Sultan II. Bayezid Han Dönemi

Sultan II. Bayezid Han Dönemi, Osmanlı Devleti’nin sekizinci hükümdarı olan Sultan II. Bayezid Han, yalnızca uzun yıllar tahtta kalan bir padişah değil; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin siyasî, idarî, askerî ve kültürel gelişiminde derin izler bırakan devlet adamlarından biridir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın ardından tahta çıkan Sultan II. Bayezid, fetihlerle hızla büyüyen bir imparatorluğu devralmış, bu büyük mirası iç karışıklıklar, dış tehditler ve değişen dünya dengeleri arasında muhafaza etmeyi başarmıştır. Yaklaşık otuz bir yıl süren hükümdarlığı boyunca Osmanlı Devleti, yalnızca askerî gücüyle değil; diplomasi, hukuk, ticaret, denizcilik ve ilim alanlarında da önemli gelişmeler yaşamış, devlet teşkilatı daha sağlam temeller üzerine oturtulmuştur.
Sultan II. Bayezid Han’ın tahta çıktığı dönem, Osmanlı tarihinin en hassas safhalarından birine denk gelmektedir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın ani vefatı, devlet içerisinde kısa süreli bir otorite boşluğu oluşturmuş, şehzadeler arasında başlayan taht mücadelesi ise Osmanlı Devleti’nin geleceğini doğrudan etkilemiştir. Özellikle Cem Sultan meselesi, yalnızca bir kardeş kavgası olmaktan çıkmış; Papalık, Fransa Krallığı, Venedik Cumhuriyeti, Memlük Devleti ve Rodos Şövalyeleri gibi dönemin büyük güçlerinin müdahil olduğu uluslararası bir siyasî krize dönüşmüştür. Sultan II. Bayezid, daha hükümdarlığının ilk günlerinden itibaren hem devlet içerisindeki birliği sağlamak hem de Avrupa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki hesaplarını boşa çıkarmak zorunda kalmıştır.
II. Bayezid Han devri, askerî fetihlerin tamamen durduğu bir dönem değildir. Bilakis Karadeniz’in kuzeyinde Kili ve Akkerman’ın fethiyle Osmanlı hâkimiyeti pekiştirilmiş, Mora’da Venedik kaleleri ele geçirilmiş, Osmanlı donanması tarihindeki ilk büyük açık deniz zaferini kazanmış ve Balkanlar’daki Osmanlı nüfuzu daha da güçlenmiştir. Bunun yanında Memlük Devleti ile uzun süren savaşlar yaşanmış, Lehistan ve Macaristan ile diplomatik ilişkiler geliştirilmiş, Safevî Devleti’nin yükselişi ise Anadolu’nun siyasî ve dinî dengelerini değiştirecek yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Bu sebeple II. Bayezid dönemi, yalnızca fetihlerle değil, Osmanlı dış politikasının şekillendiği kritik bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Sultan II. Bayezid Han’ın hükümdarlığını diğer Osmanlı padişahlarından ayıran en önemli özelliklerden biri de ilim ve kültüre verdiği büyük önemdir. Kendisi “Adlî” mahlasıyla şiirler yazmış, divan sahibi bir hükümdar olmuş, dönemin büyük âlimlerini, hattatlarını, tarihçilerini ve sanatkârlarını himaye etmiştir. Şeyh Hamdullah’ın hat sanatındaki yükselişi, İbn Kemal ve İdris-i Bitlisî gibi tarihçilerin eser vermesi, medreselerin gelişmesi ve külliyelerin inşa edilmesi onun kültür politikalarının en önemli göstergeleri arasında yer almaktadır. Osmanlı tarih yazıcılığının sistemli hâle gelmeye başlamasında Sultan II. Bayezid Han’ın desteği büyük rol oynamıştır.
Ekonomi alanında da önemli adımlar atan Sultan II. Bayezid Han, ticaret yollarının güvenliğini artırmış, liman şehirlerini güçlendirmiş ve özellikle Karadeniz ticaretini tamamen Osmanlı kontrolü altına almıştır. Venedik ile yapılan mücadeleler sonunda deniz ticaretinde Osmanlı üstünlüğü belirgin şekilde artmış, Kemal Reis gibi büyük denizcilerin başarıları sayesinde Osmanlı Devleti Akdeniz’de daha etkin bir güç hâline gelmiştir. Aynı zamanda Endülüs’te zulme uğrayan Müslümanlar ile Yahudilerin Osmanlı ülkesine kabul edilmesi, onun sadece güçlü bir hükümdar değil, aynı zamanda insanî sorumluluk taşıyan bir devlet adamı olduğunu göstermektedir. Bu politika sayesinde Osmanlı şehirleri yeni ilim adamları, tüccarlar, zanaatkârlar ve sanatkârlarla zenginleşmiştir.
