Sultan I.Mehmed Han Dönemi

Doğumu, Soyu ve Hanedan İçindeki Yeri (1387)

Osmanlı Devleti’nin altı asrı aşan tarihî serüveninde bazı hükümdarlar yalnızca kendi dönemlerini değil, kendilerinden sonra gelecek nesillerin kaderini de belirlemiştir. Bu hükümdarlardan biri hiç şüphesiz Sultan Mehmed Han’dır. Osmanlı tarih yazıcılığında daha çok Çelebi Mehmed adıyla tanınan hükümdar, Ankara Muharebesi sonrasında parçalanan Osmanlı Devleti’ni yeniden bir araya getirerek tarih sahnesinden silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalan devleti ikinci kez ayağa kaldırmıştır. Bu sebeple tarihçiler tarafından haklı olarak “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” unvanıyla anılmaktadır.

Konu Başlıkları

Ancak Sultan Mehmed Han’ın devleti yeniden inşa eden büyük hükümdar kimliğini anlayabilmek için önce onun dünyaya geldiği dönemin siyasî şartlarını, mensup olduğu hanedanı, ailesini ve çocukluk yıllarını incelemek gerekir. Çünkü büyük hükümdarlar yalnızca tahta çıktıkları gün değil, yetiştikleri çevre, aldıkları eğitim ve yaşadıkları ilk tecrübeler sayesinde şekillenirler. Mehmed Han’ın karakterini oluşturan temel özellikler de henüz çocukluk yıllarında aldığı eğitim, Osmanlı sarayındaki disiplinli hayat ve babası Sultan Bayezid Han’ın yanında kazandığı devlet tecrübeleriyle meydana gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Yükseliş Yıllarında Bir Şehzadenin Doğumu

Sultan Mehmed Han, 1387 yılı civarında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi konusunda Osmanlı kronikleri arasında küçük farklılıklar bulunmakla birlikte, tarihçilerin büyük çoğunluğu onun 1387 yılında doğduğu konusunda görüş birliği içerisindedir. Doğum yeri hakkında ise kesin bir kayıt bulunmamakla birlikte, kaynaklarda ağırlıklı olarak Bursa ve Edirne ihtimalleri üzerinde durulmaktadır. Bazı Osmanlı kronikleri Bursa’yı işaret ederken, bazı araştırmacılar ise babasının seferleri sebebiyle Edirne ihtimalinin daha güçlü olduğunu belirtmektedir. Günümüzde akademik çalışmalarda kesin olarak kabul edilen ortak bir doğum yeri bulunmamaktadır.

Mehmed Han’ın doğduğu yıllarda Osmanlı Devleti, kuruluşundan yaklaşık seksen yıl sonra Anadolu ve Balkanlar’ın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline gelmişti. Dedesi Sultan Murad Han Hüdâvendigâr’ın kazandığı Çirmen ve Birinci Kosova zaferleri sayesinde Balkanlar’da Osmanlı üstünlüğü kesinleşmiş, Edirne devletin başkenti olmuş ve Osmanlı Devleti artık yalnızca Anadolu’da değil Avrupa siyasetinde de söz sahibi bir güç olarak kabul edilmeye başlanmıştı.

Babası Sultan Bayezid Han ise tahta çıktığında bu güçlü mirası daha da ileri taşımayı hedeflemişti. Anadolu Türk birliğini sağlamak, Bizans üzerindeki baskıyı artırmak ve Osmanlı Devleti’ni cihan devleti hâline getirmek için yoğun bir mücadele yürütüyordu. Dolayısıyla Mehmed Han, küçük bir beylikte değil; hızla büyüyen, fetihlerle sınırlarını genişleten ve dünya siyasetinde etkisini artıran güçlü bir devletin şehzadesi olarak dünyaya gelmiştir.

Babası: Sultan Bayezid Han

Mehmed Han’ın babası, Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdarı olan Sultan Bayezid Han‘dır. Tarihte daha çok Yıldırım Bayezid unvanıyla tanınan hükümdar, savaş meydanlarındaki olağanüstü hareket kabiliyeti sebebiyle bu unvanı almıştır. Kısa süre içerisinde Anadolu’daki birçok Türk beyliğini Osmanlı hâkimiyetine katmış, Bizans’ı defalarca kuşatmış ve 1396 yılında Niğbolu Muharebesi’nde Avrupa’nın en büyük Haçlı ordularından birini ağır yenilgiye uğratarak bütün İslâm dünyasında büyük şöhret kazanmıştır.

Sultan Bayezid Han yalnızca başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda disiplinli bir devlet adamıydı. Çocuklarının eğitimine büyük önem veriyor, onları küçük yaşlardan itibaren devlet yönetimine hazırlıyordu. Osmanlı hanedanında şehzadeler yalnızca sarayda yetişmez; belirli bir yaşa geldiklerinde sancaklara gönderilerek idarî ve askerî tecrübe kazanırlardı. Mehmed Han da ilerleyen yıllarda bu sistem içerisinde yetişecek ve devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrenecekti.

Annesi ve Ailesi

Sultan Mehmed Han’ın annesi hakkında Osmanlı kaynaklarında farklı bilgiler bulunmaktadır. Tarihçilerin büyük bölümü annesinin Devlet Hatun olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte bazı kroniklerde farklı isimler de zikredilmektedir. Erken dönem Osmanlı tarihine ait belgelerin sınırlı olması sebebiyle bu konuda kesin hüküm vermek mümkün değildir. Ancak genel kabul gören görüş, Mehmed Han’ın annesinin Devlet Hatun olduğudur.

Mehmed Han, kalabalık bir Osmanlı hanedanı içerisinde büyümüştür. Babası Sultan Bayezid Han’ın farklı hanımlardan dünyaya gelen çok sayıda oğlu bulunuyordu. Bunlar arasında Ertuğrul Çelebi, İsa Çelebi, Emir Süleyman Çelebi, Musa Çelebi, Mustafa Çelebi ve Mehmed Çelebi en çok bilinen şehzadelerdir. Bu durum, Osmanlı veraset sistemi gereği gelecekte yaşanacak taht mücadelelerinin de temelini oluşturacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde belirlenmiş bir veliaht sistemi bulunmuyor, hükümdarın bütün oğulları tahta çıkma hakkına sahip kabul ediliyordu.

Henüz çocukluk yıllarında aynı saray içerisinde birlikte yetişen bu şehzadelerin, yıllar sonra Osmanlı Devleti’nin geleceğini belirleyecek büyük mücadelelerde birbirlerine rakip olacaklarını o günlerde hiç kimse tahmin etmiyordu.

Osmanlı Hanedanının Devamını Temsil Eden Bir Şehzade

Mehmed Han’ın doğduğu yıllarda Osmanlı Hanedanı artık Anadolu’nun sıradan bir bey ailesi olmaktan çıkmıştı. Osman Gazi ile başlayan hanedan, Orhan Gazi ve Sultan Murad Han dönemlerinde büyük bir devlet ailesine dönüşmüş, İslâm dünyasında saygı duyulan hükümdar soylarından biri hâline gelmişti. Mehmed Han da bu köklü hanedanın geleceğini temsil eden şehzadelerden biri olarak yetiştirildi.

Henüz doğduğu andan itibaren onun hayatı sıradan bir çocuğun hayatından çok farklıydı. Alacağı eğitim, yaşayacağı şehirler, katılacağı seferler ve üstleneceği görevler önceden belirlenmişti. Çünkü Osmanlı şehzadeleri doğdukları andan itibaren yalnızca hanedan mensubu değil, aynı zamanda geleceğin devlet yöneticileri olarak görülüyorlardı.

Sultan Mehmed Han’ın çocukluk yılları da işte bu disiplinli Osmanlı saray düzeni içerisinde başlayacak; alacağı eğitim ve kazanacağı tecrübeler onu ileride Osmanlı Devleti’ni ikinci kez kuracak büyük hükümdara dönüştürecektir.

Şehzadelik Yılları ve Amasya Sancak Beyliği (1395-1402)

Osmanlı Devleti’nde şehzadelerin gerçek anlamda devlet adamı olarak yetişmeleri yalnızca sarayda aldıkları eğitimle sınırlı değildi. Küçük yaşlardan itibaren dinî ilimler, tarih, hukuk, askerlik ve devlet teşkilatı konusunda eğitim alan hanedan mensupları, belirli bir olgunluğa ulaştıklarında sancaklara gönderilirlerdi. Bu uygulamanın temel amacı, geleceğin hükümdarlarının devlet yönetimini kitaplardan değil, doğrudan halkın içerisinde yaşayarak öğrenmelerini sağlamaktı. Vergi toplanmasından adaletin uygulanmasına, askerî birliklerin sevk ve idaresinden şehirlerin güvenliğine kadar devlet idaresine ait bütün meseleler, şehzadelerin sancak görevleri sırasında uygulamalı olarak öğretilirdi. Osmanlı tarihinin büyük hükümdarlarının hemen tamamı bu sistem içerisinde yetişmiş, tahta çıkmadan önce farklı sancaklarda önemli idarî tecrübeler kazanmışlardır.

Mehmed Çelebi de çocukluk yıllarında aldığı yoğun eğitimin ardından bu geleneğe uygun şekilde devlet idaresini öğrenmek üzere sancak görevine gönderildi. Kaynakların büyük çoğunluğuna göre kendisine Amasya Sancağı emanet edildi. Amasya, Osmanlı Devleti açısından sıradan bir sancak değildi. Anadolu’nun kuzeyinde yer alan şehir; Tokat, Sivas ve Karadeniz yollarının birleştiği stratejik konumu, güçlü ekonomik yapısı, ilmî çevresi ve Türkmen nüfusu sayesinde şehzadelerin yetiştirildiği en önemli merkezlerden biri olarak kabul ediliyordu. Osmanlı tarihinde daha sonra Sultan İkinci Murad Han, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han gibi birçok hükümdarın da Amasya’da sancakbeyliği yapması, bu şehrin hanedan eğitimindeki yerini açıkça göstermektedir.

Mehmed Çelebi Amasya’ya geldiğinde artık yalnızca bir şehzade değil, padişah adına devlet idaresini yürüten sancakbeyi sıfatını taşıyordu. Her ne kadar yanında tecrübeli lala ve devlet adamları bulunsa da alınacak birçok karar doğrudan onun adına uygulanıyordu. Kadılarla yapılan toplantılara katılıyor, askerî birliklerin eğitimini takip ediyor, vergi düzenini denetliyor ve halkın şikâyetlerini dinliyordu. Böylece ileride bütün Osmanlı ülkesini yönetecek hükümdar, devlet yönetiminin en temel meselelerini genç yaşta yaşayarak öğrenmeye başlamıştı.

Amasya’nın seçilmesinin bir başka önemli sebebi de bölgenin siyasî yapısıydı. Şehir, Anadolu’nun doğu sınırına yakın olması sebebiyle zaman zaman Türkmen beyleriyle, Dulkadiroğulları ve Kadı Burhâneddin Devleti’nin eski nüfuz alanlarıyla temas hâlindeydi. Bu durum Mehmed Çelebi’ye yalnızca şehir yönetimini değil, diplomasi ve sınır güvenliği konularını da öğretmiştir. İlerleyen yıllarda Fetret Devri boyunca Anadolu’da kuracağı güçlü ittifakların temelinde, Amasya’da kazandığı bu siyasî tecrübelerin büyük payı bulunacaktır.

Amasya halkı kısa süre içerisinde genç sancakbeyinin adaletli ve sakin mizacını tanımaya başladı. Mehmed Çelebi kararlarını acele vermeyen, devlet büyüklerine danışmayı önemseyen ve halkın sıkıntılarıyla yakından ilgilenen bir yönetici profili çiziyordu. Bu özellikleri, ileride kardeşleriyle girişeceği uzun mücadelelerde onun en büyük avantajlarından biri olacaktır. Çünkü Fetret Devri başladığında Anadolu’da ilk destek aldığı şehirlerin başında yine Amasya gelecektir.

Şehzadelik Yılları ve İlk Devlet Tecrübeleri (1395-1400)

Osmanlı Devleti’nde şehzadelik dönemi, yalnızca hanedan mensubu olarak yaşanan bir gençlik süreci değil, gelecekte devletin başına geçecek hükümdarın fiilen yetiştirildiği en önemli safhaydı. Çocukluk eğitimini tamamlayan şehzadeler, artık devlet işlerini yakından tanımaya, idarî görevler üstlenmeye ve askerî hayata alışmaya başlarlardı. Sultan Mehmed Han da yaklaşık sekiz yaşından itibaren bu yeni döneme adım atmış, saraydaki eğitimini sürdürürken devlet teşkilatının işleyişini uygulamalı olarak öğrenmeye başlamıştır. Bu yıllar, onun ileride göstereceği devlet adamlığının temelini oluşturan en önemli hazırlık dönemidir.

Şehzadelik yıllarında Mehmed Han’ın eğitimi daha da ağırlaştırıldı. Artık yalnızca dinî ilimler ve temel derslerle yetinilmiyor; devlet yönetimi, diplomasi, askerî strateji, hukuk ve maliye gibi konular da ayrıntılı biçimde okutuluyordu. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren yaşanan fetihler, Anadolu’daki siyasî gelişmeler, Balkan coğrafyasının yapısı ve komşu devletlerle olan ilişkiler kendisine sistemli şekilde öğretiliyordu. Böylece Mehmed Han yalnızca bulunduğu dönemi değil, yönetmeye aday olduğu devletin geçmişini ve karşı karşıya bulunduğu meseleleri de öğreniyordu.

Bu dönemde Mehmed Han’ın yanında bulunan lala, onun eğitiminden ve terbiyesinden sorumlu en önemli devlet adamıydı. Osmanlı geleneğinde lala yalnızca öğretmen değil, aynı zamanda rehber, danışman ve tecrübeli bir devlet adamıydı. Şehzadenin karakterini şekillendirir, eksiklerini tamamlar, gerektiğinde onu uyarır ve devlet yönetimine hazırlardı. Mehmed Han’ın sakin mizacı, sabırlı kişiliği ve istişareye önem veren yönetim anlayışının oluşmasında lalasının ve diğer hocalarının büyük tesiri olmuştur.

Şehzadelik yıllarında Mehmed Han sık sık babası Sultan Bayezid Han’ın divan toplantılarını takip etme imkânı bulmuştur. Divân-ı Hümâyun’da vezirlerin devlet meselelerini nasıl görüştüklerini, kadıların hukukî konularda nasıl karar verdiklerini, maliye görevlilerinin gelir ve gider hesaplarını nasıl değerlendirdiklerini dikkatle izliyordu. Elbette bu toplantılarda söz sahibi değildi; ancak geleceğin hükümdarı olarak devlet işlerinin nasıl yürütüldüğünü öğreniyor, karar alma süreçlerini yakından gözlemliyordu.

Sultan Bayezid Han’ın yoğun sefer programı, Mehmed Han’ın askerî hayatı erken yaşta tanımasını sağladı. Babasının ordu hazırlıklarını, askerlerin tertibini, sefer güzergâhlarının belirlenmesini ve lojistik faaliyetleri yakından görme fırsatı buldu. Osmanlı ordusunda disiplinin neden bu kadar önemli olduğu, savaş öncesinde yapılan hazırlıkların nasıl yürütüldüğü ve kumandanların hangi esaslara göre görevlendirildiği gibi konular, Mehmed Han’ın zihninde daha genç yaşlarda yer etmeye başladı.

Bu yıllarda yalnızca teorik bilgilerle yetinmeyen Mehmed Han, askerî talimlerini de yoğunlaştırdı. Ata binme konusundaki mahareti gelişti, okçulukta isabet oranı arttı ve kılıç kullanma eğitiminde önemli ilerleme kaydetti. Bunun yanında uzun mesafeli yürüyüşlere katılıyor, av organizasyonlarında yer alıyor ve zorlu arazi şartlarında hareket etmeyi öğreniyordu. Osmanlı askerî anlayışına göre hükümdar, ordusunun gerisinde değil, gerektiğinde en ön safında bulunmalıydı. Bu sebeple şehzadelerin fizikî dayanıklılığına büyük önem veriliyordu.

Şehzadelik döneminde Mehmed Han’ın dikkatini çeken konuların başında adalet anlayışı geliyordu. Babası Sultan Bayezid Han’ın kadılarla yaptığı görüşmeleri takip ediyor, halkın şikâyetlerinin nasıl dinlendiğini ve davaların hangi esaslara göre karara bağlandığını gözlemliyordu. Osmanlı Devleti’nin yalnızca fetihlerle değil, adaletle büyüdüğü düşüncesi kendisine sık sık anlatılıyor, hükümdarın en büyük vazifesinin halkın huzurunu sağlamak olduğu öğretiliyordu. Bu anlayış, ileride Fetret Devri’nin karmaşası içerisinde bile hukuku ve devlet düzenini korumaya çalışmasının en önemli sebeplerinden biri olacaktır.

1390’lı yılların sonlarına doğru Mehmed Han artık çocuk olarak değil, devlet görevine hazır bir Osmanlı şehzadesi olarak görülmeye başlanmıştı. Aldığı eğitim, kazandığı askerî tecrübeler ve devlet teşkilatını yakından tanıması sayesinde sancak yönetimini üstlenebilecek olgunluğa ulaştığı kabul edildi. Osmanlı geleneğine göre bundan sonraki aşama, teorik bilgilerin gerçek hayat içerisinde uygulanacağı sancak beyliği göreviydi.

Yaklaşık 1400 yılına gelindiğinde Sultan Bayezid Han, oğlunun artık devlet idaresini fiilen öğrenmesi gerektiğine karar verdi. Böylece Mehmed Han’ın hayatında yeni bir dönem başlayacak, Osmanlı tarihinin en önemli şehzadelik merkezlerinden biri olan Amasya Sancağı onun ilk büyük devlet mektebi olacaktı.

Amasya Sancak Beyliği ve Devlet Yönetimine İlk Adımı (1400-1402)

Osmanlı Devleti’nde şehzadelerin eğitim sürecinin son ve en önemli aşaması sancak beyliği göreviydi. Sarayda yıllarca süren teorik eğitimin ardından şehzadeler, devlet idaresini bizzat öğrenmeleri amacıyla Anadolu’nun önemli sancaklarına gönderilirlerdi. Bu uygulama sayesinde geleceğin hükümdarı yalnızca kitaplardan bilgi edinmekle kalmaz, halkın içerisinde yaşayarak devlet yönetimini, askerî teşkilatı, adalet mekanizmasını ve mali sistemi uygulamalı olarak öğrenirdi. Sultan Mehmed Han da genç yaşta bu devlet geleneğine uygun olarak Amasya Sancağı’na gönderildi ve burada hayatının en önemli tecrübelerini kazanmaya başladı.

Amasya, Osmanlı Devleti’nin sıradan sancaklarından biri değildi. Anadolu’nun kuzeyinde stratejik bir konumda bulunan şehir; Tokat, Sivas, Çorum ve Karadeniz’e uzanan ticaret yollarının kesişme noktasında yer alıyordu. Aynı zamanda Doğu Anadolu’dan gelebilecek tehlikelere karşı önemli bir savunma merkeziydi. Selçuklulardan itibaren ilim, kültür ve devlet yönetimi bakımından büyük bir merkez olan Amasya, Osmanlı döneminde de şehzadelerin yetiştirildiği en önemli şehirlerden biri hâline gelmişti. Daha sonraki yıllarda Sultan İkinci Murad Han, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han gibi birçok hükümdarın da burada sancak beyliği yapması tesadüf değildir.

Mehmed Han, Amasya’ya ulaştığında yanında kendisine rehberlik eden tecrübeli devlet adamları, lala ve çeşitli görevliler bulunuyordu. Ancak sancakta alınacak idarî kararların büyük bölümü artık onun adına uygulanıyordu. Böylece genç şehzade ilk defa devlet yönetiminin gerçek sorumluluğunu omuzlarında hissetmeye başladı. Şehirde görev yapan kadılar, subaşılar, sipahi beyleri ve diğer görevliler doğrudan sancakbeyine bağlı olarak çalışıyorlardı. Mehmed Han ise bütün bu teşkilatın düzenli işlemesini sağlamakla yükümlüydü.

Sancak beyliği görevi sırasında en fazla önem verdiği konuların başında güvenliğin sağlanması geliyordu. Amasya ve çevresinde yaşayan halkın can ve mal emniyetinin korunması, yolların güvenli tutulması, eşkıyalık faaliyetlerinin önlenmesi ve ticaret yollarının açık tutulması sancak yönetiminin temel vazifeleri arasındaydı. Mehmed Han, askerî birlikleri düzenli olarak denetliyor, sınır bölgelerindeki gelişmeleri yakından takip ediyor ve gerektiğinde hızlı şekilde müdahalede bulunuyordu. Bu uygulamalar sayesinde genç yaşta askerî sevk ve idare konusunda önemli tecrübeler kazandı.

Adalet işleri de onun sorumluluk alanının en önemli bölümlerinden birini oluşturuyordu. Her ne kadar davalara kadılar bakıyor olsa da sancakbeyi olarak adalet mekanizmasının düzenli işlemesini sağlamak Mehmed Han’ın görevleri arasındaydı. Kadılarla sık sık görüşüyor, halkın şikâyetlerini dinliyor ve devlet görevlilerinin halka karşı haksız uygulamalarda bulunmaması için gerekli tedbirleri alıyordu. Osmanlı Devleti’nin gücünün yalnızca ordudan değil, adalet anlayışından kaynaklandığını burada çok daha iyi kavradı.

Maliye yönetimi konusunda da önemli bilgiler edindi. Vergilerin hangi usullere göre toplandığını, timar sahiplerinin yükümlülüklerini, vakıf gelirlerinin nasıl kullanıldığını ve devlet hazinesine aktarılan gelirlerin hangi esaslara göre kayıt altına alındığını bizzat takip etti. Bu tecrübeler, ileride Fetret Devri sonrasında bozulan mali düzeni yeniden kurabilmesini sağlayacak bilgi birikiminin temelini oluşturmuştur.

