaya koymaya çalıştığı Türkçe’yi ön plana geçirmek ve sınırları Osmanlı mâzisinde kalmış bir tarih anlayışına Orta Asya Türklüğü’nde çok eski devirlere çıkan bir derinlik kazandırmak isteyen bir düşünce, Ahmed Vefik Paşa’nın şahsiyetinde çalışmalarının hareket noktası olmuş bir merkezdir. Ahmed Vefik Osmanlılığın milliyette, dilde ve tarihte daha geri bir mâzide ve Anadolu’dan çok daha doğudaki bir Türklüğün bir şube ve devamından başka bir şey olmadığı bilgisini bizde ilk uyandıranlardandır. Dilinin ve tarihinin Osmanlı ve Küçük Asya öncesi hakkında hiçbir fikri olmayan muhitimizi herkesten önce Orta Asya’daki Türk varlığından haberdar etmek gibi bir rolü olmuştur.

Şecere-i Türkî’yi Çağatay lehçesinden Osmanlı Türkçesi’ne nakletmesi, Osmanlıca’yı geniş bir Türk dili ailesinin bir kolu olarak göstermek gayesiyle Türk lehçelerinin bir tablosunu çizdiği lugatında Doğu Türkçesi’ne açılışı, Nevâî’nin Mahbûbü’l-kulûb’ünü bastırarak Türkiye’de Çağatay Türkçesi ile neşredilmiş ilk kitabı ortaya koyması, büyük bir Çağatay lugatına hazırlanışı, Nevâî’nin divanını bastırmak, Doğu Türkçesi metinlerinden bir antoloji meydana getirmek tasavvuru, kültürümüzü Türklüğün Orta Asya’daki kaynakları ile temasa getirmek düşüncesinin birer tezahürüdür.

Osmanlı sahasında zamanla cahil köylü, kaba adam, çapulcu bir taife gibi menfi mânalar alıp millet için kullanılmaktan kaçınılır hale gelmiş “Türk” sözüne, mâzisi hicretten beş bin yıl öncesine çıkan, Çin’den Avrupa’ya doğru muazzam devletler kurmuş, ilim ve sanatta büyük adamlar çıkarmış, çeşitli etnik adlar altında geniş bir coğrafyaya yayılan kollarının kendisinde toplandığı müşterek ve tek bir milliyeti ifade eden bir kavram muhteva ve derinliğini vererek itibarını iade etmeye çalışması, onu çağdaşları içinde Türkçü düşüncenin en ön safına koyar.

Kaba Türkçe diye hor görülmüş halk dilinin sözlerini ve deyimlerini itibara kavuşturmak, Arapça ve Farsça’nın tesiriyle unutulan kelimeleri yeniden ana dile kazandırmak, bu ikisinin hâkimiyeti altında esas kendi lugatındaki servetinden uzaklaşmış ifadeyi halk deyimlerine, onun kuytuda kalmış sözlerine ve geçmişteki Türkçe’nin kaynaklarına açmak, Ahmed Vefik Paşa’da nazariyat yerine tatbikatı ile ifadesini bulan millî dil ülküsü olmuştur. Bu görüşle, halk ağzından çeşitli hikmet ve deyimleri derleyen Atalar Sözü kitabının yanı sıra, değer verilmemiş kelimelerini toplayıp Türkçe’nin zenginlik ve ifade kabiliyetini göstermek istediği lugatı ile temellendirmeye ve onları Molière’den Télémaque’a kadar edebî tercümelerinde, yadırganacaklarından çekinmeden canlandırmaya çalışması onu dilde sadeleşme ve Türkleşme hareketinin öncüsü yapar. Tarih ve dil sahasında bu ortaya koydukları Ahmed Vefik Paşa’yı çağdaşları içinde kaynağını Türkoloji bilgisinden alan Türkçü düşünüşün şuurlu ve ilk sırada bir temsilcisi olmak mevkiine yükseltmiştir.