Bununla birlikte hükümdarlığının son yılları oldukça çalkantılı geçmiştir. Anadolu’da Safevî propagandasının yayılması, Şahkulu İsyanı’nın patlak vermesi ve şehzadeler arasında başlayan taht mücadelesi devletin iç düzenini sarsmıştır. Özellikle Şehzade Ahmed, Şehzade Korkut ve Şehzade Selim arasında yaşanan rekabet, Yeniçeri Ocağı’nın da siyasete doğrudan müdahil olmasına yol açmış; nihayetinde Sultan II. Bayezid Han, 1512 yılında oğlu Şehzade Selim lehine tahttan çekilmek zorunda kalmıştır. Dimetoka’ya doğru çıktığı yolculuk sırasında vefat eden Sultan II. Bayezid Han, İstanbul’da kendi yaptırdığı Bayezid Camii’nin haziresine defnedilmiş ve geride askerî bakımdan güçlü, idarî bakımdan sağlam, ekonomik bakımdan istikrarlı bir devlet bırakmıştır.
Bugün tarihçiler Sultan II. Bayezid Han’ı yalnızca Fatih Sultan Mehmed Han ile Yavuz Sultan Selim Han arasında bir geçiş hükümdarı olarak değerlendirmemektedir. Aksine, Osmanlı Devleti’nin kurumsallaşmasını tamamlayan, idarî yapısını güçlendiren, denizlerde yeni bir dönem başlatan, ilim ve sanatı himaye eden, diplomasi ile askerî gücü birlikte kullanan ve XVI. yüzyıldaki büyük Osmanlı yükselişinin temellerini hazırlayan önemli hükümdarlardan biri olarak kabul etmektedirler. Onun kurduğu siyasî denge, gerçekleştirdiği idarî düzenlemeler ve desteklediği ilmî faaliyetler, Kanûnî Sultan Süleyman dönemine kadar uzanan güçlü Osmanlı devlet yapısının oluşmasında belirleyici rol oynamıştır.
Sultan II. Bayezid Han’ın Doğumu, Soyu, Çocukluğu ve Şehzadelik Yılları (1447-1481)

Osmanlı Devleti’nin sekizinci hükümdarı olan Sultan II. Bayezid Han, Hicrî 851 yılına, Milâdî takvimle 3 Aralık 1447 tarihine rastlayan günlerde, Osmanlı Devleti’nin önemli idarî merkezlerinden biri olan Dimetoka Sarayı’nda dünyaya gelmiştir. Bazı kaynaklarda doğum tarihi Aralık 1447 ile Ocak 1448 arasında farklı şekillerde zikredilse de Osmanlı kronikleri ve modern tarih araştırmaları onun 1447 yılının sonlarında doğduğu konusunda büyük ölçüde birleşmektedir. Doğduğu şehir olan Dimetoka, o dönemde yalnızca bir sancak merkezi değil, aynı zamanda Osmanlı hanedanının sıkça kullandığı önemli saraylardan birine ev sahipliği yapıyordu. Balkan fetihlerinin yönetildiği merkezlerden biri olması sebebiyle Dimetoka Sarayı, şehzadelerin dünyaya geldiği ve devlet terbiyesiyle yetiştirilmeye başlandığı seçkin mekânlardan biri olarak kabul edilmekteydi.
Babası, İstanbul’u fethederek Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açan büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han’dır. Annesi ise Osmanlı kaynaklarında Gülbahar Hatun veya Emine Gülbahar Hatun adıyla geçen asil bir hanımefendidir. Sultan II. Bayezid Han, Osmanlı hanedanının en güçlü dönemlerinden birinde dünyaya gelmiş, çocukluğu daha ilk yıllarından itibaren devlet yönetiminin merkezinde geçmiştir. Dedesi Sultan II. Murad Han’ın devlet anlayışı ile babası Fatih Sultan Mehmed Han’ın cihanşümul fetih siyaseti, onun yetişeceği siyasî atmosferi belirleyen en önemli unsurlar olmuştur. Böylece henüz çocuk yaşta Osmanlı Devleti’nin yalnızca Anadolu ve Rumeli’den ibaret olmayan, üç kıtaya yayılmayı hedefleyen büyük bir cihan devleti olduğu fikriyle yetiştirilmiştir.