Amasya’nın ilmî çevresi de Mehmed Han’ın yetişmesinde önemli rol oynadı. Şehirde yaşayan âlimler, müderrisler ve mutasavvıflarla görüşüyor, onların sohbetlerine katılıyor ve ilmî meseleler hakkında fikir alışverişinde bulunuyordu. Böylece yalnızca askerî ve idarî bakımdan değil, kültürel ve fikrî açıdan da kendisini geliştirmeye devam etti. Osmanlı hükümdarlarının ilme verdiği değerin bir yansıması olarak Mehmed Han da âlimlere büyük saygı gösteriyor, onların görüşlerinden istifade etmeye çalışıyordu.

Amasya’da geçirdiği yıllar boyunca çevredeki Türkmen beyleriyle de yakın ilişkiler kurdu. Bölgenin sosyal yapısını yakından tanıdı, aşiretlerin beklentilerini öğrendi ve Anadolu’nun siyasî dengelerini anlamaya başladı. Bu tecrübeler ilerleyen yıllarda Fetret Devri sırasında onun en büyük avantajlarından biri olacaktır. Çünkü Ankara Muharebesi’nden sonra Osmanlı Devleti parçalanırken Mehmed Han’a ilk destek veren şehirlerin ve Türkmen beylerinin önemli bir bölümü, Amasya sancakbeyliği sırasında kurduğu güven ilişkisi sayesinde onun yanında yer alacaktır.

1402 yılına gelindiğinde Mehmed Han artık yalnızca eğitimini tamamlamış bir şehzade değil, devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrenmiş genç ve tecrübeli bir sancakbeyi hâline gelmişti. Ancak aynı yıl doğudan gelen büyük bir tehlike, yalnızca onun hayatını değil, Osmanlı Devleti’nin geleceğini de tamamen değiştirecekti. Emir Timur’un Anadolu’ya ilerleyişi ve Sultan Bayezid Han’ın büyük bir orduyla Ankara üzerine hareket etmesi, Mehmed Han’ın genç yaşta tarihî bir sınavla karşı karşıya kalmasına neden olacaktı.

Emir Timur’un Anadolu Seferi ve Ankara Muharebesi’ne Giden Süreç (1400-1402)

Sultan Mehmed Han’ın Amasya Sancak Beyi olarak devlet idaresini öğrendiği yıllarda Osmanlı Devleti tarihinin en kritik gelişmelerinden biri yaşanmaktaydı. Batıda Balkanlar’da büyük zaferler kazanan ve Anadolu Türk birliğini büyük ölçüde sağlayan Sultan Bayezid Han, doğuda ise giderek büyüyen yeni bir güçle karşı karşıya kalmıştı. Bu güç, kısa süre içerisinde Orta Asya’dan Anadolu sınırlarına kadar uzanan büyük bir imparatorluk kuran Emir Timur’du. İki büyük Türk hükümdarının aynı dönemde genişleme siyaseti izlemesi, zamanla kaçınılmaz bir mücadeleyi beraberinde getirecekti.

Emir Timur, 1370 yılında Mâverâünnehir’de hâkimiyeti ele geçirdikten sonra kısa sürede Horasan, İran, Irak, Azerbaycan, Kafkasya ve Harezm’i idaresi altına almıştı. Arka arkaya kazandığı zaferler sayesinde yalnızca Türk-İslâm dünyasının değil, çağının en güçlü hükümdarlarından biri hâline gelmişti. Onun amacı yalnızca yeni topraklar fethetmek değildi. Aynı zamanda Cengiz Han’ın mirasını yeniden canlandırmayı ve bütün Türk-İslâm coğrafyasında üstünlüğünü kabul ettirmeyi hedefliyordu.

Bu sırada Osmanlı Devleti de Anadolu’da büyük bir siyasî birlik oluşturmuştu. Sultan Bayezid Han, Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulları ve diğer birçok Anadolu beyliğini Osmanlı idaresi altına almıştı. Bu gelişme Anadolu’da uzun yıllardır görülmeyen güçlü bir merkezî yönetim meydana getirmişti. Ancak Osmanlı hâkimiyetini kaybeden bazı beyler, Timur’un yanına giderek eski topraklarının kendilerine geri verilmesini istediler. Böylece Anadolu’daki siyasî mesele, Osmanlı Devleti ile Timur Devleti arasında uluslararası bir sorun hâline geldi.

1400 yılından itibaren iki hükümdar arasında diplomatik yazışmalar başladı. Karşılıklı gönderilen mektuplarda önce dostane ifadeler kullanılsa da zamanla üslup sertleşmeye başladı. Timur, Osmanlı hâkimiyetine katılan Anadolu beylerinin eski topraklarının geri verilmesini talep ediyor, Bayezid Han ise büyük mücadelelerle sağladığı Anadolu Türk birliğini bozmayı kesinlikle kabul etmiyordu. İki hükümdar da kendi devlet anlayışından taviz vermeye yanaşmayınca diplomasi giderek çıkmaza girdi.

1401 yılında Timur, Sivas üzerine yürüdü. Şehir uzun süre direniş gösterse de Timur’un güçlü ordusu karşısında daha fazla dayanamadı. Sivas’ın ele geçirilmesi ve şehirde yaşanan ağır tahribat, bütün Anadolu’da büyük endişeye sebep oldu. Timur’un Anadolu’daki ilerleyişi artık açıkça Osmanlı Devleti’ni hedef alıyordu. Sultan Bayezid Han ise doğudan gelen bu büyük tehdidi durdurmak amacıyla hazırlıklara başladı. Anadolu’nun çeşitli sancaklarından askerler çağrıldı, Rumeli’deki kuvvetlerin önemli bir bölümü Anadolu’ya geçirildi ve Osmanlı tarihinin en büyük ordularından biri oluşturuldu.

Bu hazırlıklar sırasında Amasya Sancak Beyi olan Mehmed Han da babasının emriyle sefer hazırlıklarına katıldı. Genç yaşına rağmen artık yalnızca sancak yöneticisi değil, aynı zamanda Osmanlı ordusunun kumandanlarından biri olarak görev yapacaktı. Amasya’da topladığı askerlerle birlikte Osmanlı ordusuna katılan Mehmed Han, yaklaşan büyük savaşın yalnızca iki hükümdar arasındaki bir mücadele olmadığını çok iyi biliyordu. Bu savaşın sonucu, Anadolu’nun ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini belirleyecekti.

1402 yılı yaz aylarında Timur’un ordusu Ankara yakınlarına ulaştı. Sultan Bayezid Han da ordusuyla birlikte doğuya ilerledi. İki büyük Türk ordusu, Ankara’nın doğusunda bulunan Çubuk Ovası‘nda karşı karşıya geldi. Osmanlı tarihinin akışını değiştirecek olan büyük mücadele artık kaçınılmaz hâle gelmişti. Mehmed Han da babasının yanında, Osmanlı ordusunun önemli kumandanlarından biri olarak bu tarihî savaşta yerini aldı.

Henüz yirmili yaşlarının başında bulunan genç şehzade, birkaç gün sonra yaşanacak gelişmelerin yalnızca kendi hayatını değil, altı asır hüküm sürecek Osmanlı Devleti’nin kaderini de değiştireceğinden habersizdi. 28 Temmuz 1402 tarihinde başlayacak Ankara Muharebesi, Osmanlı tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden biri olacak; Mehmed Han ise bu felaketin ardından devleti yeniden ayağa kaldıracak uzun mücadelenin merkezindeki isim hâline gelecekti.

Ankara Muharebesi ve Sultan Mehmed Han’ın İlk Büyük İmtihanı (28 Temmuz 1402)

28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara’nın kuzeydoğusunda bulunan Çubuk Ovası, Türk tarihinin en önemli savaşlarından birine sahne oldu. Bir tarafta Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdarı Sultan Bayezid Han komutasındaki Osmanlı ordusu, diğer tarafta ise Emir Timur’un uzun yıllar boyunca fetihlerle güçlenmiş büyük ordusu bulunuyordu. Bu savaş yalnızca iki büyük hükümdarın karşılaşması değildi. Anadolu’da hangi siyasî düzenin hâkim olacağı, Türk dünyasının liderliğini hangi devletin üstleneceği ve Osmanlı Devleti’nin geleceği de bu savaşın sonucuna bağlıydı.

Sultan Bayezid Han, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden topladığı kuvvetlerle Ankara’ya ulaştığında ordusunun savaş kabiliyetine güveniyordu. Osmanlı ordusunda Yeniçeriler, Kapıkulu askerleri, sipahiler, akıncılar ve Anadolu beyliklerinden gelen yardımcı kuvvetler bulunuyordu. Şehzadeler de ordunun çeşitli kanatlarında görev almışlardı. Mehmed Çelebi, genç yaşına rağmen önemli bir askerî birlikten sorumluydu ve savaş boyunca babasının emirlerini yerine getirecek kumandanlar arasında yer alıyordu.

Timur ise savaş meydanına yalnızca kalabalık bir orduyla değil, uzun yıllar boyunca Orta Asya, İran ve Hindistan’da savaşarak büyük tecrübe kazanmış askerlerle gelmişti. Ordusunda çok sayıda süvari birliği bulunuyor, ayrıca Hindistan seferinden getirilen savaş fillerini de ilk defa Anadolu’da kullanıyordu. Bunun yanında Timur, savaş başlamadan önce Osmanlı ordusunda bulunan bazı Anadolu beyleriyle gizlice irtibat kurmuş ve onları kendi tarafına çekmeyi başarmıştı. Bu durum savaşın kaderini değiştirecek en önemli gelişmelerden biri olacaktı.

Sabahın erken saatlerinde başlayan muharebe ilk saatlerde oldukça şiddetli geçti. Osmanlı ordusu merkezde güçlü bir savunma kurarken sağ ve sol kanatlardaki birlikler Timur’un süvari hücumlarını karşılamaya çalışıyordu. Sultan Bayezid Han bizzat ordusunun başında savaşı yönetiyor, şehzadeler de bulundukları birliklerde büyük cesaret gösteriyorlardı. Mehmed Çelebi de emrindeki askerlerle birlikte savaşın en yoğun yaşandığı bölgelerde çarpışıyor, düzenin korunması için büyük gayret gösteriyordu.

Muharebe devam ederken savaşın seyrini değiştiren beklenmedik gelişmeler yaşandı. Osmanlı ordusunda bulunan bazı Anadolu beylerine bağlı kuvvetler savaş meydanında Timur’un tarafına geçti. Daha önce Osmanlı hâkimiyetine giren bu beylerin bir kısmı eski topraklarını yeniden kazanabilmek ümidiyle Timur’u desteklemeyi tercih etti. Bu ani taraf değişikliği Osmanlı ordusunun kanatlarında büyük boşluklar meydana getirdi. Timur’un süvari birlikleri bu boşluklardan yararlanarak Osmanlı kuvvetlerini çevirmeye başladı.

Savaşın uzamasıyla birlikte başka bir problem daha ortaya çıktı. Yaz mevsiminin kavurucu sıcakları altında yapılan muharebe sırasında Osmanlı ordusu ciddi su sıkıntısı yaşamaya başladı. Timur’un daha önce bölgedeki su kaynaklarını kontrol altına alması ve bazı kuyuları kullanılmaz hâle getirmesi Osmanlı askerlerini zor durumda bıraktı. Yorgunluk, susuzluk ve art arda gelen saldırılar karşısında Osmanlı ordusunun direnci giderek zayıflamaya başladı.

Bütün olumsuz gelişmelere rağmen Sultan Bayezid Han savaş meydanını terk etmedi. Yanında kalan birliklerle son ana kadar mücadele etti. Mehmed Çelebi de babasının bulunduğu merkeze destek vermeye çalışıyor, ordunun tamamen dağılmasını önlemek için büyük çaba gösteriyordu. Ancak savaşın ilerleyen saatlerinde Osmanlı ordusunun genel düzeni bozuldu. Timur’un kuvvetleri üstünlüğü tamamen ele geçirdi ve Osmanlı birlikleri farklı yönlere çekilmeye başladı.

Muharebenin kaybedildiğini gören Mehmed Çelebi, yanında bulunan tecrübeli kumandanların tavsiyesi üzerine emrindeki askerleri gereksiz yere imha ettirmemek için düzenli şekilde geri çekilme kararı aldı. Bu karar onun askerî dehasını gösteren ilk önemli adımlardan biri olmuştur. Çünkü birçok birlik paniğe kapılarak dağılırken Mehmed Çelebi, kuvvetlerini disiplin içerisinde savaş alanından çıkarmayı başardı. Böylece yanında kalan askerî gücü koruyarak Amasya’ya doğru çekildi.

Sultan Bayezid Han ise savaş meydanında kuşatma altına alındı. Gün boyu süren direnişin ardından Timur’un askerleri tarafından esir alındı. Osmanlı tarihinin en acı olaylarından biri olarak kabul edilen bu gelişme, yalnızca bir hükümdarın esareti değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin tarihindeki en büyük siyasî krizlerden birinin başlangıcı oldu. Ankara Muharebesi’nin kaybedilmesiyle Anadolu Türk birliği dağıldı, merkezî otorite sarsıldı ve Osmanlı hanedanı içerisinde yıllarca sürecek taht mücadeleleri başladı.

Mehmed Çelebi ise Amasya’ya ulaşmayı başararak yanında kalan askerleri yeniden topladı. Henüz yirmili yaşlarının başında olan genç şehzade, artık yalnızca bir sancak beyi değildi. Önünde, parçalanmak üzere olan Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldıracak uzun ve zorlu bir mücadele vardı. Tarih onu, birkaç yıl sonra bu büyük imtihanın en başarılı ismi olarak yazacaktı.

Amasya’ya Dönüş ve Fetret Devri’nin Başlangıcı (1402)

Ankara Muharebesi’nin 28 Temmuz 1402 tarihinde Osmanlı Devleti’nin ağır mağlubiyetiyle sonuçlanmasının ardından Anadolu’da siyasî dengeler tamamen değişti. Sultan Bayezid Han’ın Emir Timur’a esir düşmesiyle birlikte Osmanlı Devleti tarihinde ilk defa merkezî otorite fiilen ortadan kalktı. Devletin başında bütün ülkeye hâkim tek bir hükümdar kalmamıştı. Osmanlı ordusu dağılmış, Anadolu Türk birliği parçalanmış ve yıllarca büyük mücadelelerle kurulan siyasî düzen birkaç gün içerisinde sarsılmıştı. Bu gelişmeler yalnızca Osmanlı Devleti’ni değil, Balkanlar’dan Anadolu’nun iç bölgelerine kadar uzanan geniş bir coğrafyayı doğrudan etkiledi.

Ankara Muharebesi sırasında düzenini bozmadan geri çekilmeyi başaran Mehmed Çelebi, emrindeki askerlerle birlikte süratle Amasya’ya yöneldi. Geri çekiliş sırasında mümkün olduğu kadar dağılmış Osmanlı askerlerini yeniden topluyor, güvenli güzergâhları kullanarak kuvvetlerini korumaya çalışıyordu. Genç yaşına rağmen gösterdiği bu soğukkanlılık, onun askerî kabiliyetini ortaya koyan ilk önemli başarılardan biri oldu. Çünkü savaş meydanından kurtarabildiği bu birlikler, ilerleyen yıllarda vereceği taht mücadelesinin temel askerî gücünü oluşturacaktı.

Mehmed Çelebi Amasya’ya ulaştığında şehir halkı ve devlet görevlileri tarafından büyük bir dikkatle karşılandı. Ankara’dan gelen haberler bütün Anadolu’da büyük endişe meydana getirmişti. Sultan Bayezid Han’ın akıbeti kesin olarak bilinmiyor, Timur’un hangi bölgelere yöneleceği tahmin edilemiyor ve Osmanlı Devleti’nin geleceği hakkında herkes farklı yorumlar yapıyordu. Böylesine belirsiz bir ortamda Amasya’nın düzenini koruyabilmek bile büyük bir başarı sayılıyordu.

Amasya’da ilk işi şehir güvenliğini sağlamak oldu. Şehrin kapıları kontrol altına alındı, askerî birlikler yeniden teşkilatlandırıldı ve çevre sancaklarla haberleşme yeniden kuruldu. Aynı zamanda Anadolu’nun çeşitli bölgelerine ulaklar gönderilerek Osmanlı Devleti’ne bağlı kalan sancak beylerinin durumu öğrenilmeye çalışıldı. Mehmed Çelebi henüz hükümdarlığını ilan etmemişti. Önceliği bulunduğu bölgeyi korumak ve gelişmeleri dikkatle takip etmekti.

Bu sırada Emir Timur, Ankara Muharebesi’nden sonra Anadolu’nun siyasî haritasını tamamen değiştirecek kararlar almaya başladı. Daha önce Sultan Bayezid Han tarafından Osmanlı Devleti’ne katılan Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Hamidoğulları ve diğer Anadolu beylikleri yeniden eski sahiplerine verildi. Böylece yıllarca süren mücadelelerle kurulan Anadolu Türk siyasî birliği büyük ölçüde ortadan kalktı. Osmanlı Devleti yalnızca askerî bakımdan değil, siyasî ve idarî bakımdan da en ağır darbelerden birini aldı.

Timur, Anadolu’da uzun süre kalıcı bir devlet kurmayı hedeflemiyordu. Onun amacı kendi üstünlüğünü kabul ettirmek ve eski Anadolu beylerini yeniden güçlendirmekti. Bu sebeple kısa süre içerisinde Anadolu’dan ayrılmaya başladı. Ancak geride bıraktığı tablo oldukça ağırdı. Anadolu yeniden çok sayıda siyasî merkeze bölünmüş, Osmanlı Devleti ise tarihinin en büyük otorite boşluğuyla karşı karşıya kalmıştı.

Sultan Bayezid Han’ın oğulları da bu süreçte farklı bölgelerde hâkimiyet kurmaya başladılar. Emir Süleyman Çelebi Rumeli’ye geçerek Edirne merkezli bir yönetim oluşturdu. İsa Çelebi Bursa ve çevresinde hâkimiyet kurmaya çalıştı. Mehmed Çelebi Amasya’da devlet düzenini korumaya çalışırken, ilerleyen yıllarda Musa Çelebi de Osmanlı tahtı üzerinde hak iddia edecekti. Böylece aynı hanedana mensup dört şehzade, farklı bölgelerde kendi otoritelerini oluşturmaya başladı.

Osmanlı tarihine Fetret Devri adı verilen bu dönem, 1402 ile 1413 yılları arasında yaklaşık on bir yıl devam edecektir. “Fetret” kelimesi sözlükte “boşluk”, “kesinti” ve “duraklama” anlamına gelmektedir. Gerçekten de bu yıllarda Osmanlı Devleti’nde merkezî otorite büyük ölçüde ortadan kalkmış, hanedan üyeleri arasında aralıksız taht mücadeleleri yaşanmış ve devlet geleceğinin en belirsiz dönemine girmiştir.

Ancak Mehmed Çelebi, diğer kardeşlerinden farklı bir yol izledi. O, hemen hükümdarlığını ilan ederek geniş fetihlere girişmek yerine önce Amasya’da güçlü bir idarî yapı kurmayı tercih etti. Türkmen beyleriyle iyi ilişkiler geliştirdi, şehir ulemâsının desteğini kazandı, askerî birliklerini yeniden düzenledi ve devlet teşkilatını bulunduğu bölgede ayakta tutmaya çalıştı. Bu sabırlı ve temkinli siyaset, ilerleyen yıllarda onu kardeşlerinden ayıracak en önemli özelliklerden biri olacaktı.

Henüz yirmili yaşlarının başında bulunan Mehmed Çelebi, artık yalnızca bir sancak beyi değildi. Önünde, parçalanmış Osmanlı Devleti’ni yeniden bir araya getirecek uzun ve zorlu bir mücadele bulunuyordu. Bu mücadelenin ilk hedefi ise Bursa’da hâkimiyet kurmaya çalışan kardeşi İsa Çelebi olacaktı.

İsa Çelebi ile Mücadele ve İlk Büyük Zafer (1403-1405)

Fetret Devri’nin başlamasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin farklı bölgelerinde Bayezid Han’ın oğulları kendi hâkimiyet alanlarını oluşturmaya başlamışlardı. Rumeli’de Emir Süleyman Çelebi Edirne’yi merkez edinmiş, Bursa ve çevresinde ise İsa Çelebi hükümdarlığını ilan etmişti. Mehmed Çelebi ise Amasya’da devlet teşkilatını ayakta tutmaya çalışıyor, acele karar vermek yerine bulunduğu bölgeyi sağlamlaştırarak uzun sürecek mücadeleye hazırlanıyordu. Onun bu temkinli siyaseti, diğer kardeşlerinden en önemli farkını oluşturuyordu.

İsa Çelebi, Bursa’yı kontrol altına aldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin meşru hükümdarı olduğunu ileri sürmeye başladı. Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olması sebebiyle yalnızca stratejik değil, aynı zamanda sembolik bakımdan da büyük önem taşıyordu. Orhan Gazi’den itibaren birçok Osmanlı hükümdarı burada yaşamış, devlet teşkilatı burada şekillenmişti. Bu sebeple Bursa’yı elinde bulunduran şehzadenin meşruiyetinin daha güçlü olacağı düşünülüyordu.

Mehmed Çelebi ise hükümdarlığın yalnızca Bursa’yı kontrol etmekle kazanılamayacağını biliyordu. Öncelikle güçlü bir ordu kurmalı, Anadolu’daki Türkmen beylerinin desteğini almalı ve devlet adamlarının güvenini kazanmalıydı. Bu amaçla Amasya, Tokat, Sivas ve çevresindeki sancaklarla ilişkilerini kuvvetlendirdi. Bölgedeki sipahiler yeniden teşkilatlandırıldı, askerî hazırlıklar tamamlandı ve Anadolu’nun doğusundaki destekçilerle irtibat güçlendirildi.