Dil ve tarih sahasındaki çalışmaları bunun yanında Ahmed Vefik Paşa’ya memleketimizin en eski, hatta ilk türkoloğu olmak sıfatını kazandırmıştır.

Ahmed Vefik’in ülkede anlaşılmak istenmeyen değerini devrinde yabancılar en iyi şekilde takdir etmişlerdir. İlme olan merakı ve çalışma azmi sayesinde Doğu ve Batı’nın başlıca dillerini elde eden, Arapça ve Farsça’dan başka bildiği Çağatayca yanında Fransız, İngiliz, Rus, Alman, İtalyan dilleriyle Latince, Grekçe, hatta İbrânîce’ye kadar uzanan, Batı ve Doğu kültürlerini birlikte içine alan engin bilgisiyle Ahmed Vefik Paşa, bu meziyetlerini yakından tanıyan yabancılarca Doğu’nun en âlim şarkiyatçısı, Türkiye’nin en seçkin ve ilmi en yüksek bir insanı sayılmıştır. On altı dil bildiği rivayet edilen Ahmed Vefik, Türk dili ve şarkiyat sahasındaki vukufunu devrinin oryantalizm âlemine kabul ettirmiş, müsteşriklerin araştırmalarında karşılaştıkları müşkülleri çözmek için yardımına devamlı müracaat ettikleri, âlim şahsiyeti hürmetle anılan bir kimse olmuştur. Barbier de Meynard’ın ifade ettiği gibi, Avrupa ilim dünyası ile Doğu ilmi arasında yüksek vukuflu bir aracı, büyük çalışmaların gayretli bir yayıcısı olma rolünü yerine getirmiştir.

Daha Tercüme Odası’nda pek genç yaşta iken hayret verici geniş kültürü ile İstanbul’a gelen yabancıların alâka ve takdirini toplayan Ahmed Vefik ile Paris elçiliği sırasında Fransız şarkiyatçılarının Barbier de Meynard, Pavet de Courteille gibi önde gelen simaları arasında sıkı ve devamlı bir dostluk kurulmuş; Rumelihisarı sırtındaki muazzam kütüphanesinin bulunduğu köşkü pâyitahta ayak basan Batılı âlim ve sanatkârların sohbetinden istifade etmek için kendisini ziyaret ettikleri bir uğrak haline gelmişti.

Ahmed Vefik Paşa’nın araştırma ve ilim sevgisinin kuvvetiyle kurduğu ve mevcudu zamanla 15.000’e varan bu kütüphane dillere destandı. Ahmed Vefik Paşa’nın ömrünün büyük bir kısmını, hele vazifeden uzaklaştırıldığı uzun mâzuliyet yıllarını içinde geçirdiği ve o devirde İstanbul’un en zengin kütüphanesi olarak tanınan bu hazine, Doğu ve Batı’nın bilhassa tarih ve edebiyat sahasındaki külliyatları ve en muteber kitapları yanında, elde edilmesi güç Çağatayca eserleri, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi seçme yazmaları barındırmakta idi. Kütüphane paşanın ölümünden sonra borçlarını ödeyebilmek için kısım kısım satılmış, geri kalanların da iki sene sonra ayrıca basılı bir katalogu yapılarak satışa arzedilmişti. Buradaki kitaplar Rızâ Paşa gibi kitap meraklılarından Prag Üniversitesi’ne kadar çeşitli ellere dağılmış bulunmaktadır.

Yaşadığı devrin Türkiye’si ile ilgili birçok Batı eserlerinde kendisine sık sık yer verilen Ahmed Vefik Paşa, ayrıca henüz hayatta iken girdiği La Grande encyclopédie’den başlayarak Encyclopaedia BritannicaGrosse BrockhausLarousse IllustréeEnciclopedia Italiana gibi muteber Avrupa ansiklopedilerine de geçmiştir.

 

Kaynak: İslâm Ansiklopedisi

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.