Şehzade Bayezid’in çocukluğu, Osmanlı sarayında uygulanan sıkı eğitim sistemi içerisinde geçti. Osmanlı hanedanında doğan her erkek çocuk gibi onun da yalnızca dinî bilgiler öğrenmesi yeterli görülmüyor; ileride devlet yönetimini üstlenecek bir hükümdar olması hedefleniyordu. Bu sebeple küçük yaşlardan itibaren Kur’ân-ı Kerîm, tefsir, hadis, fıkıh, akaid, Arapça, Farsça, tarih, matematik, geometri, hendese, devlet teşkilatı, askerî strateji ve diplomasi gibi birçok alanda eğitim almaya başladı. Saray hocaları, yalnızca bilgi aktaran kişiler değil; aynı zamanda şehzadenin karakterini şekillendiren rehberlerdi. Osmanlı geleneğinde hükümdarın şahsiyetinin devletin kaderini belirlediği düşünülür, bu sebeple eğitim son derece titizlikle yürütülürdü.
Fatih Sultan Mehmed Han, ilme verdiği büyük önem sebebiyle oğullarının eğitimini de bizzat takip ediyordu. Kendisi Arapça, Farsça, Yunanca, Latince, Sırpça ve İtalyanca bilen, matematikten coğrafyaya kadar birçok sahada eser okuyan bir hükümdardı. Böyle bir babanın yanında yetişen Şehzade Bayezid’in de geniş bir kültüre sahip olması istenmiş, devrin en seçkin âlimleri onun eğitiminde görevlendirilmiştir. Sarayda verilen teorik eğitim, ilerleyen yıllarda sancak yönetiminde kazanacağı idarî tecrübeyle tamamlanacaktı.
Osmanlı Devleti’nde şehzadelerin gerçek anlamda devlet adamı olarak yetişmesi için uygulanan en önemli sistem sancak görevidir. Bu gelenek gereğince şehzadeler belirli bir yaşa geldiklerinde Anadolu veya Rumeli’deki önemli sancaklara vali olarak gönderilir, burada hem halkı tanır hem de devlet idaresini uygulamalı olarak öğrenirlerdi. Sultan II. Bayezid Han da henüz yedi yaşındayken Amasya Sancak Beyliği’ne tayin edildi. Onun adına devlet işleri tecrübeli lala ve devlet adamları tarafından yürütülürken, kendisi de adım adım yönetim tecrübesi kazanmaya başladı.
Amasya’nın seçilmesi tesadüf değildi. Osmanlı Devleti’nde Amasya, “şehzadeler şehri” olarak tanınmaktaydı. Daha önce Sultan Çelebi Mehmed, Sultan II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed gibi birçok hükümdar burada yetişmişti. Şehir, medreseleri, kütüphaneleri, ilim halkaları ve kültür hayatıyla yalnızca bir idarî merkez değil, aynı zamanda dönemin en önemli eğitim şehirlerinden biri hâline gelmişti. Bu sebeple Osmanlı tarihçileri Amasya’yı adeta hükümdar yetiştiren bir mektep olarak değerlendirmektedir.
Şehzade Bayezid yaklaşık yirmi yedi yıl boyunca Amasya’da sancak beyliği yaptı. Osmanlı tarihinde bu kadar uzun süre aynı sancakta görev yapan şehzadelerin sayısı oldukça azdır. Bu uzun görev süresi boyunca yalnızca idarî tecrübe kazanmakla kalmadı; Anadolu’nun sosyal yapısını, Türkmen aşiretlerini, ticaret yollarını ve doğu sınırlarının güvenliğini yakından tanıma fırsatı buldu. İlerleyen yıllarda hükümdarlığında izleyeceği ihtiyatlı ve dengeli siyasetin temelinde, Amasya’da edindiği bu uzun devlet tecrübesinin önemli payı olduğu kabul edilmektedir.