1403 yılı içerisinde Mehmed Çelebi, İsa Çelebi üzerine ilk askerî harekâtını başlattı. İki kardeşin kuvvetleri Bursa ile Ulubat arasındaki bölgelerde karşı karşıya geldi. Yapılan ilk çarpışmalarda kesin bir sonuç alınamadı. Her iki taraf da birbirinin gücünü ölçmeye çalışıyor, savaşın sonucunu belirleyecek büyük meydan muharebesi için hazırlık yapıyordu. Mehmed Çelebi bu süreçte askerî disiplinini korurken, İsa Çelebi daha çok bulunduğu bölgeleri elde tutmaya çalışıyordu.

Mücadelenin dönüm noktası Ulubat Muharebesi oldu. Kaynaklarda 1404 yılı sonu ile 1405 yılı başları arasında gerçekleştiği belirtilen bu savaşta Mehmed Çelebi ordusunu büyük bir disiplin içerisinde sevk etti. Amasya’dan getirdiği askerler ile kendisine katılan Anadolu kuvvetleri uyum içerisinde hareket ediyor, kumandanlar emirleri eksiksiz yerine getiriyordu. İsa Çelebi’nin ordusu ise sayıca güçlü görünmesine rağmen birlik ve disiplin bakımından aynı seviyede değildi.

Savaşın ilk saatlerinde iki taraf da büyük kayıplar verdi. Mehmed Çelebi ordusunun merkezini sağlam tutarken kanatlardaki birliklerini dikkatli şekilde kullandı. Gün boyunca devam eden çarpışmaların ardından İsa Çelebi’nin ordusunda çözülmeler başladı. Bazı askerî birlikler savaş meydanını terk etti, bazı kumandanlar ise Mehmed Çelebi’nin tarafına geçti. Bu gelişmeler savaşın sonucunu belirledi ve İsa Çelebi ağır bir yenilgiye uğradı.

Ulubat’taki mağlubiyetin ardından İsa Çelebi önce Bursa’ya çekildi, ancak burada da uzun süre tutunamadı. Mehmed Çelebi’nin ilerleyişi karşısında Bursa’yı terk ederek önce Eskişehir tarafına, ardından Karamanoğulları Beyliği’ne sığındı. Karaman Beyi bir süre onu korumaya çalıştıysa da Mehmed Çelebi’nin siyasî ve askerî baskısı giderek arttı. İsa Çelebi yeniden kuvvet toplamaya çalıştı, fakat eski desteğini kaybetmişti.

1405 yılı içerisinde Mehmed Çelebi son kez harekete geçti. Yapılan takip sonunda İsa Çelebi yakalandı. Osmanlı kroniklerinin büyük çoğunluğuna göre aynı yıl içerisinde boğdurularak idam edildi. Böylece Sultan Bayezid Han’ın oğulları arasında başlayan taht mücadelesinin ilk büyük safhası sona ermiş oldu. Mehmed Çelebi en önemli rakiplerinden birini ortadan kaldırmış, Anadolu’daki hâkimiyetini önemli ölçüde güçlendirmişti.

İsa Çelebi’nin ortadan kaldırılması yalnızca bir kardeş mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmiyordu. Bursa’nın yeniden Mehmed Çelebi’nin nüfuzu altına girmesi, Anadolu’daki birçok sancak beyinin de tarafını değiştirmesine yol açtı. Devlet adamlarının önemli bir bölümü artık Mehmed Çelebi’nin Osmanlı Devleti’ni yeniden birleştirebilecek en güçlü aday olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ancak Fetret Devri henüz sona ermemişti. Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarında hâkimiyet kuran Emir Süleyman Çelebi, Edirne’de güçlü bir yönetim oluşturmuş bulunuyordu. Mehmed Çelebi’nin önündeki en büyük engel artık Rumeli’de hüküm süren ağabeyi Emir Süleyman Çelebi olacaktı.

Emir Süleyman Çelebi ile Mücadele ve Osmanlı Devleti’nin İki Merkezli Yönetimi (1405-1409)

İsa Çelebi’nin ortadan kaldırılmasıyla birlikte Mehmed Çelebi, Anadolu’da en güçlü Osmanlı şehzadesi hâline gelmişti. Amasya, Tokat, Sivas, Bursa ve çevresindeki önemli merkezler onun hâkimiyeti altına girmiş, Anadolu’daki birçok sancak beyi de bağlılığını bildirmişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin yeniden tek hükümdar idaresi altında birleşebilmesi için yalnızca Anadolu’da üstünlük sağlamak yeterli değildi. Devletin Avrupa topraklarında hüküm süren Rumeli kanadı hâlâ Emir Süleyman Çelebi’nin yönetimi altındaydı. Bu nedenle Mehmed Çelebi’nin önündeki en büyük hedef, Rumeli’de bulunan ağabeyi Emir Süleyman Çelebi’nin siyasî üstünlüğünü sona erdirmekti.

Ankara Muharebesi’nin hemen ardından Rumeli’ye geçen Emir Süleyman Çelebi, Edirne’yi merkez edinerek burada kendi hükümdarlığını ilan etmişti. Rumeli’deki askerî kuvvetlerin önemli bir bölümü onun emrine girmiş, Balkanlar’daki Osmanlı sancakları da büyük ölçüde Emir Süleyman’a bağlı kalmıştı. Osmanlı Devleti fiilen iki ayrı merkezden yönetiliyordu. Anadolu’da Mehmed Çelebi, Rumeli’de ise Emir Süleyman Çelebi adına hutbe okunuyor ve devlet işleri yürütülüyordu. Bu durum, Osmanlı tarihinin daha önce hiç yaşamadığı büyük bir idarî bölünmeye yol açmıştı.

Emir Süleyman Çelebi, Rumeli’deki hâkimiyetini koruyabilmek amacıyla dış politikada farklı bir yol izledi. 1403 yılında Bizans İmparatoru Manuel Paleologos ile Gelibolu Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmayla Bizans’a bazı kıyı bölgeleri ve kaleler bırakıldı, buna karşılık Bizans da Emir Süleyman’ın Rumeli’deki hükümdarlığını desteklemeyi kabul etti. Ayrıca Selanik çevresindeki bazı bölgeler ile Marmara kıyılarındaki çeşitli yerleşim yerleri Bizans’a bırakıldı. Bu tavizler sayesinde Emir Süleyman kısa vadede Rumeli’deki konumunu güçlendirmiş olsa da Osmanlı gazileri ve uç beyleri arasında ciddi rahatsızlığa sebep oldu.

Özellikle Evrenosoğulları, Mihaloğulları, Paşa Yiğitoğulları ve diğer akıncı aileleri, yıllarca fethedilen toprakların savaş yapılmadan Bizans’a bırakılmasını kabul etmiyorlardı. Osmanlı fetih anlayışına aykırı gördükleri bu siyasetten dolayı Emir Süleyman’a olan bağlılıkları giderek zayıflamaya başladı. Mehmed Çelebi ise Anadolu’dan bütün bu gelişmeleri dikkatle takip ediyor, Rumeli’deki memnuniyetsizliğin kendi lehine dönüşmesini sabırla bekliyordu.

Bu yıllarda Mehmed Çelebi doğrudan Rumeli üzerine büyük bir sefer düzenlemek yerine Anadolu’daki hâkimiyetini daha da sağlamlaştırmayı tercih etti. Çünkü Boğaz’ı geçerek Rumeli’de büyük bir savaş başlatmak, henüz tam anlamıyla toparlanmamış Osmanlı Devleti için oldukça riskliydi. Bunun yerine Anadolu’daki idarî düzen güçlendirildi, ordu yeniden teşkilatlandırıldı, devlet gelirleri artırıldı ve Türkmen beyleriyle ilişkiler kuvvetlendirildi. Mehmed Çelebi, önce güçlü bir devlet kurmadan büyük bir Rumeli seferine çıkmanın doğru olmayacağını düşünüyordu.

1406 ile 1408 yılları arasında iki kardeş arasında doğrudan büyük bir savaş yaşanmasa da siyasî rekabet giderek sertleşti. Rumeli’deki bazı beyler gizlice Mehmed Çelebi ile haberleşmeye başladı. Anadolu’da ise Emir Süleyman’ın taraftarları etkilerini kaybetmeye başladı. Böylece Osmanlı Devleti görünüşte iki ayrı hükümdar tarafından yönetiliyor olsa da devlet adamlarının önemli bir bölümü artık Mehmed Çelebi’nin gelecekte bütün Osmanlı ülkesini yeniden birleştirebilecek tek kişi olduğuna inanmaya başlamıştı.

Mehmed Çelebi, sabırlı siyasetinin ilk büyük sonucunu bu dönemde aldı. Emir Süleyman’ın giderek yalnızlaşması, Rumeli’deki gazi ailelerinin desteğini kaybetmesi ve Bizans’a verdiği tavizlerin tepki toplaması, onun gücünü her geçen gün azaltıyordu. Mehmed Çelebi ise henüz harekete geçmemişti. Çünkü rakibini savaş meydanında değil, önce siyasî bakımdan yıpratmayı tercih ediyordu.

Yaklaşık dört yıl boyunca devam eden bu sessiz mücadele sonunda Mehmed Çelebi yeni bir strateji geliştirdi. Rumeli’yi doğrudan fethetmek yerine kardeşi Musa Çelebi’yi Rumeli’ye gönderecek ve Emir Süleyman’ı içeriden zayıflatacaktı. Osmanlı tarihinin seyrini değiştirecek bu karar, Fetret Devri’nin en kritik safhalarından birini başlatacak ve birkaç yıl sonra Çamurlu Derbent Zaferi’ne giden yolu açacaktır.

Musa Çelebi’nin Rumeli’ye Gönderilmesi ve Fetret Devri’nde Yeni Denge (1409-1411)

Mehmed Çelebi, 1409 yılına gelindiğinde doğrudan Rumeli üzerine büyük bir sefer düzenlemenin henüz doğru olmayacağını düşünüyordu. Anadolu’da devlet düzenini büyük ölçüde yeniden kurmuş, askerî gücünü artırmış ve önemli sancakların desteğini kazanmıştı. Ancak Rumeli’de hâlâ güçlü bir orduya sahip olan Emir Süleyman Çelebi ile açık bir savaşa girmek büyük risk taşıyordu. Bu sebeple askerî güç kadar siyasî hamlelerin de önemli olduğunu bilen Mehmed Çelebi, Osmanlı tarihinin seyrini değiştirecek yeni bir plan hazırladı. Bu plana göre kardeşi Musa Çelebi Rumeli’ye gönderilecek, Emir Süleyman içeriden yıpratılacak ve Rumeli’deki dengeler Osmanlı Devleti’nin yeniden birleşmesini sağlayacak şekilde değiştirilecekti.

Musa Çelebi, Ankara Muharebesi’nden sonra bir süre Timur’un yanında kalmış, daha sonra çeşitli yollarla serbest kalmayı başarmıştı. Mehmed Çelebi, kardeşinin Rumeli’de önemli bir güç oluşturabileceğini düşünüyordu. Çünkü Rumeli’deki birçok uç beyi Emir Süleyman’ın Bizans yanlısı siyasetinden rahatsızdı. Özellikle Bizans’a verilen tavizler, Osmanlı gazileri arasında büyük tepki toplamıştı. Mehmed Çelebi bu memnuniyetsizliği kendi lehine çevirmek istiyor, fakat bunu doğrudan kendisi yerine Musa Çelebi aracılığıyla gerçekleştirmeyi planlıyordu.

1409 yılı sonlarında yapılan hazırlıkların ardından Musa Çelebi gizlice Eflak’a geçti. O dönemde Eflak Voyvodası Mircea, Osmanlı Devleti içerisindeki mücadeleyi yakından takip ediyor ve kendi siyasî çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. Mehmed Çelebi ile yapılan görüşmeler sonucunda Musa Çelebi’nin Tuna Nehri’ni geçmesine izin verildi. Böylece Rumeli’deki mücadele yeni bir safhaya girmiş oldu.

Musa Çelebi Rumeli’ye ulaştığında ilk olarak sınır bölgelerinde yaşayan akıncı beyleriyle temasa geçti. Evrenosoğulları, Mihaloğulları ve çeşitli uç beylerinin bir bölümü kısa süre içerisinde onun tarafına katıldı. Bu aileler uzun yıllardır Osmanlı fetihlerinin ön saflarında yer alıyor, Bizans’a karşı gazâ hareketlerini sürdürüyorlardı. Emir Süleyman’ın Bizans ile yaptığı anlaşmalardan hoşnut değillerdi. Musa Çelebi’nin gelişi onlar için yeni bir umut oldu.

Rumeli’de başlayan bu hareket kısa süre içerisinde büyüdü. Emir Süleyman başlangıçta kardeşinin ciddi bir tehdit oluşturacağını düşünmedi. Ancak Musa Çelebi’nin etrafında toplanan kuvvetlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Özellikle Makedonya ve Bulgaristan tarafındaki birçok askerî birlik taraf değiştirmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine Emir Süleyman ordusunu toplayarak kardeşinin üzerine yürümeye karar verdi.

1410 yılı boyunca iki kardeş arasında çeşitli bölgelerde çarpışmalar yaşandı. Yapılan ilk muharebelerde Emir Süleyman askerî bakımdan üstün görünüyordu. Rumeli’deki yerleşik teşkilat hâlâ onun kontrolündeydi ve Edirne merkezli devlet yapısını koruyabiliyordu. Ancak zaman ilerledikçe durum değişmeye başladı. Gazi aileleri, sipahi beyleri ve sınır bölgelerindeki askerî kuvvetler birer birer Musa Çelebi’nin tarafına geçiyor, Emir Süleyman’ın askerî gücü ise giderek zayıflıyordu.

Mehmed Çelebi ise bütün bu gelişmeleri Anadolu’dan dikkatle takip ediyordu. Doğrudan savaşa katılmıyor, kardeşler arasındaki mücadelenin sonucunu bekliyordu. Çünkü onun asıl hedefi Rumeli’yi ele geçirmek değil, Emir Süleyman’ın gücünü kırmaktı. Bu strateji büyük ölçüde başarıya ulaştı. Emir Süleyman artık yalnızca Musa Çelebi ile değil, kendi tarafını terk eden eski kumandanlarıyla da mücadele etmek zorunda kalıyordu.

17 Şubat 1411 tarihinde Musa Çelebi ani bir harekâtla Edirne’yi ele geçirdi. Şehrin düşmesi üzerine Emir Süleyman kaçmak zorunda kaldı. Kaçışı sırasında yakalanarak öldürüldü ve böylece yaklaşık sekiz yıldır Rumeli’de hüküm süren Emir Süleyman Çelebi’nin dönemi sona erdi. Osmanlı Devleti’nin en güçlü şehzadelerinden biri tarih sahnesinden çekilmişti.

Emir Süleyman’ın ortadan kaldırılması Mehmed Çelebi için önemli bir başarıydı. Ancak beklemediği yeni bir gelişme yaşandı. Rumeli’de hâkimiyeti ele geçiren Musa Çelebi, kısa süre sonra ağabeyi Mehmed Çelebi’ye bağlı kalmayı reddetti. Edirne’de kendi adına hutbe okutuyor, para bastırıyor ve Osmanlı Devleti’nin tek hükümdarı olduğunu ilan ediyordu. Böylece Mehmed Çelebi’nin destekleyerek güçlendirdiği kardeşi, bu kez karşısındaki en büyük rakip hâline gelmişti.

Fetret Devri yeni bir safhaya girmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin kaderi, Mehmed Çelebi ile Musa Çelebi arasında yapılacak son büyük mücadeleyle belirlenecekti. Bu mücadele ise yaklaşık iki yıl sonra 5 Temmuz 1413 tarihinde Çamurlu Derbent’te Osmanlı tarihinin akışını değiştirecek büyük bir zaferle sonuçlanacaktı.

Mehmed Çelebi ile Musa Çelebi Arasında Son Hâkimiyet Mücadelesi (1411-1413)

17 Şubat 1411 tarihinde Emir Süleyman Çelebi’nin ortadan kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nde yeni bir dönem başlamıştı. Mehmed Çelebi, uzun yıllardır en güçlü rakibi olan ağabeyini saf dışı bırakmayı başarmıştı. Ancak bu başarı, Fetret Devri’ni sona erdirmeye yetmedi. Çünkü Rumeli’de hâkimiyeti ele geçiren Musa Çelebi, kısa süre içerisinde ağabeyi Mehmed Çelebi’nin üstünlüğünü tanımayı reddetti. Başlangıçta Mehmed Çelebi’nin desteğiyle Rumeli’ye geçen Musa Çelebi, Edirne’de idareyi ele geçirdikten sonra kendi hükümdarlığını ilan ederek Osmanlı Devleti’nin tek hükümdarı olduğunu ileri sürdü. Böylece Osmanlı Devleti’nin yeniden birleşmesine ramak kala yeni ve daha çetin bir mücadele başlamış oldu.

Musa Çelebi, Edirne’de hâkimiyetini kurduktan sonra adına hutbe okutmaya ve sikke bastırmaya başladı. İslâm devlet geleneğinde hutbe okunması ve para bastırılması, hükümdarlığın en önemli iki sembolüydü. Bu sebeple Mehmed Çelebi, kardeşinin attığı bu adımı yalnızca siyasî bir meydan okuma olarak değil, doğrudan kendi hükümdarlık hakkına yapılmış açık bir itiraz olarak değerlendirdi. Artık iki kardeş arasında uzlaşma ihtimali neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı.

Musa Çelebi hükümdarlığının ilk aylarında merkezî otoriteyi güçlendirmek amacıyla sert tedbirler almaya başladı. Emir Süleyman döneminde görev yapan birçok devlet adamını görevden uzaklaştırdı, bazı sancak beylerini değiştirdi ve Rumeli’deki askerî teşkilatı tamamen kendi kontrolü altına almaya çalıştı. Bu uygulamalar başlangıçta devlet otoritesini güçlendirmiş gibi görünse de kısa süre içerisinde ciddi huzursuzluklara yol açtı. Özellikle yıllardır Rumeli fetihlerinde görev yapan Evrenosoğulları, Mihaloğulları ve diğer akıncı aileleri, yeni hükümdarın sert yönetim anlayışından rahatsız olmaya başladılar.

Musa Çelebi’nin dış siyasette izlediği yol da birçok devlet adamını endişelendirdi. Emir Süleyman’ın aksine Bizans ile dostane ilişkiler kurmak yerine İstanbul’u yeniden baskı altına almaya başladı. Konstantinopolis çevresindeki Osmanlı birlikleri güçlendirildi ve Bizans İmparatoru Manuel Paleologos üzerine askerî baskı artırıldı. Bu gelişme Bizans açısından büyük bir tehdit oluşturuyordu. Çünkü Fetret Devri boyunca Osmanlı iç siyasetini kendi lehine yönlendirebilen Bizans, şimdi yeniden güçlü ve saldırgan bir Osmanlı hükümdarıyla karşı karşıya kalmıştı.

İmparator Manuel Paleologos, Musa Çelebi’nin güçlenmesinin yalnızca Bizans için değil, Balkanlar’daki bütün siyasî denge için tehlike oluşturduğunu düşünüyordu. Bu sebeple daha önce Emir Süleyman’ı destekleyen Bizans yönetimi, bu defa Mehmed Çelebi ile temas kurmaya başladı. İki taraf arasında yapılan görüşmelerde ortak düşmanın Musa Çelebi olduğu konusunda fikir birliği oluştu. Böylece yıllarca birbirleriyle mücadele eden Osmanlı ve Bizans yönetimleri, dönemin siyasî şartları sebebiyle geçici de olsa aynı hedef doğrultusunda hareket etmeye başladılar.

Mehmed Çelebi ise Anadolu’da hazırlıklarını hızlandırdı. Fetret Devri boyunca yanında yer alan Türkmen beyleri yeniden toplandı, sancaklardan asker istendi ve Rumeli’ye yapılacak büyük sefer için kapsamlı hazırlıklar başlatıldı. Ancak Mehmed Çelebi önceki mücadelelerden önemli dersler çıkarmıştı. Bu defa yalnızca güçlü bir orduyla değil, geniş bir siyasî ittifakla hareket etmek istiyordu. Rumeli’de Musa Çelebi’den memnun olmayan uç beyleriyle gizlice haberleşiyor, Sırp Despotu Stefan Lazareviç ile ilişkilerini güçlendiriyor ve Bizans’ın sağlayacağı ulaşım desteğini de dikkatle değerlendiriyordu.

1412 yılı başlarında Mehmed Çelebi ilk defa Rumeli’ye geçerek Musa Çelebi üzerine yürüdü. İki kardeş arasında yapılan ilk çarpışmalar kesin bir sonuç vermedi. Musa Çelebi bölgeyi iyi tanıyor ve Rumeli’deki kuvvetlerinden önemli destek alıyordu. Mehmed Çelebi ise Anadolu’dan getirdiği ordusuyla henüz istediği üstünlüğü sağlayamamıştı. Yapılan muharebelerin ardından Anadolu’ya geri dönmek zorunda kaldı. Ancak bu geri çekiliş bir yenilgi değil, yeni savaş için yapılan stratejik bir hazırlık niteliğindeydi.

Anadolu’ya dönen Mehmed Çelebi, eksiklerini dikkatle değerlendirdi. Rumeli’de başarı kazanabilmek için yalnızca askerî güç değil, siyasî destek de gerektiğini anlamıştı. Bunun üzerine hazırlıklarını daha da genişletti. Rumeli’deki memnuniyetsiz beylerle yeniden temas kurdu, Bizans ve Sırp Despotluğu ile ilişkilerini kuvvetlendirdi ve ordusunu yeniden düzenledi. Artık son büyük mücadele için bütün şartlar olgunlaşmaya başlamıştı.