Amasya’da bulunduğu yıllarda dönemin büyük âlimlerinden ders almaya devam etti. Şeyh Hamdullah’tan hat sanatı öğrenmesi onun sanat yönünü geliştiren en önemli gelişmelerden biri olmuştur. Daha sonra Osmanlı hat sanatının kurucusu kabul edilecek olan Şeyh Hamdullah, Sultan II. Bayezid’in desteği sayesinde sanatını zirveye taşımıştır. Padişah olduktan sonra da bu desteğini sürdürmüş ve Osmanlı hat ekolünün doğmasına öncülük etmiştir. Ayrıca Muarrifzâde, Şeyh Yavsî ve devrin diğer seçkin ilim adamlarından dinî ilimler, felsefe ve edebiyat dersleri aldığı bilinmektedir. Arapça ve Farsçayı ileri seviyede öğrenmiş, Uygur yazısını okuyabilecek seviyeye ulaşmış ve şiir yazacak kadar güçlü bir edebî birikim kazanmıştır. Daha sonra “Adlî” mahlasıyla kaleme aldığı şiirler onun kültürel yönünü açıkça ortaya koyacaktır.
Şehzadeliği sırasında yalnızca ilimle meşgul olmadı; askerî görevlerde de aktif rol aldı. 1473 yılında gerçekleşen Otlukbeli Muharebesi’nde Osmanlı ordusunun sağ kolunda görev alarak Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a karşı yapılan büyük savaşta önemli tecrübeler edindi. Bu savaş, Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’daki hâkimiyetini güçlendiren dönüm noktalarından biri olmuş, Şehzade Bayezid de ilk büyük askerî tecrübesini burada kazanmıştır. Ardından İran’dan gelen tüccarların yağmalanması üzerine Torul ve çevresine gönderdiği kuvvetlerle bölgenin Osmanlı hâkimiyetine alınmasını sağlamış, böylece idarî olduğu kadar askerî yeteneğini de göstermiştir.
Şehzadelik yıllarında zaman zaman babası Fatih Sultan Mehmed Han ile fikir ayrılıkları yaşadığı da kaynaklarda yer almaktadır. Özellikle vakıf uygulamaları ve bazı idarî meselelerde farklı yaklaşımlar sergilemesi sebebiyle aralarında kısa süreli gerginlikler yaşanmış, ancak bu durum baba-oğul arasındaki devlet bağlılığını zedelememiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, Bayezid’i daima tahtın en güçlü adaylarından biri olarak görmüş ve onun sancak idaresindeki başarısını yakından takip etmiştir.
Yaklaşık otuz yılı bulan şehzadelik dönemi boyunca Sultan II. Bayezid Han, ilimle yoğrulmuş bir kültür adamı, sancak idaresinde tecrübe kazanmış bir yönetici ve savaş meydanlarını tanımış bir kumandan olarak yetişmiştir. Bu uzun hazırlık süreci, onu Osmanlı tahtına çıkacak en tecrübeli şehzadelerden biri hâline getirmiştir. Ancak 1481 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın beklenmedik vefatıyla birlikte yalnızca yeni bir hükümdar seçilmeyecek; Osmanlı tarihinin en kritik taht mücadelelerinden biri başlayacak ve Sultan II. Bayezid Han’ın hayatı tamamen değişecektir.
Sultan II. Bayezid Han’ın Tahta Çıkışı ve Osmanlı Devleti’nde İlk Büyük Taht Mücadelesi (3 Mayıs 1481 – 22 Haziran 1481)

Fatih Sultan Mehmed Han’ın yaklaşık otuz yıl boyunca sürdürdüğü fetih siyaseti sayesinde Osmanlı Devleti, XV. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde dünyanın en güçlü devletlerinden biri hâline gelmişti. İstanbul’un fethi, Sırbistan’ın, Mora’nın, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun, Karamanoğulları’nın ve Kırım’ın Osmanlı hâkimiyetine alınmasıyla devlet hem Avrupa’da hem de Asya’da büyük bir güç olarak kabul ediliyordu. Ancak böylesine güçlü bir imparatorluğun geleceği, 1481 yılında yaşanan beklenmedik bir gelişmeyle ciddi bir belirsizliğe sürüklendi.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın Son Seferi
1481 yılı baharında Fatih Sultan Mehmed Han yeni bir büyük sefere hazırlanıyordu. Osmanlı kaynakları padişahın sefer hedefini açıkça belirtmemektedir. Bu nedenle tarihçiler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bir grup araştırmacıya göre hedef Memlük Devleti idi. Başka bir görüşe göre ise İtalya’nın tamamen fethedilmesi planlanıyordu. Bazı tarihçiler ise Rodos Şövalyeleri üzerine büyük bir deniz harekâtı hazırlığında bulunulduğunu ileri sürmektedir.