1413 yılına girildiğinde Osmanlı Devleti yaklaşık on bir yıldır süren Fetret Devri’nin son safhasına ulaşmıştı. Bir tarafta Anadolu’da güçlü bir idarî yapı kuran Mehmed Çelebi, diğer tarafta Rumeli’de hâkimiyetini korumaya çalışan Musa Çelebi bulunuyordu. Artık iki kardeşten yalnızca biri Osmanlı tahtında kalacak, diğeri ise tarihten silinecekti. Yaklaşan büyük savaş, yalnızca iki şehzadenin kaderini değil, Osmanlı Devleti’nin geleceğini de kesin olarak belirleyecekti.

Çamurlu Derbent Muharebesi ve Osmanlı Devleti’nin Yeniden Birleşmesi (5 Temmuz 1413)

1413 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti yaklaşık on bir yıldır devam eden Fetret Devri’nin son safhasına ulaşmıştı. Ankara Muharebesi’nin ardından başlayan taht mücadelelerinde önce İsa Çelebi, ardından Emir Süleyman Çelebi tarih sahnesinden çekilmişti. Geriye yalnızca iki güçlü aday kalmıştı: Anadolu’da devlet teşkilatını yeniden kuran Mehmed Çelebi ile Rumeli’de Edirne merkezli hâkimiyetini sürdüren Musa Çelebi. Artık Osmanlı Devleti’nin geleceği, bu iki kardeş arasında yapılacak son büyük savaşın sonucuna bağlıydı. Kazanan yalnızca Osmanlı tahtına çıkmayacak, aynı zamanda parçalanan devleti yeniden bir araya getirecekti.

Mehmed Çelebi, daha önce Rumeli’de yaptığı ilk harekât sırasında önemli tecrübeler kazanmıştı. Bu sebeple ikinci sefer öncesinde askerî hazırlıklarını çok daha dikkatli yürüttü. Anadolu’daki sancaklardan yeni kuvvetler toplandı, sipahi birlikleri yeniden düzenlendi ve Fetret Devri boyunca kendisine bağlı kalan Türkmen beyleri ordusuna katıldı. Bunun yanında Bizans İmparatoru Manuel Paleologos, Musa Çelebi’nin İstanbul üzerindeki baskısından kurtulabilmek amacıyla Mehmed Çelebi’nin Rumeli’ye geçmesine kolaylık sağladı. Sırp Despotu Stefan Lazareviç de gönderdiği askerî birliklerle Mehmed Çelebi’nin ordusuna destek verdi. Böylece Mehmed Çelebi yalnızca Anadolu kuvvetleriyle değil, geniş bir siyasî ittifakın desteğiyle son sefere çıktı.

1413 yılı yazının başlarında Osmanlı ordusu Rumeli’ye geçti. Mehmed Çelebi süratle Edirne istikametine ilerlerken Musa Çelebi de kuvvetlerini toplayarak karşı harekâta başladı. İki kardeşin orduları, bugünkü Bulgaristan sınırları içerisinde yer alan Samakov yakınlarındaki Çamurlu Derbent mevkiinde karşı karşıya geldi. Osmanlı tarihinin en önemli iç savaşlarından biri burada yaşanacaktı.

5 Temmuz 1413 sabahı başlayan muharebede Mehmed Çelebi ordusunu büyük bir disiplin içerisinde sevk etti. Sağ ve sol kanatlardaki süvari birlikleri dikkatli şekilde konuşlandırılırken merkez kuvvetlerinin başında bizzat Mehmed Çelebi bulunuyordu. Ordusunda Anadolu sipahileri, Rumeli akıncıları, yeniçeriler ve kendisine bağlı uç beylerinin kuvvetleri yer alıyordu. Musa Çelebi de deneyimli askerlerden oluşan güçlü bir orduya sahipti. Bu sebeple savaşın kolay sonuçlanmayacağı daha ilk saatlerden itibaren anlaşıldı.

Muharebenin ilk safhasında Musa Çelebi’nin birlikleri sert hücumlarla Mehmed Çelebi’nin merkez kuvvetlerini zorlamaya çalıştı. Özellikle Rumeli süvarileri savaşın başlangıcında etkili taarruzlar gerçekleştirdi. Ancak Mehmed Çelebi ordusunun düzenini bozmadı. Daha önce Ankara Muharebesi’nde yaşanan dağınıklığın tekrar etmemesi için bütün birliklere kesin emirler vermişti. Kumandanlar belirlenen düzeni koruyor, hiçbir birlik bulunduğu mevziyi izinsiz terk etmiyordu.

Savaşın ilerleyen saatlerinde muharebenin kaderini değiştiren gelişmeler yaşandı. Musa Çelebi’nin sert yönetiminden rahatsız olan bazı Rumeli beyleri ve akıncı aileleri savaş sırasında taraf değiştirmeye başladı. Evrenosoğulları ve çeşitli uç beylerine bağlı askerî birliklerin Mehmed Çelebi tarafına geçmesi Musa Çelebi’nin ordusunda büyük karışıklığa yol açtı. Bu durum, Ankara Muharebesi’nde Osmanlı ordusunun yaşadığı taraf değiştirme olayının bu kez tam tersine işlemesine sebep oldu. Mehmed Çelebi üstünlüğü ele geçirmeye başladı.

Öğleden sonra Mehmed Çelebi son hücum emrini verdi. Osmanlı merkez kuvvetleri düzenli şekilde ilerlerken kanatlardaki süvari birlikleri Musa Çelebi’nin ordusunu çevirmeye başladı. Şiddetli çarpışmaların ardından Musa Çelebi’nin askerî düzeni tamamen bozuldu. Birçok birlik savaş meydanını terk etti. Geriye kalan kuvvetlerle direnmeyi sürdüren Musa Çelebi ise yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı ve savaş alanından kaçmaya çalıştı.

Muharebe sona erdikten sonra Mehmed Çelebi kuvvetleri Musa Çelebi’yi takip etti. Kaçışı uzun sürmedi. Yakalanan Musa Çelebi, Osmanlı veraset geleneği doğrultusunda aynı gün boğdurularak idam edildi. Böylece yaklaşık on bir yıl boyunca Osmanlı Devleti’ni derinden sarsan hanedan mücadeleleri fiilen sona ermiş oldu.

5 Temmuz 1413 Çamurlu Derbent Zaferi, Osmanlı tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu zafer yalnızca bir kardeş mücadelesinin kazanılması anlamına gelmemektedir. Ankara Muharebesi’nden sonra parçalanan Osmanlı Devleti yeniden tek hükümdar idaresi altında birleşmiş, Anadolu ile Rumeli arasındaki siyasî bağ yeniden kurulmuş ve merkezî devlet otoritesi ikinci kez tesis edilmiştir.

Zafer haberinin Anadolu ve Rumeli’ye ulaşmasının ardından sancak beyleri, kadılar, ulemâ ve devlet adamları birer birer Mehmed Çelebi’ye bağlılıklarını bildirdiler. Yaklaşık on bir yıldır devam eden belirsizlik sona ermiş, Osmanlı Devleti yeniden tek sancak altında toplanmıştı. Artık Mehmed Çelebi’nin önünde yeni bir dönem başlıyordu. Bundan sonraki görevi yalnızca tahtı korumak değil, savaşlar ve iç mücadelelerle yıpranan Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldırmak olacaktı. Bu sebeple tarih onu haklı olarak “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” unvanıyla anacaktır.

Osmanlı Tahtına Çıkışı ve Devletin Yeniden Birleştirilmesi (1413)

5 Temmuz 1413 tarihinde Çamurlu Derbent Muharebesi’nin kazanılmasıyla birlikte yaklaşık on bir yıldır devam eden Fetret Devri fiilen sona erdi. Ankara Muharebesi’nden sonra parçalanan Osmanlı Devleti yeniden tek hükümdarın idaresi altında birleşmişti. İsa Çelebi, Emir Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi ile yapılan uzun mücadeleler başarıyla sonuçlanmış, Mehmed Çelebi artık Osmanlı hanedanının tek hâkimi olarak devletin başına geçmişti. Ancak kazandığı zafer, bütün meselelerin çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Önünde, iç savaşlarla yıpranmış bir devleti yeniden ayağa kaldırmak gibi çok daha büyük bir görev bulunuyordu.

Çamurlu Derbent Zaferi’nin hemen ardından Rumeli’deki sancak beyleri, akıncı aileleri, kadılar ve devlet görevlileri Mehmed Çelebi’ye bağlılıklarını bildirmeye başladılar. Edirne’de bulunan devlet erkânı da yeni hükümdarın otoritesini kabul etti. Aynı şekilde Anadolu’da Bursa, Amasya, Tokat, Sivas ve diğer önemli şehirlerde Mehmed Çelebi adına hutbe okutuldu. Böylece yaklaşık on bir yıl boyunca farklı şehzadeler adına okunan hutbeler sona ermiş, Osmanlı Devleti yeniden tek hükümdarın idaresi altında birleşmiş oldu.

Mehmed Çelebi, zaferden sonra Edirne’ye giderek devlet yönetimini resmen devraldı. Osmanlı kaynaklarında hükümdarlığının başlangıcı 5 Temmuz 1413 tarihi olarak kabul edilmektedir. Böylece Osmanlı Devleti’nin beşinci hükümdarı olarak tahta çıktı. Ancak onun tahta çıkışı, önceki padişahların cülus merasimlerinden oldukça farklıydı. Çünkü Mehmed Çelebi hazır ve güçlü bir devlet devralmamış, tam aksine yıllarca süren iç savaşların ardından yeniden kurulması gereken bir devletin başına geçmişti.

Tahta çıktıktan sonraki ilk günlerde Mehmed Çelebi devlet teşkilatını yeniden düzenlemeye başladı. Fetret Devri boyunca farklı şehzadelerin hizmetinde bulunan devlet adamlarının durumları tek tek değerlendirildi. Devlete sadık kalan tecrübeli vezirler görevlerine devam ettirilirken, huzuru bozabilecek kişiler görevlerinden uzaklaştırıldı. Böylece devlet yönetiminde hem tecrübeden yararlanıldı hem de merkezî otorite yeniden güçlendirildi.

Hükümdarlığının ilk aylarında üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri Anadolu ile Rumeli arasındaki idarî bağın yeniden kurulması oldu. Fetret Devri boyunca iki bölge arasında neredeyse tamamen kopan devlet teşkilatı tekrar tek merkezden yönetilmeye başlandı. Beylerbeylerine yeni talimatlar gönderildi, sancak beylerinin görevleri yeniden belirlendi ve devlet emirlerinin ülkenin her tarafında aynı şekilde uygulanması sağlandı.

Mehmed Çelebi, iç savaş yıllarında büyük zarar gören devlet hazinesini de yeniden düzenlemek zorundaydı. Yaklaşık on bir yıl boyunca farklı şehzadelerin orduları arasında devam eden savaşlar hem üretimi azaltmış hem de vergi düzenini bozmuştu. Birçok timar sahibi savaşlarda hayatını kaybetmiş, bazı bölgelerde vergi toplanamaz hâle gelmişti. Yeni hükümdar ilk olarak mali kayıtların yeniden tutulmasını emretti. Timar sistemi gözden geçirildi, haksız şekilde el değiştiren dirlikler yeniden düzenlendi ve devlet gelirlerinin merkez hazinesine düzenli şekilde ulaşması sağlandı.

Osmanlı ordusu da yeniden teşkilatlandırıldı. Fetret Devri sırasında farklı şehzadelerin emrine giren askerî birlikler tek komuta altında toplandı. Yeniçeri Ocağı yeniden düzenlenirken sipahi teşkilatı da eski disiplinine kavuşturulmaya çalışıldı. Akıncı beyleriyle yapılan görüşmeler sonucunda Rumeli sınır güvenliği yeniden oluşturuldu. Böylece Osmanlı Devleti hem içeride düzeni sağlayabilecek hem de dış tehditlere karşı koyabilecek askerî güce yeniden kavuşmaya başladı.

Mehmed Çelebi’nin dikkat ettiği en önemli hususlardan biri de intikam duygusuyla hareket etmemesiydi. Fetret Devri boyunca farklı kardeşleri destekleyen birçok devlet adamı bulunmasına rağmen, bunların önemli bir kısmını affederek yeniden devlet hizmetine aldı. Çünkü onun amacı yeni düşmanlar oluşturmak değil, parçalanmış devleti yeniden bir araya getirmekti. Bu uzlaştırıcı siyaset sayesinde kısa süre içerisinde devlet yönetiminde birlik sağlandı ve uzun yıllar süren iç mücadelelerin meydana getirdiği kırgınlıklar büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

1413 yılının sonlarına gelindiğinde Osmanlı Devleti artık yeniden tek merkezden yönetilen güçlü bir devlet görünümü kazanmaya başlamıştı. Ancak Fetret Devri boyunca yalnızca hanedan üyeleri değil, Anadolu’daki bazı dinî ve siyasî hareketler de güç kazanmıştı. Özellikle devlet otoritesinin zayıflamasından faydalanan bazı gruplar, yeni hükümdarın karşısına ciddi bir tehdit olarak çıkmaya hazırlanıyordu. Bunların başında ise Osmanlı tarihinin en önemli iç isyanlarından birine öncülük edecek olan Şeyh Bedreddin bulunuyordu.

Börklüce Mustafa İsyanı ve Osmanlı Devleti’nin Kararlılığı (1416)

Şeyh Bedreddin’in fikirlerini Anadolu’da yaymakla görevlendirdiği en önemli isimlerden biri Börklüce Mustafa idi. Fetret Devri boyunca Osmanlı Devleti’nin yaşadığı otorite boşluğundan yararlanan Börklüce Mustafa, özellikle Batı Anadolu’da yaşayan Türkmen toplulukları arasında etkili olmaya başlamıştı. Kısa süre içerisinde Aydın, Karaburun ve çevresindeki birçok köyde taraftar kazanarak Osmanlı idaresine karşı silahlı bir hareket başlattı. Bu gelişme, Sultan Mehmed Han’ın yeniden kurmaya çalıştığı devlet düzenini tehdit eden ilk büyük isyanlardan biri olmuştur.

Börklüce Mustafa’nın faaliyet gösterdiği bölge tesadüfen seçilmiş değildi. Karaburun Yarımadası’nın dağlık ve ulaşımı zor coğrafyası, isyancıların uzun süre direnebilmesine elverişliydi. Aynı zamanda bölgede yaşayan göçebe Türkmen toplulukları ile bazı yerel gruplar, Fetret Devri’nin meydana getirdiği ekonomik sıkıntılar sebebiyle devlet otoritesinden uzaklaşmış durumdaydı. Börklüce Mustafa bu ortamdan faydalanarak etrafında kalabalık bir silahlı topluluk oluşturmayı başardı.

İsyan kısa süre içerisinde büyüyünce bölgedeki Osmanlı görevlileri durumu Edirne’ye bildirdiler. Sultan Mehmed Han, henüz yeni toparlanmaya başlayan devletin böyle bir tehdide kayıtsız kalmasının mümkün olmadığını biliyordu. Ancak ilk aşamada doğrudan büyük bir ordu göndermek yerine bölgedeki sancak kuvvetlerinin isyanı bastırmasını emretti. Osmanlı birlikleri Karaburun üzerine yürüdü, fakat bölgenin sarp arazisi ve isyancıların hazırlıklı olması sebebiyle ilk çatışmalarda başarılı olamadılar.

Bu başarısızlık üzerine Börklüce Mustafa’nın etrafındaki taraftarların sayısı daha da arttı. İsyancılar yalnızca savunmada kalmıyor, çevredeki Osmanlı karakollarına ve devlet görevlilerine yönelik saldırılar da düzenliyorlardı. Bölgede devlet otoritesi ciddi şekilde sarsılmaya başlamıştı. Bunun üzerine Sultan Mehmed Han meseleyi çok daha büyük bir ciddiyetle ele aldı ve isyanın mutlaka kesin olarak bastırılması için yeni hazırlıklar yapılmasını emretti.

Osmanlı ordusunun başına bu defa tecrübeli kumandanlar getirildi. Anadolu Beylerbeyi kumandasındaki düzenli birlikler, sipahiler ve çeşitli sancaklardan gelen askerî kuvvetler Karaburun üzerine sevk edildi. Mehmed Han’ın talimatı açıktı: İsyan yalnızca dağıtılmayacak, tekrar ortaya çıkmasına imkân bırakılmayacak şekilde tamamen sona erdirilecekti. Çünkü Fetret Devri’nin ardından yeniden kurulan merkezî devlet otoritesi, ilk büyük sınavını veriyordu.

1416 yılı içerisinde Karaburun’da meydana gelen son büyük muharebede Osmanlı ordusu disiplinli hareket ederek isyancı kuvvetleri kuşatma altına aldı. Gün boyu süren çarpışmalar sonunda Börklüce Mustafa’nın kuvvetleri ağır kayıplar verdi. Dağınık hâlde kaçmaya çalışan isyancılar kısa sürede yakalandılar. Börklüce Mustafa da ele geçirilerek Osmanlı askerî mahkemesinin kararı doğrultusunda idam edildi. Kaynaklarda, ibret olması amacıyla cesedinin halkın görebileceği şekilde teşhir edildiği belirtilmektedir. Böylece Batı Anadolu’daki en büyük isyan tamamen sona erdirildi.

Karaburun’daki zafer yalnızca askerî bir başarı değildi. Bu gelişme sayesinde Osmanlı Devleti, yıllarca süren iç savaşlardan sonra yeniden güçlü bir merkezî otoriteye sahip olduğunu bütün Anadolu’ya göstermiş oldu. Devletin emirlerine karşı silahlı ayaklanmaların cezasız kalmayacağı açık biçimde ortaya konuldu. Bölgedeki sancaklarda güvenlik yeniden sağlandı, ticaret yolları tekrar açıldı ve halk normal hayatına dönmeye başladı.

Ancak Sultan Mehmed Han’ın karşı karşıya bulunduğu tehlike henüz tamamen ortadan kalkmamıştı. Aynı günlerde Şeyh Bedreddin’in diğer önemli müridi Torlak Kemal, Manisa ve çevresinde yeni bir isyan başlatmış bulunuyordu. Osmanlı Devleti kısa süre içerisinde ikinci büyük ayaklanmayla da mücadele etmek zorunda kalacaktı.

Torlak Kemal İsyanı ve Batı Anadolu’da Devlet Otoritesinin Yeniden Sağlanması (1416)

Börklüce Mustafa İsyanı’nın bastırılması, Osmanlı Devleti için önemli bir başarı olmakla birlikte Şeyh Bedreddin hareketini tamamen sona erdirmeye yetmemişti. Çünkü Bedreddin’in en önemli müridlerinden biri olan Torlak Kemal, aynı dönemde Manisa, Turgutlu ve çevresinde faaliyetlerini hızlandırmıştı. Fetret Devri boyunca bozulan kamu düzeninden yararlanan Torlak Kemal, özellikle göçebe Türkmen toplulukları ve çeşitli zümreler arasında taraftar toplamaya başlamış, kısa süre içerisinde Batı Anadolu’nun farklı bölgelerinde devlet otoritesini tehdit edecek bir isyan hareketi oluşturmuştu.

Torlak Kemal’in gerçek adı kesin olarak bilinmemektedir. Osmanlı kroniklerinde daha çok “Torlak Kemal” adıyla anılmıştır. “Torlak” kelimesinin dönemin derviş zümrelerinden birini ifade ettiği düşünülmektedir. Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinden etkilenen Torlak Kemal, kısa süre içerisinde çevresinde silahlı bir topluluk meydana getirdi. Bu topluluk yalnızca dinî propaganda yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin idarî yapısına karşı açık bir meydan okuma içerisinde bulunuyordu.

İsyanın merkezi olarak Manisa ve çevresinin seçilmesi tesadüf değildi. Bölge, hem nüfus yoğunluğu hem de ticaret yolları bakımından Batı Anadolu’nun en önemli merkezlerinden biriydi. Eğer isyan burada başarı kazanırsa kısa süre içerisinde İzmir, Aydın, Saruhan ve Menteşe taraflarına yayılma ihtimali bulunuyordu. Sultan Mehmed Han bu tehlikeyi çok erken fark etti ve Börklüce Mustafa İsyanı henüz bastırılmışken ikinci bir ayaklanmanın büyümesine fırsat vermemeye karar verdi.

Osmanlı kuvvetleri süratle Manisa üzerine sevk edildi. Bölgedeki sancak beyleri, sipahi birlikleri ve kadılar arasında tam bir koordinasyon sağlandı. Mehmed Han’ın amacı yalnızca isyanı bastırmak değil, aynı zamanda halkın zarar görmesini önlemekti. Bu nedenle isyana katılmayan köylerin korunmasına özellikle dikkat edildi. Devlet kuvvetleri ilerledikçe Torlak Kemal’in etrafındaki topluluk dağılmaya başladı. Çünkü Karaburun’da Börklüce Mustafa’nın uğradığı ağır yenilgi, birçok kişiyi isyandan vazgeçirmişti.

1416 yılı içerisinde meydana gelen son çatışmalarda Torlak Kemal’in kuvvetleri Osmanlı askerleri tarafından kuşatıldı. Kısa süre devam eden mücadele sonunda isyancılar dağıtıldı ve Torlak Kemal sağ olarak ele geçirildi. Hakkında yapılan yargılama sonucunda Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı isyan başlatmaktan suçlu bulundu ve idam edildi. Böylece Batı Anadolu’da aynı düşünce etrafında gelişen ikinci büyük ayaklanma da tamamen sona erdirilmiş oldu.

Torlak Kemal İsyanı’nın bastırılmasıyla birlikte Batı Anadolu’da güvenlik yeniden sağlandı. Manisa, Saruhan ve çevresindeki sancaklarda devlet otoritesi yeniden tesis edildi. Vergi düzeni eski hâline getirildi, ticaret yolları tekrar güvenli hâle geldi ve halk günlük hayatına dönmeye başladı. Sultan Mehmed Han, Fetret Devri’nin ardından ikinci kez büyük bir iç karışıklığın yaşanmasına izin vermemiş, merkezî devlet otoritesinin her bölgede geçerli olduğunu açık biçimde göstermişti.