Kesin olarak bilinen husus, Sultan Mehmed Han’ın 27 Nisan 1481 tarihinde İstanbul’dan ayrılarak ordusuyla birlikte Üsküdar üzerinden Anadolu yakasına geçtiğidir. Osmanlı ordusu Gebze yakınlarındaki Hünkârçayırı mevkiine ulaştığında padişahın sağlık durumu ağırlaşmaya başladı.
Fatih Sultan Mehmed Han uzun yıllardır nikris (gut) hastalığından muzdaripti. Sefer sırasında rahatsızlığı ilerledi ve 3 Mayıs 1481 (4 Rebîülevvel 886 H.) tarihinde Hünkârçayırı’nda elli yaşında vefat etti. Osmanlı tarihinin en büyük hükümdarlarından birinin ölümü, yalnızca devlet içerisinde değil bütün Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Avrupa saraylarında kilise çanları çalınırken, Osmanlı Devleti ise yeni bir hükümdarın kim olacağı sorusuyla karşı karşıya kaldı.
Devletin Yönetiminde Ortaya Çıkan Boşluk
Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı ilk anda devlet sırrı olarak saklandı. Osmanlı Devleti’nin sınırları üç kıtaya yayılmıştı ve böyle bir haberin erken duyulması hem içeride isyanlara hem de dışarıda düşman devletlerin saldırılarına zemin hazırlayabilirdi.
Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa derhâl harekete geçti. Tahtın boş kalmaması için hem Amasya’da bulunan Şehzade Bayezid’e hem de Karaman Sancak Beyi olan Şehzade Cem’e ulaklar gönderildi. Ancak bu noktada Osmanlı tarihinin akışını değiştiren önemli bir gelişme yaşandı.
Şehzade Bayezid’in damadı olan Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa, Cem Sultan’a gönderilen ulaklardan birini ele geçirerek haberin gecikmesini sağladı. Böylece Şehzade Bayezid, babasının ölüm haberini kardeşinden daha önce aldı. Bu küçük gibi görünen gelişme, ilerleyen günlerde Osmanlı tahtının kaderini belirleyen en önemli olaylardan biri olacaktı.
İstanbul’da Yeniçeri Ayaklanması
Fatih Sultan Mehmed Han’ın ölüm haberi kısa süre içerisinde İstanbul’daki Yeniçeri Ocağı’na ulaştı.
Yeniçeriler arasında Şehzade Bayezid taraftarları çoğunluktaydı. Buna karşılık Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa’nın Cem Sultan’ı desteklediği düşünülüyordu.
Bu durum kısa sürede büyük bir isyana dönüştü.
4 Mayıs 1481 tarihinde Yeniçeriler saraya yürüyerek Karamanî Mehmed Paşa’yı öldürdüler. Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa bir sadrazam yeniçeriler tarafından linç edilerek hayatını kaybetmiş oldu.
Bu olay yalnızca bir sadrazamın ölümü değil, aynı zamanda Yeniçeri Ocağı’nın devlet siyasetindeki etkisinin giderek artacağının ilk büyük işaretiydi. Bundan sonraki yüzyıllarda Yeniçeriler birçok padişahın tahta çıkışında veya tahttan indirilmesinde belirleyici rol oynayacaklardı.
Şehzade Korkut’un Geçici Olarak Tahta Oturtulması
İstanbul’da yaşanan karışıklık sırasında devlet ileri gelenleri, tahtın tamamen boş kalmasının büyük tehlike oluşturacağını düşündüler.
Bunun üzerine henüz çocuk yaşta bulunan Şehzade Bayezid’in oğlu Şehzade Korkut, babası gelinceye kadar sembolik olarak tahta oturtuldu.
Bu uygulama Osmanlı tarihinde çok nadir görülen geçici bir tedbirdi. Şehzade Korkut fiilen devlet yönetmedi; yalnızca devlet otoritesinin devam ettiğini göstermek amacıyla kısa süre için hükümdar vekili kabul edildi.
Şehzade Bayezid’in Amasya’dan İstanbul’a Yolculuğu

Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefat haberini 7 Mayıs 1481 tarihinde alan Şehzade Bayezid, hiç vakit kaybetmeden hazırlıklara başladı.
Yaklaşık 4.000 kişilik maiyetiyle Amasya’dan hareket etti.
Tokat, Osmancık, Bolu ve İzmit güzergâhını takip eden Şehzade Bayezid, dokuz günlük hızlı bir yolculuğun ardından 21 Mayıs 1481 tarihinde Üsküdar’a ulaştı.
Ertesi gün kayıklarla İstanbul’a geçti.
Öncelikle babasının cenaze merasimine katıldı.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın naaşı büyük bir törenle defnedildikten sonra Topkapı Sarayı’na geçildi.
Sultan II. Bayezid Han’ın Cülûsu

Osmanlı Devleti’nin ileri gelen devlet adamları, kazaskerler, vezirler, beylerbeyleri ve ulemâ huzurunda 22 Mayıs 1481 (22 Rebîülevvel 886 H.) tarihinde gerçekleştirilen merasimle Şehzade Bayezid resmen Osmanlı tahtına çıktı.
Böylece Osmanlı Devleti’nin sekizinci padişahı oldu.
Tahta çıkmasının ardından devlet geleneğine uygun olarak Cülûs Bahşişi dağıttı.
- Yeniçerilere kişi başı 3.000 akçe
- Ulûfelerde artış
- Devlet adamlarına çeşitli ihsanlar
- Bazı dirlik ve timarların yeniden düzenlenmesi
Bu uygulamalar ilk günlerde ordunun ve devlet teşkilatının desteğini sağlamaya yönelik önemli adımlar olarak değerlendirilmektedir.
Osmanlı Devleti’ni Bekleyen İlk Büyük Tehlike
Sultan II. Bayezid Han tahta çıkmış olsa da devlet henüz tam anlamıyla huzura kavuşmamıştı.
Kardeşi Cem Sultan, kendisinin hükümdarlığa daha layık olduğunu düşünüyor ve Osmanlı tahtı üzerindeki hakkından vazgeçmiyordu.
Karaman Beyliği’nin eski ileri gelenleri, Memlük Devleti ve ilerleyen süreçte Avrupa devletleri de Cem Sultan’ı desteklemeye başlayacaktı.
Böylece Osmanlı tarihinin en uzun ve en tehlikeli taht mücadelelerinden biri başlamış oldu.
Bu mücadele yalnızca iki kardeş arasında yaşanan bir iktidar savaşı değil; Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni parçalamak amacıyla kullanacağı büyük bir uluslararası siyasî krize dönüşecekti.
Bu nedenle Sultan II. Bayezid Han’ın hükümdarlığının ilk yılları, fetihlerden çok devletin birlik ve bütünlüğünü koruma mücadelesiyle geçecektir.
Cem Sultan Olayı ve Osmanlı Devleti’ni Sarsan Taht Mücadelesi (1481-1495)

Sultan II. Bayezid Han’ın 22 Mayıs 1481 tarihinde Osmanlı tahtına çıkmasıyla birlikte devlet görünüşte yeni hükümdarına kavuşmuş olsa da, gerçekte Osmanlı tarihinin en kritik iç mücadelelerinden biri henüz başlamıştı. Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı yalnızca yeni bir padişahın seçilmesi meselesi değildi. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin geleceğini belirleyecek büyük bir taht mücadelesinin de başlangıcıydı. Bu mücadele, ilerleyen yıllarda Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine doğrudan müdahil olmasına yol açacak, yaklaşık on dört yıl boyunca Osmanlı dış politikasını etkileyen uluslararası bir mesele hâline gelecekti.
Şehzade Cem Sultan’ın Taht İddiası
Fatih Sultan Mehmed Han’ın küçük oğlu olan Şehzade Cem, babasının ölüm haberini ağabeyi Bayezid’den daha geç aldı. Bunun en önemli sebebi, Cem Sultan’a gönderilen ulaklardan birinin Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından durdurulmasıydı. Böylece Bayezid İstanbul’a ulaşarak tahta çıkarken Cem Sultan henüz Karaman Sancağı’ndan harekete geçebilmişti. Cem Sultan, Osmanlı tahtının yalnızca ağabeyinin hakkı olmadığını düşünüyordu. Kendisinin de hükümdarlık için gerekli vasıflara sahip olduğuna inanıyor, özellikle Anadolu’daki bazı Türkmen beylerinden ve Karaman çevresindeki eski bey ailelerinden önemli destek görüyordu. Fatih Sultan Mehmed Han döneminde Osmanlı hâkimiyetine alınan Karaman Beyliği’nin eski yöneticileri, yeniden güç kazanabilmek için Cem Sultan’ı desteklemeye başladılar.