Ancak Şeyh Bedreddin hareketinin fikrî lideri henüz ele geçirilmemişti. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in ortadan kaldırılmasının ardından Şeyh Bedreddin, Rumeli’de Deliorman bölgesine geçerek faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyordu. Osmanlı Devleti açısından asıl mesele henüz tamamlanmamıştı. Sultan Mehmed Han, isyanın tamamen sona erebilmesi için hareketin lideri olan Şeyh Bedreddin’in de yakalanmasının zorunlu olduğunu biliyordu. Bu amaçla Rumeli’de geniş kapsamlı bir takip başlatıldı ve kısa süre sonra Osmanlı tarihinin en önemli iç isyanlarından biri kesin olarak sona erdirilecekti.

Şeyh Bedreddin’in Yakalanması, Yargılanması ve İdamı (1416)

Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da, Torlak Kemal’in ise Manisa çevresinde başlattığı isyanların 1416 yılı içerisinde bastırılmasıyla birlikte Osmanlı Devleti, Şeyh Bedreddin hareketinin askerî gücünü büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. Ancak isyanın fikrî lideri olan Şeyh Bedreddin henüz ele geçirilememişti. Mehmed Han, devlet düzeninin tam anlamıyla yeniden tesis edilebilmesi için yalnızca isyancı kuvvetlerin dağıtılmasının yeterli olmayacağını biliyordu. Hareketin merkezindeki ismin yakalanması ve hukuk çerçevesinde yargılanması gerekiyordu. Bu sebeple Rumeli’de geniş çaplı bir takip faaliyeti başlatıldı.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in öldürüldüğünü öğrenen Şeyh Bedreddin, Anadolu’da faaliyet göstermenin artık mümkün olmadığını anlayarak Rumeli’ye geçti. Faaliyetlerini özellikle Deliorman bölgesinde sürdürmeye çalıştı. Günümüzde Bulgaristan’ın kuzeydoğusunu kapsayan bu bölge, yoğun ormanlık alanları ve dağlık yapısı sebebiyle uzun süre saklanmaya elverişliydi. Ayrıca burada yaşayan bazı grupların desteğini alarak yeniden güç kazanabileceğini düşünüyordu.

Şeyh Bedreddin, Deliorman’da yeniden taraftar toplamaya çalışırken Osmanlı Devleti de bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Sultan Mehmed Han, Rumeli beylerbeyine ve sancak beylerine gönderdiği emirlerle isyanın tamamen sona erdirilmesini istedi. Bölgede görev yapan akıncı beyleri, kadılar ve askerî birlikler koordineli şekilde hareket ederek Bedreddin’in bulunduğu yer hakkında bilgi toplamaya başladılar. Yapılan takip sonucunda Şeyh Bedreddin’in faaliyet gösterdiği bölge tespit edildi.

Osmanlı kuvvetleri kısa süre içerisinde Deliorman çevresini kontrol altına aldı. Şeyh Bedreddin’in etrafındaki taraftarların önemli bir kısmı daha önce yaşanan başarısız isyanlar sebebiyle dağılmıştı. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in öldürülmesi, birçok kişinin yeniden silahlı mücadeleye katılmasını engellemişti. Bu sebeple Bedreddin beklediği desteği bulamadı ve fazla direnemeden Osmanlı askerleri tarafından yakalandı.

Yakalanmasının ardından Şeyh Bedreddin, yargılanmak üzere Serez’e götürüldü. Sultan Mehmed Han, olayın yalnızca siyasî bir mesele olarak değerlendirilmesini istemedi. Osmanlı devlet geleneğine uygun şekilde hukukî sürecin işletilmesini emretti. Dönemin tanınmış âlimleri ve hukukçuları bir araya gelerek Bedreddin hakkında ayrıntılı inceleme yaptılar. Yapılan değerlendirmelerde mesele yalnızca dinî görüşler açısından değil, Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı isyan başlatılması ve devlet otoritesinin ortadan kaldırılmasına yönelik faaliyetler bakımından da ele alındı.

Kurulan ilmî heyetin yaptığı incelemeler sonucunda Şeyh Bedreddin’in yürüttüğü faaliyetlerin devlet düzenini bozduğu ve silahlı ayaklanmalara öncülük ettiği kanaatine varıldı. Verilen karar doğrultusunda idam cezasına hükmedildi. Sultan Mehmed Han da mahkemenin kararını onayladı. Böylece süreç, doğrudan hükümdarın emriyle değil, dönemin hukuk anlayışı çerçevesinde yürütülen bir yargılama sonucunda tamamlanmış oldu.

18 Aralık 1416 tarihinde Şeyh Bedreddin, Serez Çarşısı’nda idam edildi. Osmanlı kroniklerine göre ceza halka açık şekilde infaz edildi. Böylece yaklaşık bir yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin farklı bölgelerinde etkisini gösteren isyan hareketi tamamen sona ermiş oldu. Şeyh Bedreddin’in idam edilmesiyle birlikte onun etrafında oluşan teşkilat dağıldı ve devlet otoritesine karşı yürütülen en büyük iç tehdit ortadan kaldırıldı.

Sultan Mehmed Han’ın bu olaydaki tutumu dikkat çekicidir. Önce İznik’te gözetim altında tutarak kan dökülmesini önlemeye çalışmış, isyan büyüyünce askerî tedbirler almış, en sonunda ise hukukî sürecin işletilmesini sağlamıştır. Bu yaklaşım, onun yalnızca başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda devlet düzenini hukukun üstünlüğü anlayışıyla korumaya çalışan bir hükümdar olduğunu göstermektedir.

Şeyh Bedreddin olayının tamamen sona ermesiyle birlikte Osmanlı Devleti, Fetret Devri sonrasında karşılaştığı en büyük iç güvenlik krizini de başarıyla atlatmış oldu. Anadolu ve Rumeli’de yeniden huzur sağlandı, merkezî otorite kesin biçimde güçlendi ve Sultan Mehmed Han artık bütün dikkatini devletin yeniden imarına, ekonomiye, Anadolu Türk birliğinin tamamlanmasına ve dış siyasete yöneltebilecek güçlü bir yönetim kurmuş oldu.

Anadolu Türk Birliğinin Yeniden Sağlanması ve Beylikler Üzerinde Osmanlı Hâkimiyetinin Güçlendirilmesi (1416-1418)

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının tamamen bastırılmasının ardından Sultan Mehmed Han’ın önündeki en önemli meselelerden biri, Ankara Muharebesi’nden sonra dağılan Anadolu Türk birliğini yeniden sağlamaktı. 1402 Ankara Muharebesi sonrasında Emir Timur tarafından eski sahiplerine verilen Anadolu beylikleri, yaklaşık on dört yıl boyunca yeniden bağımsız hareket etmiş, Osmanlı Devleti’nin zayıflığından faydalanarak eski nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmışlardı. Mehmed Han, Fetret Devri boyunca iç mücadelelerle uğraştığı için Anadolu’daki bu gelişmelere doğrudan müdahale edememişti. Ancak 1416 yılından itibaren artık bütün dikkatini Anadolu’nun siyasî birliğini yeniden kurmaya çevirdi.

Sultan Mehmed Han’ın amacı yalnızca kaybedilen toprakları geri almak değildi. O, Osmanlı Devleti’nin geleceğinin güçlü bir merkezî idareye bağlı olduğunu biliyordu. Ankara Muharebesi’nin en önemli sonucu, Anadolu’daki siyasî parçalanmanın yeniden ortaya çıkması olmuştu. Mehmed Han, babası Sultan Bayezid Han’ın büyük emeklerle kurduğu birliği yeniden tesis etmeyi hem tarihî bir görev hem de devletin geleceği açısından zorunlu bir mesele olarak görüyordu.

Bu dönemde Anadolu’daki en güçlü beyliklerin başında Karamanoğulları Beyliği geliyordu. Konya merkezli olarak hüküm süren Karaman Beyliği, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki en ciddi rakibi olmaya devam ediyordu. Timur’un Anadolu’dan ayrılmasının ardından yeniden güç kazanan Karaman Beyleri, Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri boyunca yaşadığı karışıklıklardan faydalanarak nüfuz alanlarını genişletmişlerdi. Mehmed Han ise devlet henüz tam anlamıyla toparlanmadan büyük bir Anadolu savaşına girmek istemedi. Bu sebeple ilk aşamada diplomasi yolunu tercih etti ve sınır güvenliğini sağlayacak anlaşmalar yapmaya çalıştı.

Aynı yıllarda Candaroğulları Beyliği, Karadeniz’in batısında Kastamonu ve Sinop çevresinde hâkimiyetini sürdürüyordu. Bölgenin Karadeniz ticareti açısından taşıdığı önem sebebiyle Mehmed Han, Candaroğulları ile doğrudan çatışmaya girmek yerine dengeli bir siyaset izledi. Karşılıklı elçiler gönderildi, sınır meseleleri görüşmeler yoluyla çözüldü ve iki taraf arasında geçici bir istikrar sağlandı. Bu politika sayesinde Osmanlı Devleti kuzey sınırlarında yeni bir cephe açmadan diğer meselelerle ilgilenme imkânı buldu.

Batı Anadolu’da bulunan Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları ve Germiyanoğulları da Osmanlı siyasetinin yakından takip ettiği beylikler arasında yer alıyordu. Mehmed Han, bu beyliklerin bir kısmıyla akrabalık bağlarını ve eski anlaşmaları kullanarak ilişkileri güçlendirdi. Gerektiğinde askerî güç gösterisinde bulunuyor, ancak mümkün olduğu kadar kan dökülmeden Osmanlı nüfuzunun yeniden kabul edilmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu yöntem, Fetret Devri sonrasında yorgun düşen Anadolu halkının yeni savaşlarla karşılaşmasını büyük ölçüde engelledi.

Sultan Mehmed Han yalnızca beylerle değil, Anadolu’daki Türkmen aşiretleriyle de yakından ilgileniyordu. Fetret Devri sırasında birçok Türkmen topluluğu farklı şehzadeleri desteklemek zorunda kalmış, bazı bölgelerde devlet otoritesi tamamen ortadan kalkmıştı. Mehmed Han, bu toplulukları yeniden Osmanlı idaresi altında birleştirmek amacıyla adaletli bir yönetim anlayışı benimsedi. Vergi düzeni yeniden oluşturuldu, timar sistemi gözden geçirildi ve aşiret beyleriyle doğrudan görüşmeler yapılarak devlet otoritesine bağlı kalmaları sağlandı.

Bu süreçte Anadolu şehirlerinin güvenliği de yeniden tesis edildi. Bursa’dan Amasya’ya, Tokat’tan Ankara’ya kadar uzanan ana ticaret yolları kontrol altına alındı. Yol kesen eşkıya grupları ortadan kaldırıldı, köprüler tamir edildi ve kervanların güvenli şekilde seyahat edebilmesi için askerî birlikler görevlendirildi. Böylece yalnızca siyasî birlik değil, ekonomik hayat da yeniden canlanmaya başladı.

1417 ve 1418 yılları içerisinde yürütülen bu siyaset sayesinde Osmanlı Devleti, Anadolu’da yeniden en güçlü siyasî otorite hâline geldi. Her ne kadar bazı beylikler hukuken bağımsız görünmeye devam etseler de fiilen Osmanlı Devleti’nin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece Ankara Muharebesi sonrasında parçalanan Anadolu Türk birliği yeniden kurulma sürecine girdi.

Sultan Mehmed Han’ın Anadolu’da sağladığı bu istikrar, yalnızca kendi dönemini değil, oğlu Sultan İkinci Murad Han ve torunu Fatih Sultan Mehmed Han dönemlerinde gerçekleştirilecek büyük fetihlerin de temelini oluşturmuştur. Ancak devletin yeniden güçlenmesi, yalnızca Anadolu’daki gelişmelerle sınırlı değildi. Aynı dönemde Ege Denizi’nde yükselen yeni bir rekabet, Osmanlı Devleti’ni Akdeniz’in en güçlü denizci devletlerinden biri olan Venedik Cumhuriyeti ile karşı karşıya getirecekti.

Osmanlı-Venedik İlişkileri ve Gelibolu Deniz Muharebesi (1416)

Sultan Mehmed Han, Anadolu’da devlet otoritesini yeniden sağlamaya çalışırken aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin denizlerde de eski gücüne kavuşması için önemli adımlar attı. Fetret Devri boyunca Osmanlı Devleti’nin iç meselelerle meşgul olmasını fırsat bilen Venedik Cumhuriyeti, Ege Denizi ve Çanakkale Boğazı çevresindeki ticaret yollarında nüfuzunu önemli ölçüde artırmıştı. Osmanlı donanmasının zayıflaması, Venedik’in bölgedeki ticaret üstünlüğünü daha da güçlendirmiş, Gelibolu Boğazı ise iki devlet arasında sürekli gerginliğe sahne olmaya başlamıştı.

Osmanlı Devleti açısından Gelibolu yalnızca bir liman şehri değildi. Burası Anadolu ile Rumeli arasındaki askerî sevkiyatın en önemli geçiş noktasıydı. Rumeli’deki Osmanlı hâkimiyetinin devam edebilmesi için Gelibolu’nun güvenliği hayati önem taşıyordu. Aynı zamanda burada bulunan tersane, Osmanlı donanmasının ana üssü durumundaydı. Sultan Mehmed Han, Fetret Devri boyunca ihmal edilen Gelibolu Tersanesi’nin yeniden faaliyete geçirilmesini emretti. Mevcut gemiler tamir edildi, yeni savaş gemileri inşa edilmeye başlandı ve donanmanın personel ihtiyacı karşılandı.

Bu gelişmeler Venedik tarafından dikkatle takip ediliyordu. Akdeniz ticaretinin en güçlü devleti olan Venedik Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin yeniden deniz gücü hâline gelmesini kendi ekonomik çıkarları açısından ciddi bir tehdit olarak görüyordu. Özellikle Çanakkale Boğazı’nın Osmanlı denetimine tamamen girmesi, Venedik ticaret gemilerinin hareket alanını daraltabilirdi. Bu sebeple iki devlet arasında yaşanan gerginlik giderek arttı.

1416 yılı baharında Osmanlı ve Venedik gemileri Gelibolu açıklarında birkaç defa karşı karşıya geldi. Başlangıçta taraflar büyük bir savaş istemeseler de denizde yaşanan karşılıklı müdahaleler kısa süre içerisinde açık çatışmaya dönüştü. Sultan Mehmed Han, Gelibolu Sancak Beyi Çalı Bey’i Osmanlı donanmasının başına getirerek bölgedeki güvenliğin sağlanmasını emretti. Çalı Bey, elindeki mevcut kuvvetlerle Venedik donanmasına karşı mücadele hazırlıklarına başladı.

29 Mayıs 1416 tarihinde iki donanma Gelibolu açıklarında karşı karşıya geldi. Osmanlı tarihinin ilk büyük deniz muharebelerinden biri olarak kabul edilen bu savaşta Osmanlı filosu sayıca ve teknik bakımdan Venedik donanmasından daha zayıftı. Buna rağmen Osmanlı leventleri büyük bir cesaretle mücadele etti. Çarpışmalar gün boyunca devam etti. Osmanlı gemileri yakın mesafede savaşmaya çalışırken Venedik donanması manevra üstünlüğünü ve gemilerindeki topçu gücünü etkili şekilde kullandı.

Muharebe sonunda Osmanlı donanması ağır kayıplar verdi. Donanma kumandanı Çalı Bey savaş sırasında hayatını kaybetti. Çok sayıda Osmanlı gemisi batırıldı veya ele geçirildi. Venedik askerî bakımdan muharebeyi kazanmış görünse de bu zafer kolay elde edilmedi. Osmanlı denizcileri son ana kadar direndi ve Venedik filosuna da önemli kayıplar verdirdi. Bu sebeple Venedik kaynaklarında dahi Osmanlı denizcilerinin cesaretinden övgüyle bahsedilmektedir.

Gelibolu Deniz Muharebesi, Sultan Mehmed Han için önemli bir askerî tecrübe oldu. Denizlerde güçlü olabilmek için yalnızca cesur askerlerin yeterli olmadığını, güçlü tersanelere, daha büyük savaş gemilerine ve deneyimli denizcilere ihtiyaç bulunduğunu açık şekilde gördü. Bunun üzerine Gelibolu Tersanesi’nin daha da geliştirilmesini emretti. Donanmaya yeni gemiler kazandırıldı, denizcilik eğitimi güçlendirildi ve kıyı savunmasına daha fazla önem verilmeye başlandı.

Her ne kadar Gelibolu Deniz Muharebesi Osmanlı Devleti açısından askerî bir zaferle sonuçlanmamış olsa da uzun vadede büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu savaş, Osmanlı donanmasının eksiklerini ortaya koymuş ve sonraki hükümdarlar döneminde gerçekleştirilecek denizcilik reformlarının temelini oluşturmuştur. Sultan İkinci Murad Han döneminde yeniden güçlenecek olan Osmanlı donanması, Fatih Sultan Mehmed Han zamanında İstanbul’un fethinde önemli rol oynayacak, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde ise Akdeniz’in en güçlü deniz kuvvetlerinden biri hâline gelecektir.

Sultan Mehmed Han, Gelibolu Muharebesi’nden sonra Venedik ile doğrudan uzun süreli bir savaşa girmek yerine devletin iç meselelerine öncelik vermeyi tercih etti. Çünkü onun için asıl hedef, Fetret Devri’nin bütün izlerini silmek, Anadolu ve Rumeli’de kalıcı bir düzen kurmak ve kendisinden sonra gelecek hükümdarlara güçlü bir devlet bırakmaktı. Bu doğrultuda askerî faaliyetlerin yanında şehirlerin imarı, ekonomi, eğitim ve devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesine daha fazla ağırlık vermeye başladı.

Devlet Teşkilatının Yeniden Düzenlenmesi ve Osmanlı İdaresinin Güçlendirilmesi (1416-1419)

Sultan Mehmed Han, Fetret Devri boyunca yaşanan iç savaşların yalnızca toprak kaybına yol açmadığını çok iyi biliyordu. Yaklaşık on bir yıl süren taht mücadeleleri sırasında Osmanlı Devleti’nin idarî teşkilatı da önemli ölçüde zarar görmüş, birçok sancakta devlet otoritesi zayıflamış, vergi düzeni bozulmuş ve merkez ile taşra arasındaki bağ büyük ölçüde kopmuştu. Bu sebeple Mehmed Han, askerî zaferlerden hemen sonra en büyük önceliği devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesine verdi. Ona göre güçlü bir devlet yalnızca büyük ordularla değil, sağlam kurumlarla ayakta kalabilirdi.

1416 yılından itibaren Divân-ı Hümâyun yeniden düzenli şekilde toplanmaya başladı. Fetret Devri sırasında farklı şehzadelerin hizmetine giren devlet adamlarının durumları tek tek değerlendirildi. Devlete bağlılığını koruyan tecrübeli vezirler görevlerine devam ettirilirken, devlet düzenini bozabilecek kişiler merkezî idareden uzaklaştırıldı. Böylece hem idarî tecrübeden yararlanıldı hem de yeni hükümdarın otoritesi bütün devlet teşkilatı tarafından açık şekilde kabul edilmiş oldu.

Mehmed Han’ın üzerinde önemle durduğu konuların başında merkezî otoritenin güçlendirilmesi geliyordu. Ankara Muharebesi sonrasında sancak beylerinin önemli bir kısmı kendi bölgelerinde bağımsız hareket etmeye başlamıştı. Fetret Devri boyunca bu durum daha da yaygınlaşmış, bazı yerlerde devlet emirleri uygulanamaz hâle gelmişti. Mehmed Han, bütün sancaklara gönderdiği fermanlarla devlet emirlerinin yalnızca merkez adına uygulanacağını açıkça bildirdi. Beylerbeyleri ve sancak beyleri yeniden tayin edildi, görev ve yetkileri ayrıntılı şekilde belirlendi.

Adalet teşkilatı da yeniden düzenlenen kurumların başında geliyordu. Fetret Devri sırasında birçok bölgede kadılık teşkilatı düzenli çalışamamış, bazı şehirlerde davalar uzun süre sonuçlandırılamamıştı. Mehmed Han, kadı tayinlerini yeniden gözden geçirerek ilim ve liyakat sahibi kişilerin görevlendirilmesini sağladı. Kadılara gönderilen emirlerde halkın davalarının geciktirilmeden görülmesi, devlet görevlilerinin haksız uygulamalarına izin verilmemesi ve vergi konusunda adaletin korunması özellikle vurgulandı. Bu uygulamalar sayesinde halkın devlete olan güveni kısa süre içerisinde yeniden artmaya başladı.

Maliye teşkilatı da kapsamlı şekilde ele alındı. Uzun yıllar devam eden iç savaşlar sebebiyle birçok bölgede vergi kayıtları düzensiz hâle gelmişti. Bazı dirlik sahipleri savaşlarda hayatını kaybetmiş, bazı timarlar ise usulsüz şekilde el değiştirmişti. Mehmed Han’ın emriyle tahrir kayıtları yeniden incelenmeye başlandı. Dirlik sahiplerinin yükümlülükleri gözden geçirildi ve devlet gelirlerinin düzenli olarak merkez hazinesine aktarılması sağlandı. Böylece Osmanlı maliyesi yeniden istikrarlı bir yapıya kavuşmaya başladı.

Timar sistemi üzerinde de önemli düzenlemeler gerçekleştirildi. Osmanlı askerî teşkilatının temelini oluşturan bu sistem, Fetret Devri boyunca önemli ölçüde bozulmuştu. Mehmed Han, savaşlarda başarı gösteren sipahilere yeni timarlar verirken, görevlerini yerine getirmeyen kişilerin dirliklerini geri aldı. Böylece hem askerî teşkilat güçlendirildi hem de devlet otoritesine bağlılık artırıldı.

Taşra yönetiminde de dikkat çekici yenilikler yapıldı. Sancak beylerinden belirli aralıklarla merkeze rapor göndermeleri istendi. Bulundukları bölgelerde meydana gelen askerî, ekonomik ve sosyal gelişmeler Divân-ı Hümâyun tarafından düzenli olarak takip edilmeye başlandı. Böylece Osmanlı Devleti’nin farklı bölgelerinde yaşanabilecek sorunlara çok daha kısa sürede müdahale edilmesi mümkün hâle geldi.

Sultan Mehmed Han, devlet görevlilerinin halka karşı davranışlarına da büyük önem veriyordu. Görevlilerin görevlerini kötüye kullanmaları, halktan kanunsuz vergi toplamaları veya adalet dışına çıkmaları kesin şekilde yasaklandı. Devlet görevlilerinin yalnızca hükümdara değil, hukuka da bağlı oldukları anlayışı yeniden güçlendirildi. Bu uygulamalar sayesinde Fetret Devri boyunca zedelenen devlet-halk ilişkileri kısa süre içerisinde yeniden düzeldi.

1419 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin idarî teşkilatı büyük ölçüde yeniden kurulmuş bulunuyordu. Anadolu ile Rumeli tek merkezden yönetiliyor, sancak teşkilatı düzenli şekilde çalışıyor, Divân-ı Hümâyun eski işleyişine kavuşuyor ve devlet emirleri ülkenin her tarafında uygulanabiliyordu. Sultan Mehmed Han böylece yalnızca taht mücadelelerini sona erdiren bir hükümdar değil, aynı zamanda Osmanlı devlet düzenini ikinci kez kuran büyük bir devlet adamı olduğunu da ortaya koymuştu.

Devlet teşkilatının yeniden güçlendirilmesiyle birlikte Mehmed Han artık iç güvenlik meselelerini büyük ölçüde çözmüş bulunuyordu. Bundan sonraki en önemli hedefi ise uzun yıllar süren savaşlar sebebiyle zarar gören şehirleri yeniden imar etmek, ticareti canlandırmak ve Osmanlı Devleti’nin ekonomik gücünü eski seviyesine ulaştırmaktı.

Ekonomik Düzenin Yeniden Kurulması ve Ticaret Hayatının Canlandırılması (1417-1420)

Sultan Mehmed Han, Fetret Devri boyunca yaşanan iç savaşların yalnızca devlet teşkilatını değil, Osmanlı ekonomisini de ağır şekilde sarstığını biliyordu. Yaklaşık on bir yıl boyunca devam eden taht mücadeleleri sebebiyle birçok tarım arazisi boş kalmış, üretim azalmış, ticaret yollarında güvenlik ortadan kalkmış ve devlet gelirlerinde ciddi düşüş meydana gelmişti. Anadolu ile Rumeli arasındaki düzenli ulaşımın kesintiye uğraması, şehir ekonomilerini de olumsuz etkilemişti. Bu nedenle Mehmed Han, askerî başarıların kalıcı olabilmesi için güçlü bir ekonomik yapının yeniden kurulmasını devlet siyasetinin temel hedeflerinden biri hâline getirdi.

Tahta çıktıktan sonra ilk olarak vergi sisteminin yeniden düzenlenmesini emretti. Fetret Devri sırasında birçok bölgede vergiler ya hiç toplanamamış ya da farklı şehzadelerin görevlendirdiği kişiler tarafından usulsüz şekilde tahsil edilmişti. Bu durum hem devlet hazinesini zayıflatmış hem de halkın ekonomik yükünü artırmıştı. Mehmed Han, sancak kadıları ve maliye görevlilerine gönderdiği emirlerle kanun dışı vergilerin kaldırılmasını, yalnızca devlet kanunlarında yer alan vergilerin tahsil edilmesini istedi. Böylece hem halkın devlete olan güveni yeniden sağlandı hem de vergi sistemi belirli bir düzene kavuştu.

Tarım, Osmanlı ekonomisinin temelini oluşturuyordu. Uzun yıllar süren savaşlar sebebiyle birçok köy boşalmış, ekilebilir arazilerin önemli bir bölümü işlenemez hâle gelmişti. Sultan Mehmed Han, çiftçilerin yeniden üretime dönmesini teşvik etti. Harap durumda bulunan tarım arazileri yeniden kayıt altına alındı, sipahilerin köylüler üzerindeki denetimi kanun çerçevesinde yeniden düzenlendi ve üretimin artırılması için gerekli kolaylıklar sağlandı. Böylece birkaç yıl içerisinde Anadolu’nun birçok bölgesinde tarımsal üretim yeniden yükselmeye başladı.

Timar sistemi ekonomik düzenin yeniden kurulmasında önemli rol oynadı. Timar sahipleri yalnızca asker yetiştirmekle yükümlü değildi; aynı zamanda bulundukları bölgelerde üretimin devam etmesini sağlamak, köylünün güvenliğini korumak ve devlet gelirlerinin düzenli şekilde toplanmasına katkıda bulunmakla da görevliydiler. Mehmed Han, görevini yerine getirmeyen timar sahiplerinin dirliklerini geri alırken başarılı sipahilere yeni dirlikler verdi. Bu uygulama hem askerî sistemi güçlendirdi hem de kırsal ekonominin yeniden canlanmasına katkı sağladı.

Sultan Mehmed Han’ın üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biri de ticaret yollarının güvenliğiydi. Bursa’dan Edirne’ye, Amasya’dan Tokat’a, Ankara’dan Karadeniz limanlarına uzanan ana ticaret güzergâhlarında askerî birlikler görevlendirildi. Yol kesen eşkıya grupları ortadan kaldırıldı, köprüler ve geçitler tamir edildi. Böylece tüccarlar uzun yıllardan sonra yeniden güven içerisinde seyahat etmeye başladılar. Güvenliğin sağlanmasıyla birlikte Osmanlı şehirleri arasında ticaret hacmi kısa süre içerisinde önemli ölçüde arttı.

Özellikle Bursa, Mehmed Han döneminde yeniden ekonomik hayatın merkezi hâline geldi. İpek ticareti sayesinde yalnızca Anadolu’nun değil, Doğu ile Batı arasında yapılan uluslararası ticaretin de önemli merkezlerinden biri olan şehir, Fetret Devri sırasında ciddi zarar görmüştü. Mehmed Han’ın aldığı tedbirler sayesinde Bursa çarşıları yeniden hareketlendi, hanlar ve bedestenler eski canlılığına kavuştu. İran’dan gelen ipek tüccarları ile Balkanlar’dan gelen tacirler yeniden Bursa’da buluşmaya başladılar.

Rumeli şehirlerinde de benzer çalışmalar yürütüldü. Edirne başta olmak üzere Filibe, Sofya ve diğer önemli merkezlerde pazar yerlerinin güvenliği artırıldı. Ticaret yapan yabancı tüccarların can ve mal emniyeti devlet güvencesi altına alındı. Böylece Osmanlı Devleti yalnızca askerî bakımdan değil, ekonomik bakımdan da yeniden güven veren bir ülke hâline geldi.

Mehmed Han döneminde şehir ekonomisinin gelişmesine katkı sağlayan önemli uygulamalardan biri de vakıf gelirlerinin yeniden düzenlenmesi olmuştur. Fetret Devri boyunca gelirleri azalan birçok vakıf yeniden işler hâle getirildi. Vakıflar aracılığıyla camiler, medreseler, imarethaneler ve darüşşifalar yeniden düzenli hizmet vermeye başladı. Bu durum hem sosyal yardımlaşmayı güçlendirdi hem de şehir ekonomisine önemli katkılar sağladı.

Devlet hazinesinin güçlenmesiyle birlikte kamu yatırımları da hız kazandı. Yol, köprü, han, çeşme ve kamu binalarının tamir edilmesi için önemli miktarda kaynak ayrıldı. Bu çalışmalar yalnızca şehirlerin görünümünü değiştirmedi; aynı zamanda ticaretin gelişmesini, ulaşımın kolaylaşmasını ve ekonomik hayatın canlanmasını sağladı.

1420 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, Fetret Devri’nin meydana getirdiği ekonomik yıkımı büyük ölçüde geride bırakmış bulunuyordu. Devlet gelirleri yeniden düzenli hâle gelmiş, üretim artmış, ticaret yolları güven altına alınmış ve şehir ekonomileri eski canlılığına kavuşmaya başlamıştı. Sultan Mehmed Han böylece yalnızca siyasî birliği sağlayan bir hükümdar değil, aynı zamanda Osmanlı ekonomisini yeniden ayağa kaldıran büyük bir devlet adamı olarak da tarihteki yerini almıştır. Bu ekonomik istikrar, onun son yıllarında gerçekleştireceği imar faaliyetlerinin ve büyük mimari eserlerin inşasının da temelini oluşturacaktır.

İmar Faaliyetleri, Bursa Yeşil Külliyesi ve Osmanlı’nın Yeniden İnşası (1417-1421)

Sultan Mehmed Han, Fetret Devri’nin sona ermesinin ardından yalnızca devlet teşkilatını yeniden kurmakla yetinmedi. Ona göre güçlü bir devletin en önemli göstergelerinden biri de şehirlerin mamur olması, ilim merkezlerinin gelişmesi ve halka hizmet eden eserlerin çoğalmasıydı. Yaklaşık on bir yıl süren iç savaşlar sırasında birçok şehir ekonomik ve fizikî bakımdan zarar görmüş, yollar bakımsız kalmış, vakıf gelirleri azalmış ve kamu hizmetleri önemli ölçüde aksama yaşamıştı. Mehmed Han, yeniden kurduğu devletin kalıcı olabilmesi için şehirlerin de yeniden ayağa kaldırılması gerektiğine inanıyordu. Bu anlayış doğrultusunda hükümdarlığı boyunca imar faaliyetlerine büyük önem verdi.

İmar çalışmalarının merkezi hiç şüphesiz Bursa olmuştur. Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti olan Bursa, yalnızca siyasî bakımdan değil, aynı zamanda ticaret, kültür ve sanat hayatının da en önemli merkezlerinden biriydi. Fetret Devri boyunca şehir büyük ölçüde güvenliğini korumuş olsa da uzun süren iç savaşlar sebebiyle birçok yapı bakımsız kalmıştı. Sultan Mehmed Han, Bursa’nın yeniden Osmanlı’nın en önemli şehirlerinden biri hâline gelmesi için kapsamlı bir imar programı başlattı.

Bu dönemin en büyük mimari eseri Yeşil Külliyesi olmuştur. Yapımına 1412 yılında başlanan külliye, Sultan Mehmed Han döneminde büyük ölçüde tamamlanmış ve Osmanlı mimarisinin en seçkin eserlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Külliye yalnızca bir camiden ibaret değildi. İçerisinde cami, türbe, medrese, imaret ve çeşitli sosyal hizmet yapıları bulunuyordu. Böylece ibadet, eğitim, sosyal yardım ve şehir hayatı aynı merkezde bir araya getirilmiş oluyordu. Bu anlayış, Osmanlı şehircilik kültürünün en önemli özelliklerinden biri hâline gelecektir.

Külliyenin mimarı, dönemin önemli devlet adamlarından ve sanatkârlarından Hacı İvaz Paşa idi. Yapının inşasında Osmanlı taş işçiliği, ahşap süslemeciliği ve çini sanatı en üst seviyede kullanıldı. Özellikle İznik atölyelerinde hazırlanan turkuaz ve yeşil tonlarındaki çiniler, yapıya zamanla “Yeşil Cami” adının verilmesine sebep oldu. Caminin taç kapısı, mermer işlemeleri, kündekârî ahşap kapıları ve kubbe süslemeleri erken dönem Osmanlı sanatının ulaştığı yüksek seviyeyi göstermektedir.

Sultan Mehmed Han’ın yaptırdığı en önemli eserlerden biri de Yeşil Türbe‘dir. Vefatından sonra defnedileceği bu yapı, Osmanlı türbe mimarisinin şaheserleri arasında kabul edilmektedir. Sekizgen plan üzerine inşa edilen türbenin dış cephesi tamamen firuze renkli çinilerle kaplanmış, iç mekânda ise dönemin en seçkin hat ve kalem işi süslemelerine yer verilmiştir. Yeşil Türbe yalnızca bir mezar yapısı değil, Osmanlı sanat anlayışının zarafetini yansıtan eşsiz bir mimari eser olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Mehmed Han yalnızca Bursa ile sınırlı kalmadı. Edirne, Amasya, Tokat ve diğer önemli şehirlerde de kamu binalarının onarılması için çalışmalar başlatıldı. Harap durumda bulunan köprüler tamir edildi, yollar yeniden düzenlendi ve şehirlerin su ihtiyacını karşılayan çeşmeler ile su yolları bakım altına alındı. Böylece hem halkın günlük hayatı kolaylaştırıldı hem de ticaret yollarının güvenliği artırıldı.

İmar faaliyetlerinin önemli bir bölümünü vakıf eserleri oluşturuyordu. Sultan Mehmed Han, yeni vakıflar kurarak camilerin, medreselerin, imarethanelerin ve darüşşifaların düzenli gelir elde etmesini sağladı. Bu vakıflar sayesinde fakirlere her gün sıcak yemek dağıtılıyor, yolcular ücretsiz konaklayabiliyor, öğrenciler eğitimlerini sürdürebiliyor ve sağlık hizmetleri kesintisiz devam ediyordu. Osmanlı Devleti’nin sosyal devlet anlayışının güçlenmesinde bu vakıf sistemi büyük rol oynamıştır.

Eğitime de büyük önem veren Mehmed Han, medreselerin yeniden faaliyete geçirilmesini emretti. Fetret Devri boyunca aksayan eğitim faaliyetleri yeniden düzenlendi. Müderris tayinleri yapıldı, vakıf gelirleri medreselere aktarılmaya başlandı ve Bursa başta olmak üzere birçok şehir yeniden ilim merkezi hâline geldi. Fıkıh, hadis, tefsir, matematik, astronomi ve edebiyat alanlarında eğitim veren medreseler sayesinde Osmanlı Devleti’nin ilmî hayatı yeniden canlandı.

Şehir ekonomisinin gelişmesine katkı sağlamak amacıyla hanlar, bedestenler ve çarşılar da onarıldı. Bursa’daki ipek ticareti yeniden eski canlılığına kavuşurken, Edirne ve Amasya gibi şehirlerde de ticaret merkezleri genişletildi. Kervan yolları üzerindeki hanların tamir edilmesi sayesinde Anadolu ile Rumeli arasındaki ticaret hacmi kısa süre içerisinde önemli ölçüde arttı.

Sultan Mehmed Han’ın yürüttüğü bütün bu imar faaliyetleri, onun yalnızca savaş kazanan bir hükümdar olmadığını açıkça göstermektedir. O, Fetret Devri’nin meydana getirdiği yıkımı yalnızca askerî başarılarla değil; ilim, sanat, mimari ve sosyal yardımlaşma alanlarında gerçekleştirdiği çalışmalarla da ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu eserler sayesinde Osmanlı Devleti yeniden güçlü, düzenli ve üretken bir medeniyet hâline gelmiş; oğlu Sultan İkinci Murad Han ile torunu Fatih Sultan Mehmed Han dönemlerinde yaşanacak büyük yükselişin sağlam temelleri atılmıştır.

Dış Siyaset, Balkanlarda İstikrarın Sağlanması ve Komşu Devletlerle İlişkiler (1413-1421)

Sultan Mehmed Han, Fetret Devri’nin sona ermesinden sonra yalnızca iç meseleleri çözmekle yetinmedi. Osmanlı Devleti’nin yeniden büyük bir güç hâline gelebilmesi için dış siyasette de dengeli ve gerçekçi bir politika izlenmesi gerektiğini biliyordu. Ankara Muharebesi sonrasında yalnızca Anadolu’da değil, Balkanlar’da da Osmanlı nüfuzu önemli ölçüde zayıflamıştı. Bazı Balkan devletleri bağımsız hareket etmeye başlamış, Bizans İmparatorluğu ise Osmanlı hanedanı arasındaki mücadelelerden faydalanarak kaybettiği siyasî etkinliği yeniden kazanmaya çalışmıştı. Mehmed Han, bu karmaşık ortamda gereksiz savaşlardan kaçınarak önce devletin gücünü yeniden inşa etmeyi hedefledi.

Tahta çıktığında Balkanlar’daki en önemli meselelerden biri Sırp Despotluğu ile ilişkilerdi. Fetret Devri boyunca Sırp Despotu Stefan Lazareviç, zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki mücadelelere müdahil olmuş, fakat özellikle Musa Çelebi’nin sert yönetiminden sonra Mehmed Han’a destek vermişti. Çamurlu Derbent Muharebesi’nde gönderdiği askerî kuvvetlerle Mehmed Han’ın zafer kazanmasına katkı sağlayan Stefan Lazareviç, yeni dönemde Osmanlı Devleti ile dostane ilişkilerini sürdürdü. Mehmed Han da bu desteği karşılıksız bırakmadı ve iki devlet arasında barışın korunmasına büyük önem verdi.

Osmanlı Devleti’nin kuzey sınırında bulunan Eflak Voyvodalığı da dikkatle takip edilen bölgelerden biriydi. Tuna Nehri boyunca uzanan bu bölge, Osmanlı Devleti ile Orta Avrupa arasında doğal bir tampon vazifesi görüyordu. Mehmed Han, Eflak üzerine büyük askerî seferler düzenlemek yerine voyvodaların Osmanlı üstünlüğünü kabul etmelerini sağlamaya çalıştı. Böylece Tuna hattında yeni bir savaş cephesi açılmadan sınır güvenliği korunmuş oldu.

Aynı dönemde Bosna ve Arnavutluk taraflarında da Osmanlı nüfuzu yeniden güçlenmeye başladı. Fetret Devri sırasında Osmanlı otoritesinden uzaklaşan bazı yerel beyler yeniden bağlılıklarını bildirdiler. Akıncı birlikleri sınır bölgelerinde faaliyetlerini artırırken, Rumeli sancak beyleri de fetihlerden çok mevcut toprakların güvenliğine öncelik verdiler. Mehmed Han’ın temel hedefi yeni topraklar kazanmak değil, elindeki bölgelerde kalıcı bir devlet düzeni kurmaktı.

Dış siyasette en dikkat çekici gelişmelerden biri de Bizans İmparatorluğu ile yürütülen ilişkilerdi. Fetret Devri boyunca Osmanlı şehzadeleri arasındaki mücadelelerden yararlanan Bizans, zaman zaman Emir Süleyman Çelebi’yi, zaman zaman ise Mehmed Çelebi’yi destekleyerek kendi güvenliğini sağlamaya çalışmıştı. Mehmed Han ise tahta çıktıktan sonra Bizans’ın bu siyasetini yakından takip etti. İstanbul’u kuşatacak kadar güçlü bir askerî hazırlık henüz bulunmadığını bildiği için Bizans ile geçici barış siyasetini tercih etti. Böylece devletin enerjisini içerideki yeniden yapılanmaya ayırma imkânı buldu.

Bu dönemde Osmanlı Devleti ile Macar Krallığı arasında da doğrudan büyük bir savaş yaşanmadı. Macarlar, Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri’nden sonra yeniden toparlandığını dikkatle izliyorlardı. Mehmed Han ise kuzeybatı sınırlarında gereksiz çatışmalardan kaçınarak Balkanlar’daki mevcut hâkimiyetini sağlamlaştırmayı tercih etti. Böylece ileride Sultan İkinci Murad Han döneminde başlayacak büyük Balkan mücadeleleri için uygun bir zemin hazırlanmış oldu.

Anadolu’da ise Karaman Beyliği başta olmak üzere çeşitli Türk beyleri Osmanlı Devleti’nin yeniden güçlenmesini yakından takip ediyorlardı. Mehmed Han, mümkün olduğu kadar diplomatik yolları kullanarak Anadolu’da yeni bir iç savaşın çıkmasını engelledi. Gerektiğinde askerî güç gösterisi yapıyor, ancak çoğu zaman anlaşma ve uzlaşma yoluyla Osmanlı üstünlüğünü kabul ettirmeyi başarıyordu. Bu politika sayesinde Anadolu’da uzun süreli bir istikrar dönemi yaşandı.

Sultan Mehmed Han’ın dış siyasette uyguladığı en önemli ilke “önce devleti güçlendirmek, sonra fetihlere yönelmek” anlayışı olmuştur. Fetret Devri’nden yeni çıkmış bir devletin aynı anda birçok cephede savaşmasının büyük risk taşıdığını biliyordu. Bu sebeple komşu devletlerle mümkün olduğu kadar dengeli ilişkiler kurdu, mevcut sınırları korudu ve devlet teşkilatını sağlamlaştırmaya öncelik verdi. Bu ileri görüşlü siyaset sayesinde Osmanlı Devleti kısa süre içerisinde yeniden Balkanlar’ın en güçlü siyasî otoritesi hâline geldi.

Sultan Mehmed Han’ın izlediği bu barışçı fakat kararlı dış politika, oğlu Sultan İkinci Murad Han’a güçlü ve istikrarlı bir devlet bırakmasını sağladı. Osmanlı Devleti artık Fetret Devri’nin yaralarını büyük ölçüde sarmış, hem içeride hem de dışarıda yeniden saygın ve güçlü bir devlet konumuna yükselmişti. Ancak Mehmed Han’ın ömrü uzun sürmeyecek, devleti ikinci kez ayağa kaldıran bu büyük hükümdar, birkaç yıl sonra son yolculuğuna çıkacaktır.

Sultan Mehmed Han’ın Son Seferi, Vefatı ve Yeşil Türbe’ye Defni (1421)

Sultan Mehmed Han, yaklaşık sekiz yıl süren hükümdarlığı boyunca Osmanlı Devleti’ni tarihinin en büyük yıkımlarından birinden kurtarmayı başarmıştı. 1402 Ankara Muharebesi sonrasında parçalanan devlet teşkilatını yeniden kurmuş, yaklaşık on bir yıl süren Fetret Devri’ni 5 Temmuz 1413 tarihinde Çamurlu Derbent Zaferi ile sona erdirmiş, Anadolu ile Rumeli’yi yeniden tek bayrak altında toplamış, iç isyanları bastırmış ve Osmanlı Devleti’ni yeniden güçlü bir devlet hâline getirmişti. Ancak devleti ikinci kez ayağa kaldıran bu büyük hükümdarın ömrü uzun olmayacaktı.