Bursa’nın Ele Geçirilmesi
Şehzade Cem kısa süre içerisinde yaklaşık 4.000 kişilik bir kuvvet topladı. Osmanlı birliklerinin henüz tam olarak toparlanamadığını gören Cem Sultan süratle Bursa üzerine yürüdü ve 28 Mayıs 1481 tarihinde şehre girerek kontrolü ele geçirdi. Bursa’nın ele geçirilmesi Osmanlı tarihi açısından son derece önemliydi. Çünkü Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkentiydi ve burada hükümdarlığını ilan etmek büyük bir siyasî meşruiyet anlamı taşıyordu. Cem Sultan burada kendi adına hutbe okuttu, para bastırdı, devlet adamlarını görevlendirdi ve kendisini Osmanlı Sultanı ilan etti. Yaklaşık 18 gün boyunca Bursa ve çevresinde fiilen hükümdarlık yaparak bölgeyi kendi idaresi altında tuttu.
Osmanlı Devleti’ni İkiye Bölme Teklifi
Cem Sultan, savaşmadan sonuca ulaşmak amacıyla ağabeyi Sultan II. Bayezid Han’a dikkat çekici bir teklif gönderdi. Teklife göre Rumeli toprakları Sultan II. Bayezid Han’ın yönetiminde kalacak, Anadolu ise Cem Sultan tarafından idare edilecekti. İlk bakışta bir uzlaşma gibi görünen bu teklif, Osmanlı devlet geleneğine tamamen aykırıydı. Türk-İslam devlet anlayışına göre devlet hükümdarın ortak malı değil, bölünmez bir bütündü. Özellikle Osman Gazi’den itibaren oluşan Osmanlı siyaset anlayışında devletin paylaşılması kabul edilemezdi. Sultan II. Bayezid Han bu teklifi kesin bir dille reddetti. Divan üyeleri, ulemâ ve devlet adamları da aynı görüşü paylaşarak Osmanlı Devleti’nin ikiye ayrılmasının gelecekte çok daha büyük felaketlere yol açacağını ifade ettiler.
Yenişehir Muharebesi (22 Haziran 1481)
Sultan II. Bayezid Han, devlet otoritesini yeniden sağlamak amacıyla süratle harekete geçti. İki kardeşin orduları Bursa’nın doğusunda bulunan Yenişehir Ovası’nda karşı karşıya geldi. 22 Haziran 1481 (24 Cemâziyelâhir 886 H.) tarihinde gerçekleşen savaş, Osmanlı tarihindeki ilk büyük şehzade savaşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bayezid’in ordusu Kapıkulu askerleri, Yeniçeriler, Anadolu kuvvetleri ve Rumeli askerlerinden oluşurken, Cem Sultan’ın ordusunda Karamanlı kuvvetler, Türkmen birlikleri ve gönüllüler bulunuyordu. Savaş uzun sürmedi. Düzenli Osmanlı ordusu karşısında Cem Sultan’ın kuvvetleri tutunamadı ve Yenişehir Muharebesi kesin olarak Sultan II. Bayezid Han’ın zaferiyle sonuçlandı. Cem Sultan ise yanında kalan az sayıdaki adamıyla önce Konya’ya, ardından Tarsus’a çekilmek zorunda kaldı.
Memlük Devleti’ne Sığınması (1481)
Yenişehir’deki yenilginin ardından Cem Sultan, Anadolu’da yeterli desteği bulamayacağını anlayınca Memlük Sultanı Kayıtbay’ın daveti üzerine Mısır’a gitmeye karar verdi. Temmuz 1481 tarihinde Kahire’ye ulaştı ve Memlük Sultanı tarafından büyük törenlerle karşılandı. Bu gelişme Osmanlı-Memlük ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Çünkü Memlük Devleti, Cem Sultan’ı Osmanlı Devleti üzerinde siyasî baskı kurabilecek önemli bir koz olarak görüyordu. Kahire’de bulunduğu süre içerisinde ilim meclislerine katıldı, Mekke’ye giderek hac farizasını yerine getirdi ve yeniden Anadolu’ya dönerek taht mücadelesini sürdürmek için uygun zamanı bekledi.
İkinci Taht Girişimi (1482)
Memlük Devleti’nin desteğini alan Cem Sultan yeniden Anadolu’ya geçti ve 27 Mayıs 1482 tarihinde Konya’yı kuşattı. Ancak Sultan II. Bayezid Han’ın gönderdiği Osmanlı ordusunun yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Akşehir civarında yapılan çarpışmalarda yeniden mağlup oldu. Artık Anadolu’da tutunmasının mümkün olmadığını anlayan Cem Sultan, yanında yaklaşık otuz adamıyla birlikte Akdeniz kıyısına ulaştı ve buradan gemiyle Rodos Adası’na geçti.
Rodos Şövalyeleri’ne Sığınması (29 Temmuz 1482)
29 Temmuz 1482 tarihinde Cem Sultan, Akdeniz’in en güçlü askerî teşkilatlarından biri olan Rodos Şövalyeleri’ne sığındı. Aslında amacı Avrupa’dan destek alarak yeniden Rumeli üzerinden Osmanlı topraklarına girmekti. Ancak olaylar beklediği gibi gelişmedi. Şövalyeler onu misafir etmek yerine siyasî bir rehine olarak değerlendirdiler. Böylece Cem Sultan yalnızca Osmanlı tahtına aday bir şehzade olmaktan çıktı ve Avrupa diplomasisinin en değerli pazarlık unsurlarından biri hâline geldi.
Avrupa’nın Osmanlı’ya Karşı En Büyük Kozu
Sonraki yıllarda Cem Sultan Rodos, Fransa, Papalık, Napoli ve Roma arasında adeta el değiştirdi. Papa VIII. Innocentius, Fransa Krallığı ve diğer Avrupa devletleri, Cem Sultan’ı Osmanlı Devleti’ne karşı sürekli bir tehdit unsuru olarak kullandılar. Her yeni Haçlı ittifakı kurulmak istendiğinde Cem Sultan yeniden gündeme getiriliyor, Osmanlı Devleti’ni içeriden bölmeye yönelik planlar hazırlanıyordu. Bu nedenle Sultan II. Bayezid Han, Avrupa ile yürüttüğü diplomaside son derece dikkatli davranmak zorunda kaldı. Bazı dönemlerde Cem Sultan’ın serbest bırakılmaması için Papalık’a ve Rodos Şövalyeleri’ne yüksek miktarlarda para gönderildi. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupa’nın Cem Sultan’ı askerî bir harekâtın başına geçirerek kendisine karşı kullanmasını engellemeye çalıştı.
Cem Sultan’ın Vefatı (25 Şubat 1495)
Fransa Kralı VIII. Charles’in İtalya Seferi sırasında Cem Sultan da beraberinde götürüldü. Ancak uzun yıllar süren esaret, hastalıklar ve ağır yaşam şartları onun sağlığını büyük ölçüde bozmuştu. 25 Şubat 1495 (27 Muharrem 900 H.) tarihinde İtalya’nın Capua şehrinde hayatını kaybetti. Bazı Batılı kaynaklarda doğal sebeplerden öldüğü belirtilirken, bazı Osmanlı ve Avrupa kronikleri ise zehirlenmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Bu sebeple Cem Sultan’ın ölüm nedeni günümüzde dahi tarihçiler arasında tartışılmaya devam etmektedir.
Cenazesinin Osmanlı Topraklarına Getirilmesi
Sultan II. Bayezid Han, kardeşinin ölüm haberini aldıktan sonra Osmanlı ülkesinde üç gün yas ilan etti. Camilerde gıyabî cenaze namazları kıldırıldı, fakirlere sadakalar dağıtıldı ve Cem Sultan için dualar edildi. Ancak naaşı hemen Osmanlı Devleti’ne teslim edilmedi. Avrupa devletleri onun cenazesini bile siyasî pazarlık konusu hâline getirdiler. Yaklaşık dört yıl sonra, 1499 yılında Cem Sultan’ın naaşı Osmanlı Devleti’ne teslim edildi. Mudanya üzerinden Bursa’ya getirilen cenaze, Muradiye Külliyesi’ndeki türbesine defnedildi. Böylece yaklaşık on dört yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetini etkileyen Cem Sultan meselesi fiilen sona ermiş oldu.
- II. Bayezid Han

















