1421 yılı başlarında Anadolu’da yeniden bazı siyasî hareketlilikler yaşanmaya başladı. Özellikle Aydınoğulları Beyliği’nin eski beylerinden Cüneyd Bey, Osmanlı Devleti’nin batı Anadolu’daki hâkimiyetini yeniden sarsmaya çalışıyordu. Daha önce çeşitli dönemlerde Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildiren Cüneyd Bey, uygun fırsatı buldukça bağımsız hareket etmeye devam ediyor ve çevresindeki bazı Türkmen gruplarını kendi etrafında toplamaya çalışıyordu.

Sultan Mehmed Han, uzun yıllar boyunca büyük mücadelelerle kurduğu devlet düzeninin yeniden bozulmasına izin vermek istemiyordu. Bunun üzerine Cüneyd Bey meselesini kesin olarak çözmek amacıyla Anadolu’ya yeni bir askerî harekât düzenlenmesine karar verdi. Edirne’den hareket eden Osmanlı ordusu Bursa üzerinden Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. Hükümdar artık ellili yaşlarının ortalarındaydı ve yıllarca süren savaşlar, seferler ve devlet işleri sağlığını önemli ölçüde yıpratmıştı. Buna rağmen ordusunun başında sefere çıkmaktan vazgeçmedi.

Osmanlı ordusu Bursa yakınlarına ulaştığında Sultan Mehmed Han’ın rahatsızlığı ağırlaştı. Kaynaklarda hastalığının mahiyeti konusunda farklı bilgiler yer almakla birlikte, uzun süredir devam eden sağlık problemlerinin bu sefer sırasında şiddetlendiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen devlet işlerini son ana kadar bırakmadı. Yanındaki vezirlerle toplantılar yapıyor, ordunun düzenini takip ediyor ve yaklaşan sefer hakkında gerekli emirleri vermeye devam ediyordu.

Rahatsızlığının artması üzerine hükümdar Bursa’da istirahate çekildi. Ancak hastalığı giderek ağırlaştı ve bütün müdahalelere rağmen iyileşemedi. Osmanlı Devleti’nin yeniden kuruluşunu sağlayan büyük hükümdar, 26 Mayıs 1421 tarihinde Bursa’da, yaklaşık 53-54 yaşlarında vefat etti.

Sultan Mehmed Han’ın ölümü, devlet erkânı tarafından büyük bir dikkatle gizli tutuldu. Bunun en önemli sebebi, Osmanlı Devleti’nin daha yeni Fetret Devri’nden çıkmış olmasıydı. Devlet adamları, hükümdarın ölüm haberinin erken duyulması hâlinde yeni taht mücadelelerinin başlayabileceğinden endişe ediyorlardı. Bu nedenle cenaze hazırlıkları sürdürülürken bir taraftan da şehzade Murad’a gizlice haber gönderildi.

Şehzade Murad o sırada Amasya Sancak Beyi olarak görev yapıyordu. Devlet adamlarının gönderdiği ulaklar kısa sürede Amasya’ya ulaştılar ve Sultan Mehmed Han’ın vefat ettiğini bildirdiler. Bunun üzerine Şehzade Murad vakit kaybetmeden Bursa’ya hareket etti. Osmanlı devlet adamları ise bu süreçte devlet teşkilatının düzenli çalışmasını sağlayarak herhangi bir karışıklığın yaşanmasına fırsat vermediler.

Şehzade Murad’ın Bursa’ya ulaşmasının ardından Sultan Mehmed Han’ın vefatı resmen ilan edildi. Osmanlı ileri gelenleri yeni hükümdara biat ederek devletin idaresini kesintisiz şekilde devam ettirdiler. Böylece Fetret Devri’nden alınan en önemli ders uygulanmış oldu. Devlet yönetiminde boşluk oluşmasına izin verilmedi ve Osmanlı Devleti herhangi bir taht kavgası yaşamadan yeni hükümdarına kavuştu.

Sultan Mehmed Han’ın naaşı, kendi emriyle yaptırdığı Bursa Yeşil Türbe’ye defnedildi. Yeşil Türbe, yalnızca onun kabri değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin yeniden doğuşunun da sembolü hâline geldi. Firuze renkli çinileriyle Osmanlı mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan türbe, bugün de Bursa’nın en önemli tarihî yapıları arasında yer almaktadır.

Sultan Mehmed Han’ın kabri üzerinde yer alan sanduka ve türbe süslemeleri, erken dönem Osmanlı sanatının en seçkin örnekleri arasında kabul edilmektedir. Yüzyıllar boyunca Osmanlı hükümdarları, devlet adamları, ilim ehli ve halk tarafından ziyaret edilen Yeşil Türbe, Osmanlı Devleti’nin en zor döneminde devleti yeniden ayağa kaldıran hükümdarın hatırasını yaşatmaya devam etmektedir.

Sultan Mehmed Han, arkasında geniş fetihlerle büyümüş bir imparatorluk bırakmamış olabilir; ancak ondan çok daha değerli bir miras bırakmıştır. Eğer 1402-1413 yılları arasında parçalanan Osmanlı Devleti yeniden birleşememiş olsaydı, büyük ihtimalle Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethetmesi, Yavuz Sultan Selim Han’ın doğu siyaseti veya Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın cihan hâkimiyeti hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti.

Bu sebeple Osmanlı tarihçileri ve modern tarih araştırmacılarının büyük bölümü Sultan Mehmed Han’ı yalnızca Osmanlı Devleti’nin beşinci padişahı olarak değil, aynı zamanda “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” olarak değerlendirmektedir. Onun inşa ettiği güçlü devlet yapısı, yaklaşık beş asır daha yaşayacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun en sağlam temellerinden biri olmuştur.

Sultan Mehmed Han’ın Kişiliği, Devlet Anlayışı ve Osmanlı Tarihindeki Yeri

Sultan Mehmed Han, Osmanlı tarihinin yalnızca başarılı hükümdarlarından biri değil, devletin en zor döneminde ortaya çıkan en önemli devlet adamlarından biridir. Onun hükümdarlığını diğer Osmanlı padişahlarından ayıran en belirgin özellik, hazır ve güçlü bir devleti devralmamış olmasıdır. Aksine, Ankara Muharebesi’nin ardından parçalanmış, hanedan üyeleri arasında bölünmüş, merkezî otoritesini kaybetmiş ve geleceği belirsiz hâle gelmiş bir devleti yeniden ayağa kaldırmıştır. Bu sebeple tarihçiler onun askerî başarılarından önce devlet kuruculuğu vasfını ön plana çıkarmaktadır.

Mehmed Han’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri sabırlı bir siyaset adamı olmasıdır. Fetret Devri boyunca kardeşleri İsa Çelebi, Emir Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi çoğu zaman hızlı sonuç almak amacıyla ani kararlar vermiş, geniş bölgeleri kısa sürede ele geçirmeye çalışmışlardır. Mehmed Han ise bunun tam tersine hareket etmiştir. Önce Amasya’da güçlü bir idarî yapı kurmuş, çevresindeki Türkmen beylerinin desteğini sağlamış, devlet adamlarını etrafında toplamış ve askerî hazırlıklarını tamamladıktan sonra mücadeleye başlamıştır. Bu uzun vadeli siyaset anlayışı, sonunda onu Osmanlı tahtına ulaştırmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın bir diğer önemli özelliği istişareye verdiği önemdir. Osmanlı kroniklerinde, önemli kararlar almadan önce vezirleri, kadıları, ulemâyı ve tecrübeli kumandanları dinlediği sıkça belirtilmektedir. Devlet yönetimini yalnızca şahsî iradesiyle değil, ortak akıl ile yürütmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım, Fetret Devri gibi büyük bir kriz döneminden çıkan devletin yeniden toparlanmasında önemli rol oynamıştır.

Adalet anlayışı da hükümdarlığının temel esaslarından biri olmuştur. İç savaş yıllarında farklı kardeşleri destekleyen birçok devlet adamı bulunmasına rağmen, tahta çıktıktan sonra geniş çaplı intikam hareketlerine girişmemiştir. Devlete sadakat göstereceklerine inandığı birçok kişiyi yeniden görevlendirmiş, kişisel husumet yerine devlet menfaatini ön planda tutmuştur. Bu siyaset sayesinde uzun yıllar süren taht mücadelelerinin meydana getirdiği ayrılıklar kısa sürede giderilmiş ve devlet teşkilatı yeniden tek merkez altında birleşmiştir.

Mehmed Han’ın askerî kişiliği de dikkat çekicidir. Ankara Muharebesi sırasında ordunun tamamen dağılmasını önleyerek düzenli şekilde Amasya’ya çekilmesi, onun genç yaşta sahip olduğu askerî kabiliyeti göstermektedir. Daha sonraki yıllarda İsa Çelebi, Emir Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi’ye karşı yürüttüğü mücadelelerde de aceleci davranmamış, savaş kadar diplomasiyi de başarıyla kullanmıştır. Gerektiğinde ittifaklar kurmuş, uygun zamanı beklemiş ve rakiplerini yalnızca kılıçla değil, siyasî hamlelerle de etkisiz hâle getirmiştir.

Sultan Mehmed Han’ın hükümdarlığında dikkat çeken başka bir özellik ise devlet kurumlarına verdiği önemdir. Fetret Devri’nin ardından yalnızca tahtı ele geçirmekle yetinmemiş, Divân-ı Hümâyun’u yeniden işler hâle getirmiş, maliye teşkilatını düzenlemiş, timar sistemini güçlendirmiş, adalet teşkilatını yeniden kurmuş ve vakıf düzenini canlandırmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nin yalnızca o gününü değil, geleceğini de güvence altına alacak sağlam kurumlar oluşturmuştur.

İlim ve sanata verdiği değer de hükümdarlığının önemli yönlerinden biridir. Bursa’da yaptırdığı Yeşil Cami, Yeşil Türbe ve Yeşil Külliyesi, erken dönem Osmanlı mimarisinin en önemli eserleri arasında yer almaktadır. Bu yapılar yalnızca ibadet edilen mekânlar değil, aynı zamanda eğitim, sosyal yardım ve şehir hayatının merkezleri olarak hizmet vermiştir. Böylece Mehmed Han, Osmanlı şehircilik anlayışının gelişmesine de önemli katkılar sağlamıştır.

Dış siyasette ise ihtiyatlı ve gerçekçi bir politika izlemiştir. Devlet henüz iç savaşların yaralarını sararken yeni fetihler peşinde koşmamış, önce mevcut sınırları güvence altına almayı tercih etmiştir. Bizans, Sırp Despotluğu, Eflak Voyvodalığı ve diğer komşu devletlerle kurduğu dengeli ilişkiler sayesinde Osmanlı Devleti yeniden güç kazanmış, oğlu Sultan İkinci Murad Han döneminde başlayacak büyük fetihlerin zemini hazırlanmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın tarihî önemi, kazandığı savaşlardan çok kurtardığı devletle ölçülmektedir. Eğer 1402 Ankara Muharebesi sonrasında başlayan Fetret Devri kalıcı hâle gelseydi, Osmanlı Devleti büyük ihtimalle Anadolu’daki diğer beylikler gibi küçük siyasî yapılara ayrılacak ve tarih sahnesinden çekilecekti. Mehmed Han’ın gösterdiği sabır, askerî başarı ve devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti yeniden tek merkez altında birleşmiş, Anadolu ile Rumeli arasındaki bağ yeniden kurulmuş ve yaklaşık beş asır daha yaşayacak büyük imparatorluğun temelleri ikinci kez atılmıştır.

Bu sebeple Osmanlı tarih yazıcılığında Sultan Mehmed Han için kullanılan “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” unvanı, yalnızca sembolik bir ifade değildir. Bu unvan, devletin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde onu yeniden ayağa kaldıran hükümdarın tarihî rolünü en doğru şekilde ifade eden değerlendirmedir. Bugün Osmanlı tarihine bakıldığında, Osman Gazi nasıl devletin ilk kurucusu olarak kabul ediliyorsa, Sultan Mehmed Han da o devleti ikinci defa inşa eden hükümdar olarak hak ettiği yeri almaktadır.

Sultan Mehmed Han’ın Ailesi, Çocukları ve Hanedanın Devamı

Sultan Mehmed Han’ın en büyük başarılarından biri, yalnızca Osmanlı Devleti’ni yeniden birleştirmesi değil, aynı zamanda hanedanın devamını güvence altına almasıdır. Fetret Devri boyunca Bayezid Han’ın oğulları arasında yaşanan kanlı mücadeleler, Osmanlı hanedanının geleceğini büyük ölçüde tehlikeye sokmuştu. Bu sebeple Sultan Mehmed Han, hükümdarlığı boyunca şehzadelerinin eğitimine ve devlet terbiyesi içerisinde yetiştirilmelerine büyük önem verdi. Ona göre güçlü bir devletin devamlılığı ancak iyi yetişmiş hükümdarlar sayesinde mümkün olabilirdi.

Kaynaklarda Sultan Mehmed Han’ın birden fazla hanımı bulunduğu belirtilmektedir. Erken dönem Osmanlı hükümdarlarında olduğu gibi evlilikler yalnızca aile kurma amacı taşımıyor, aynı zamanda Anadolu’daki Türk beyleriyle siyasî ilişkilerin güçlendirilmesine de katkı sağlıyordu. Ancak erken dönem Osmanlı kaynaklarının sınırlı olması sebebiyle hanımlarının tamamı hakkında ayrıntılı bilgiler günümüze ulaşmamıştır.

Sultan Mehmed Han’ın çocukları arasında en meşhur olanı hiç şüphesiz Şehzade Murad‘dır. Daha sonra Osmanlı tahtına çıkarak Sultan İkinci Murad Han unvanını alacak olan Murad, yaklaşık Haziran 1404 tarihinde Amasya’da dünyaya gelmiştir. Babasının Fetret Devri boyunca verdiği mücadeleler sırasında çocukluk yıllarını geçiren Murad, küçük yaşlardan itibaren Osmanlı devlet geleneğine uygun şekilde yetiştirildi. Dinî ilimler, devlet yönetimi, askerlik, hukuk ve tarih alanlarında eğitim aldı. Daha sonra Amasya Sancak Beyliği görevine gönderilerek hükümdarlığa hazırlanmıştır.

Şehzade Murad’ın yetiştiği ortam, Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine rastlamaktadır. Babası bir taraftan kardeşleriyle mücadele ederken diğer taraftan devleti yeniden kurmaya çalışıyordu. Bu sebeple Murad Han daha çocuk yaşta devlet yönetiminin ne kadar ağır sorumluluklar taşıdığını görerek büyümüştür. Sultan Mehmed Han’ın ona verdiği en önemli miras yalnızca taht değil, aynı zamanda güçlü bir devlet anlayışı olmuştur.

Kaynaklarda Sultan Mehmed Han’ın Mustafa Çelebi, Ahmed Çelebi, Yusuf Çelebi ve Mahmud Çelebi isimli oğullarından da bahsedilmektedir. Ancak bu şehzadelerin büyük bölümü genç yaşlarda hayatlarını kaybetmiş veya devlet yönetiminde önemli görev üstlenemeden tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Bu sebeple Osmanlı tahtının doğal varisi olarak Şehzade Murad ön plana çıkmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın kız çocukları hakkında da sınırlı bilgiler bulunmaktadır. Erken dönem Osmanlı kaynakları kadın hanedan üyeleri hakkında ayrıntılı bilgi vermediğinden isimleri ve hayatları konusunda kesin bilgiler oldukça azdır. Buna rağmen Osmanlı hanedanında kız çocuklarının Anadolu’nun önemli aileleriyle yaptıkları evlilikler sayesinde devletin siyasî dengelerinde önemli rol oynadıkları bilinmektedir.

Mehmed Han, oğullarının eğitiminde kendi çocukluk yıllarında uygulanan Osmanlı şehzade sistemini devam ettirdi. Şehzadelerin sarayda yalnızca ilmî eğitim almalarını yeterli görmedi; onların sancaklarda görev yaparak devlet yönetimini uygulamalı şekilde öğrenmelerini istedi. Bu anlayış sayesinde Osmanlı Devleti’nde hükümdarlar çocuk yaşlardan itibaren devlet idaresini öğreniyor ve tahta çıktıklarında tecrübesiz kalmıyorlardı.

Özellikle Şehzade Murad’ın Amasya’da sancakbeyi olarak görevlendirilmesi tesadüf değildi. Babası da aynı şehirde yetişmiş, Fetret Devri boyunca ilk desteğini yine Amasya’dan almıştı. Bu sebeple Amasya, Osmanlı hanedanı için yalnızca bir sancak merkezi değil, hükümdar yetiştiren büyük bir devlet mektebi olarak görülüyordu.

Sultan Mehmed Han’ın 26 Mayıs 1421 tarihinde vefat etmesinin ardından devlet adamlarının gösterdiği sağduyu sayesinde herhangi bir taht mücadelesi yaşanmadı. Daha önce Fetret Devri’nin acı tecrübelerini yaşayan Osmanlı yöneticileri, Şehzade Murad’ı süratle Bursa’ya davet ettiler. Şehzadenin şehre ulaşmasının ardından devlet erkânı kendisine biat etti ve Osmanlı Devleti’nin altıncı hükümdarı olarak Sultan İkinci Murad Han tahta çıktı.

Bu gelişme, Sultan Mehmed Han’ın en büyük başarılarından birini de ortaya koymaktadır. Kendisi tahta çıkabilmek için on bir yıl boyunca kardeşleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Buna karşılık kendi vefatından sonra devlet herhangi bir iç savaşa sürüklenmeden yeni hükümdarına kavuşmuştur. Bu durum, onun kurduğu güçlü devlet düzeninin ve sağlam idare anlayışının en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Sultan Mehmed Han’ın yetiştirdiği Şehzade Murad, ilerleyen yıllarda Varna ve İkinci Kosova zaferlerini kazanacak; onun oğlu Fatih Sultan Mehmed Han ise 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethederek Osmanlı Devleti’ni cihan imparatorluğuna dönüştürecektir. Böylece Sultan Mehmed Han’ın yeniden ayağa kaldırdığı devlet, yalnızca kendi dönemini değil, gelecek yüzyılları da şekillendiren büyük bir tarihî miras bırakmıştır.

Sultan Mehmed Han Döneminin Osmanlı Devleti’ne Bıraktığı Miras

Sultan Mehmed Han’ın hükümdarlığı, fethedilen toprakların genişliğiyle değil, kurtardığı devletin büyüklüğüyle değerlendirilmektedir. Osmanlı tarihinin yaklaşık altı asırlık serüveni içerisinde birçok hükümdar yeni şehirler fethetmiş, sınırları genişletmiş ve büyük askerî zaferler kazanmıştır. Ancak Sultan Mehmed Han’ın karşı karşıya kaldığı mesele bunların tamamından farklıydı. O, var olan bir devleti büyütmek için değil, dağılmak üzere olan bir devleti yeniden kurmak için mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu yönüyle Osmanlı tarihindeki yeri son derece özeldir.

28 Temmuz 1402 tarihinde meydana gelen Ankara Muharebesi sonrasında Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkacağı yönünde güçlü kanaatler oluşmuştu. Anadolu Türk birliği parçalanmış, Rumeli ile Anadolu arasındaki bağ kopmuş, hanedan üyeleri birbirleriyle savaşmaya başlamış ve merkezî devlet otoritesi fiilen sona ermişti. Yaklaşık on bir yıl süren Fetret Devri boyunca birçok tarihçi Osmanlı Devleti’nin yeniden eski gücüne ulaşamayacağını düşünüyordu. Fakat Mehmed Han’ın sabırlı mücadelesi bütün bu beklentileri boşa çıkarmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın en büyük mirası, Osmanlı Devleti’nin devamlılığını sağlamış olmasıdır. Eğer Çamurlu Derbent Muharebesi’nde başarılı olamasaydı, Osmanlı ülkesinin Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki ayrı devlete bölünmesi, hatta tamamen küçük beyliklere ayrılması ihtimali oldukça yüksekti. Böyle bir durumda Osmanlı Devleti’nin dünya tarihindeki büyük yükselişi hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti.

Onun ikinci büyük mirası ise merkezî devlet anlayışını yeniden kurmasıdır. Fetret Devri boyunca sancak beyleri ve yerel güçler kendi bölgelerinde bağımsız hareket etmeye başlamışlardı. Mehmed Han, yeniden tek merkezden yönetilen güçlü bir devlet oluşturmuş, Divân-ı Hümâyun’u işler hâle getirmiş, timar sistemini yeniden düzenlemiş, adalet teşkilatını güçlendirmiş ve devlet kurumlarını eski disiplinine kavuşturmuştur. Böylece Osmanlı Devleti yeniden kurumsal kimliğini kazanmıştır.

Ekonomi alanında yaptığı düzenlemeler de uzun yıllar etkisini sürdürmüştür. Tarımsal üretimin yeniden başlaması, ticaret yollarının güvenlik altına alınması, vergi sisteminin düzeltilmesi ve şehir ekonomilerinin canlandırılması sayesinde Osmanlı maliyesi yeniden güçlü bir yapıya kavuşmuştur. Bu ekonomik istikrar, ilerleyen yıllarda gerçekleştirilecek büyük askerî seferlerin finansmanını mümkün hâle getirmiştir.

Sultan Mehmed Han’ın imar faaliyetleri de Osmanlı medeniyetinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bursa’da inşa ettirdiği Yeşil Cami, Yeşil Türbe ve Yeşil Külliyesi, yalnızca mimarî eserler değil, aynı zamanda Osmanlı kültür ve sanat anlayışının gelişimini gösteren önemli merkezler hâline gelmiştir. Medreseler, imarethaneler ve vakıf kurumları sayesinde sosyal hayat yeniden canlanmış, devlet ile toplum arasındaki bağ kuvvetlenmiştir.

Askerî bakımdan da önemli bir miras bırakmıştır. Fetret Devri sonunda yeniden teşkilatlandırdığı Osmanlı ordusu, oğlu Sultan İkinci Murad Han döneminde Balkanlar’da büyük zaferler kazanacak seviyeye ulaşmıştır. Yeniçeri Ocağı, sipahi teşkilatı ve akıncı birlikleri yeniden disiplin altına alınmış, sınır güvenliği büyük ölçüde sağlanmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın yetiştirdiği en büyük miraslardan biri de şüphesiz Şehzade Murad olmuştur. Babasının yanında devlet idaresini öğrenen Murad Han, onun vefatından sonra Osmanlı tahtına geçmiş ve güçlü devlet yapısını daha da ileri taşımıştır. Murad Han’ın yetiştirdiği şehzade ise Fatih Sultan Mehmed Han olacaktır. Böylece Osmanlı Devleti’nin yeniden doğuşunu sağlayan Mehmed Han, dolaylı olarak İstanbul’un fethine giden sürecin de en önemli mimarlarından biri olmuştur.

Bugün tarihî olaylar kronolojik olarak değerlendirildiğinde şu gerçek açık biçimde görülmektedir:

  • Osman Gazi, devleti kurmuştur.
  • Orhan Gazi, devlet teşkilatını oluşturmuştur.
  • Sultan Murad Hüdâvendigâr, Rumeli’de kalıcı hâkimiyet sağlamıştır.
  • Sultan Bayezid Han, Anadolu Türk birliğini büyük ölçüde gerçekleştirmiştir.
  • Sultan Mehmed Han, yıkılma noktasına gelen devleti ikinci defa ayağa kaldırmıştır.
  • Sultan İkinci Murad Han, yeniden güçlenen devleti askerî bakımdan zirveye taşımıştır.
  • Fatih Sultan Mehmed Han ise bu güçlü miras üzerine İstanbul’u fethederek Osmanlı Devleti’ni cihan imparatorluğuna dönüştürmüştür.

Bu silsile dikkatle incelendiğinde Sultan Mehmed Han’ın oynadığı rol çok daha net anlaşılmaktadır. O olmasaydı, kendisinden sonra gelen hükümdarların büyük başarıları için gerekli siyasî ve askerî zemin oluşmayacaktı.

Bu sebeple günümüzde Osmanlı tarihini inceleyen yerli ve yabancı tarihçilerin önemli bir bölümü Sultan Mehmed Han’ı yalnızca başarılı bir hükümdar olarak değil, devletin sürekliliğini sağlayan en kritik hükümdarlardan biri olarak değerlendirmektedir. Yaklaşık sekiz yıllık hükümdarlık süresi kısa görünse de gerçekleştirdiği çalışmaların etkisi yüzyıllar boyunca devam etmiş, Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminin temel taşlarından biri olmuştur.

Sultan Mehmed Han, ardında yalnızca fethedilmiş şehirler veya kazanılmış savaşlar bırakmamıştır. En büyük eseri, yeniden ayağa kaldırdığı Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olmuştur. Bu sebeple tarih, onu haklı olarak “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” unvanıyla anmaya devam etmektedir.

Sultan Mehmed Han’ın Tarihçiler Tarafından Değerlendirilmesi ve Günümüze Bıraktığı Tarihî Miras

Sultan Mehmed Han, Osmanlı tarih yazıcılığında hakkında en fazla farklı değerlendirme yapılan hükümdarlardan biridir. Bunun en önemli sebebi, hükümdarlık döneminin büyük fetihlerle değil, devletin yeniden inşasıyla geçmiş olmasıdır. Osmanlı kronikleri incelendiğinde birçok padişah kazandığı savaşlarla ve fethettiği şehirlerle öne çıkarken, Mehmed Han daha çok devleti ayakta tutan hükümdar olarak anlatılmaktadır. Bu durum onun tarihî önemini azaltmamakta, aksine daha da artırmaktadır. Çünkü bazen bir devleti büyütmekten daha zor olan görev, dağılmak üzere olan bir devleti yeniden ayağa kaldırabilmektir.

Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazâde, eserinde Mehmed Han’ın özellikle Fetret Devri boyunca gösterdiği sabır ve dirayete dikkat çekmektedir. Ona göre Ankara Muharebesi sonrasında Osmanlı Devleti’nin yeniden toparlanabilmesi büyük ölçüde Mehmed Han’ın akıllı siyaseti sayesinde mümkün olmuştur. Aşıkpaşazâde, kardeşleriyle yaptığı mücadeleyi yalnızca bir taht kavgası olarak değil, devletin bekası için verilen zorunlu bir mücadele olarak değerlendirmektedir.

Osmanlı tarih yazıcılığının önemli isimlerinden Neşrî de Mehmed Han hakkında benzer ifadeler kullanmaktadır. Neşrî, özellikle Çamurlu Derbent Muharebesi’ni Osmanlı tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak göstermekte ve bu zaferin yalnızca Musa Çelebi’nin mağlubiyeti değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin yeniden doğuşu anlamına geldiğini ifade etmektedir.

Oruç Bey Tarihi ve anonim Osmanlı kronikleri de Mehmed Han’ın hükümdarlığını değerlendirirken onun devlet düzenini yeniden kurmasına özel önem vermektedir. Bu eserlerde Mehmed Han’ın adalet anlayışı, devlet adamlarını yeniden bir araya getirmesi, sancak teşkilatını güçlendirmesi ve iç isyanları bastırması ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Osmanlı müelliflerinin büyük bölümü, onun dönemini “yeniden kuruluş devri” olarak görmektedir.

Osmanlı tarihinin en önemli kaynaklarından biri olan İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt’i de Mehmed Han’ı övgüyle anlatmaktadır. Bitlisî, onun yalnızca cesur bir hükümdar olmadığını, aynı zamanda ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle kardeşleriyle yaptığı mücadelelerde gösterdiği sabrın ve acele karar vermekten kaçınmasının hükümdarlığının en güçlü yönlerinden biri olduğu ifade edilmektedir.

Modern tarihçiler de Sultan Mehmed Han’ın Osmanlı tarihindeki yerini oldukça önemli görmektedir. Türk tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nin Ankara Muharebesi sonrasında tamamen dağılmadıysa bunun en büyük sebebinin Mehmed Han’ın siyasî kabiliyeti olduğunu belirtmektedir. İnalcık’a göre Fetret Devri yalnızca hanedan üyeleri arasındaki bir mücadele değil, aynı zamanda Osmanlı devlet sisteminin ayakta kalıp kalamayacağının sınandığı tarihî bir dönemdir.

Merhum tarihçi Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi adlı eserinde Mehmed Han’ın en büyük başarısını merkezî devlet otoritesini yeniden kurması olarak değerlendirmektedir. Uzunçarşılı’ya göre Çamurlu Derbent Zaferi yalnızca askerî bir başarı değil, Osmanlı Devleti’nin ikinci kuruluşunun ilanıdır.

Prof. Dr. Feridun Emecen ise Mehmed Han’ın hükümdarlığını değerlendirirken özellikle devlet kurumlarının yeniden işler hâle getirilmesine dikkat çekmektedir. Emecen’e göre Mehmed Han, Osmanlı Devleti’nin kurumsal hafızasını koruyan hükümdardır. Fetret Devri’nin ardından devlet teşkilatını yeniden kurarak Osmanlı’nın uzun ömürlü olmasını sağlayan temel isimlerden biridir.

Batılı tarihçiler de Mehmed Han’a büyük önem vermektedir. Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall, Osmanlı Tarihi adlı eserinde Mehmed Han’ı “devleti ikinci defa kuran hükümdar” olarak nitelendirmektedir. Hammer’e göre Ankara Muharebesi sonrasında Osmanlı Devleti’nin yeniden toparlanabilmesi Avrupa’da beklenmeyen bir gelişmeydi ve bu başarının mimarı Mehmed Han olmuştur.

İngiliz tarihçi Lord Kinross da Osmanlı üzerine yaptığı değerlendirmelerde Mehmed Han’ın hükümdarlığını “sessiz fakat hayati bir dönem” olarak tanımlamaktadır. Ona göre Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedebilmesi için gerekli siyasî istikrarı sağlayan kişi dedesi değil, doğrudan babasının babası olan Sultan Mehmed Han’dır.

Bugün Osmanlı tarihine kronolojik olarak bakıldığında Sultan Mehmed Han’ın adı, fetihleriyle değil; devleti kurtaran hükümdar kimliğiyle öne çıkmaktadır. Yaklaşık sekiz yıl süren hükümdarlığında büyük bir imparatorluk kurmamış olabilir; ancak yok olmanın eşiğine gelen bir devleti yeniden ayağa kaldırarak gelecek iki yüz yılın yükseliş dönemini mümkün hâle getirmiştir.

Bu nedenle tarihî olaylar tarafsız biçimde değerlendirildiğinde Sultan Mehmed Han’ın en büyük başarısı, Osmanlı Devleti’nin sürekliliğini sağlamış olmasıdır. Eğer onun sabırlı siyaseti, askerî başarısı ve devlet adamlığı olmasaydı, Osmanlı Devleti büyük ihtimalle Fetret Devri’nden çıkamayacak ve dünya tarihinin en uzun ömürlü imparatorluklarından biri hâline gelemeyecekti.

İşte bu sebeple Sultan Mehmed Han, yalnızca Osmanlı hanedanının beşinci hükümdarı değil; Türk devlet geleneğinin en büyük yeniden kurucularından biri olarak tarih sahnesindeki müstesna yerini korumaktadır. Bundan dolayı Osmanlı tarihçiliğinde kendisi için kullanılan “Osmanlı Devleti’nin İkinci Kurucusu” unvanı, tarihî gerçeklerle desteklenen ve hak edilmiş bir değerlendirme olarak kabul edilmektedir.

Sultan Mehmed Han’ın Osmanlı Devleti’ne Kazandırdığı Kalıcı Eserler ve Islahatlar

Sultan Mehmed Han’ın hükümdarlığı incelendiğinde dikkat çeken en önemli hususlardan biri, gerçekleştirdiği çalışmaların büyük bölümünün kısa vadeli değil, uzun vadeli devlet politikaları olmasıdır. Ankara Muharebesi’nin ardından yeniden toparlanan Osmanlı Devleti’nin yalnızca kendi döneminde ayakta kalmasını değil, kendisinden sonra gelecek hükümdarların da güçlü bir devlet devralmasını hedeflemiştir. Bu sebeple yaptığı düzenlemeler yalnızca sekiz yıllık hükümdarlığını değil, yaklaşık iki asır sürecek yükseliş dönemini de doğrudan etkilemiştir.

Sultan Mehmed Han’ın bıraktığı en büyük mirasın başında merkezî devlet otoritesinin yeniden tesisi gelmektedir. Fetret Devri boyunca Osmanlı Devleti’nde tek bir hükümdarın otoritesi kalmamış, sancaklar farklı şehzadeler tarafından yönetilmiş, devlet teşkilatı büyük ölçüde parçalanmıştı. Mehmed Han, 1413 yılında tahta çıktıktan sonra Anadolu ve Rumeli’yi yeniden tek merkezden yönetilen bir devlet hâline getirmiştir. Bu gelişme, Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir.

İkinci önemli mirası ise hanedan düzenini yeniden sağlamasıdır. Ankara Muharebesi’nden sonra Bayezid Han’ın oğulları arasında yaşanan mücadeleler Osmanlı hanedanını yok olma noktasına getirmişti. Mehmed Han’ın zaferiyle birlikte bu mücadele sona ermiş, hanedanın meşruiyeti yeniden kabul edilmiş ve Osmanlı tahtı tekrar tek hükümdarın yönetimine girmiştir. Böylece devletin geleceği güvence altına alınmıştır.

Askerî teşkilatın yeniden düzenlenmesi de onun kalıcı eserlerinden biridir. Fetret Devri sırasında parçalanan Yeniçeri Ocağı yeniden disiplin altına alınmış, timarlı sipahi sistemi eski düzenine kavuşturulmuş ve Rumeli akıncı teşkilatı yeniden güçlendirilmiştir. Osmanlı ordusunun bu şekilde yeniden teşkilatlanması, ilerleyen yıllarda Sultan İkinci Murad Han’ın Varna ve İkinci Kosova zaferlerini kazanmasında önemli rol oynamıştır.

Maliye alanında yaptığı düzenlemeler de devletin uzun ömürlü olmasına katkı sağlamıştır. Fetret Devri boyunca bozulan vergi sistemi yeniden kurulmuş, tahrir kayıtları güncellenmiş, timarlar yeniden dağıtılmış ve devlet gelirleri düzenli hâle getirilmiştir. Hazinenin yeniden güçlenmesi sayesinde yalnızca askerî harcamalar karşılanmamış, aynı zamanda eğitim, imar ve sosyal yardım faaliyetleri için de gerekli kaynak oluşturulmuştur.

Adalet teşkilatına verdiği önem, Mehmed Han’ın devlet anlayışının temel taşlarından biridir. Kadılık sistemi yeniden işler hâle getirilmiş, mahkemelerin düzenli çalışması sağlanmış ve halkın şikâyetlerinin süratle çözüme kavuşturulması emredilmiştir. Böylece Fetret Devri boyunca zayıflayan hukuk düzeni yeniden tesis edilmiş ve devlet-halk ilişkileri güçlendirilmiştir.

Şehircilik ve mimari alanında bıraktığı eserler de Osmanlı medeniyetinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bursa’da yaptırdığı Yeşil Cami, Yeşil Türbe, Yeşil Medrese, Yeşil İmareti ve külliyeye bağlı diğer yapılar, yalnızca ibadet edilen mekânlar değil; eğitim, sosyal yardım ve kültürel hayatın merkezleri olarak hizmet vermiştir. Bu eserler günümüzde de erken dönem Osmanlı mimarisinin en önemli örnekleri arasında gösterilmektedir.

Sultan Mehmed Han’ın eğitim politikası da gelecek nesilleri etkilemiştir. Medreselerin yeniden faaliyete geçirilmesi, müderrislerin görevlendirilmesi ve vakıf gelirlerinin eğitime yönlendirilmesi sayesinde Osmanlı ilim hayatı yeniden canlanmıştır. Onun döneminde yetişen ilim adamları, daha sonraki hükümdarlar döneminde Osmanlı’nın ilmî gelişimine önemli katkılar sunmuşlardır.

Sosyal devlet anlayışının güçlendirilmesi de Mehmed Han’ın dikkat çekici uygulamalarındandır. Vakıf sistemi yeniden düzenlenmiş, imarethanelerde fakirlere ücretsiz yemek dağıtılması sağlanmış, yolcular için hanlar ve kervansaraylar onarılmış, şehirlerin su ihtiyacını karşılayan çeşmeler ve su yolları tamir edilmiştir. Böylece devlet yalnızca askerî ve siyasî alanda değil, sosyal hayatın her alanında yeniden etkin hâle gelmiştir.

Dış siyasette uyguladığı ihtiyatlı politika da sonraki hükümdarlara önemli avantaj sağlamıştır. Gereksiz savaşlardan kaçınarak devletin yeniden toparlanmasına zaman kazandırmış, Bizans, Sırbistan, Eflak ve diğer komşu devletlerle dengeli ilişkiler kurmuştur. Bu sayede Sultan İkinci Murad Han, tahta çıktığında güçlü ve istikrarlı bir devlet devralmış; Osmanlı Devleti yeniden fetih siyasetini uygulayabilecek seviyeye ulaşmıştır.

Bugün Osmanlı tarihinin bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde Sultan Mehmed Han’ın gerçekleştirdiği çalışmaların etkisi açık biçimde görülmektedir. Onun yeniden kurduğu devlet düzeni olmasaydı, Sultan İkinci Murad Han’ın Balkan zaferleri, Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethi, Yavuz Sultan Selim Han’ın doğu siyaseti ve Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın cihan hâkimiyeti büyük ihtimalle gerçekleşmeyecekti. Çünkü bütün bu başarıların temelinde, 1413 yılında yeniden ayağa kaldırılmış güçlü bir Osmanlı Devleti bulunmaktadır.

Bu yönüyle Sultan Mehmed Han, yalnızca kendi devrini şekillendiren bir hükümdar değil; kendisinden sonra gelecek yaklaşık iki asırlık Osmanlı yükseliş döneminin mimarlarından biri olarak tarihteki seçkin yerini almıştır.

Sultan Mehmed Han’ın Türk ve Dünya Tarihindeki Yeri

Türk devlet geleneği incelendiğinde bazı hükümdarların kurucu, bazılarının fatih, bazılarının ise yeniden inşa eden liderler olarak öne çıktığı görülmektedir. Büyük Hun Devleti’nde Mete Han, Büyük Selçuklu Devleti’nde Tuğrul Bey ve Alp Arslan, Anadolu Selçuklu Devleti’nde I. Alâeddin Keykubad nasıl devletin kaderini değiştiren hükümdarlar olarak kabul ediliyorsa, Osmanlı Devleti’nde de Sultan Mehmed Han aynı tarihî öneme sahip hükümdarlar arasında yer almaktadır. Onun farkı ise yeni bir devlet kurması değil, yıkılmanın eşiğine gelen bir devleti ikinci kez ayağa kaldırmasıdır.

1402 Ankara Muharebesi sonrasında yalnızca Osmanlı Devleti değil, bütün Anadolu’nun siyasî dengesi değişmiştir. Emir Timur’un Anadolu beyliklerini yeniden bağımsız hâle getirmesiyle birlikte yaklaşık yarım asırdır devam eden Osmanlı yükselişi durmuş, Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyeti de ciddi şekilde sarsılmıştır. Avrupa’da birçok hükümdar Osmanlı Devleti’nin artık tamamen dağılacağını düşünmüş, Bizans İmparatorluğu ise uzun yıllardan sonra yeniden nefes alma fırsatı yakalamıştır. Hatta bazı Avrupa kroniklerinde Osmanlı Devleti’nin bir daha toparlanamayacağı yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.

Ancak tarih farklı bir yönde ilerlemiştir. Mehmed Han’ın 1413 yılında Osmanlı Devleti’ni yeniden tek merkez altında toplaması yalnızca Anadolu’daki siyasî dengeyi değiştirmemiş, aynı zamanda Avrupa tarihini de doğrudan etkilemiştir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin yeniden güçlenmesiyle birlikte Balkanlar’daki fetih hareketleri kaldığı yerden devam etmiş, Bizans üzerindeki baskı yeniden artmış ve Osmanlı Devleti kısa süre içerisinde Avrupa’nın en önemli siyasî güçlerinden biri hâline gelmiştir.

Tarihî süreç dikkatle incelendiğinde Mehmed Han’ın başarısının etkileri açık şekilde görülebilmektedir. Onun yeniden kurduğu devlet düzeni sayesinde Sultan İkinci Murad Han, 1422 yılında İstanbul’u ikinci kez kuşatmış, 1444 Varna Zaferi ve 1448 İkinci Kosova Zaferi ile Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetini kesinleştirmiştir. Bu askerî başarıların tamamı, Mehmed Han’ın oluşturduğu güçlü idarî ve askerî yapı sayesinde mümkün olmuştur.

Daha da önemlisi, Mehmed Han’ın torunu Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethederek yalnızca Osmanlı tarihini değil, dünya tarihini de değiştirmiştir. Eğer Mehmed Han Fetret Devri’ni sona erdirememiş olsaydı, Fatih Sultan Mehmed güçlü ve düzenli bir devlet devralamayacak, İstanbul’un fethi için gerekli askerî ve ekonomik hazırlıkların yapılması mümkün olmayacaktı.

Bu durum yalnızca Osmanlı tarihi açısından değil, dünya tarihi bakımından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü İstanbul’un fethiyle birlikte Orta Çağ sona ermiş, Yeni Çağ başlamış, Avrupa’nın ticaret yolları değişmiş, coğrafi keşifleri hızlandıran gelişmeler yaşanmış ve dünya siyasetinin dengesi tamamen farklı bir noktaya ulaşmıştır. Dolayısıyla Mehmed Han’ın Fetret Devri’ni sona erdirmesi, dolaylı olarak dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan İstanbul’un fethinin de önünü açmıştır.

Sultan Mehmed Han’ın tarihî önemi yalnızca askerî başarılarla açıklanamaz. O, kriz yönetiminin en başarılı örneklerinden birini ortaya koymuştur. Devletin bütün kurumlarının çöktüğü, ordunun dağıldığı, hazinenin boşaldığı ve hanedan üyelerinin birbirleriyle savaştığı bir dönemde sabırla hareket etmiş; aceleci davranmadan önce Amasya’da güçlü bir merkez oluşturmuş, ardından adım adım bütün Osmanlı ülkesini yeniden birleştirmiştir. Bu yönüyle yalnızca başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda büyük bir stratejist ve devlet mimarıdır.

Bugün Osmanlı Devleti’nin altı asır boyunca ayakta kalmasını sağlayan temel dönüm noktaları sıralandığında şu tarihlerin ayrı bir öneme sahip olduğu görülmektedir:

  • 1299 — Osman Gazi tarafından Osmanlı Beyliği’nin kurulması.
  • 1326 — Bursa’nın fethi ve devletleşme sürecinin hızlanması.
  • 1361 — Edirne’nin fethi ve Rumeli’de kalıcı hâkimiyetin başlaması.
  • 1389 — Birinci Kosova Zaferi ile Balkan üstünlüğünün kesinleşmesi.
  • 1402 — Ankara Muharebesi ve Fetret Devri’nin başlaması.
  • 1413 — Sultan Mehmed Han tarafından Osmanlı Devleti’nin yeniden birleştirilmesi.
  • 1453 — İstanbul’un fethi ve Osmanlı Devleti’nin cihan devleti hâline gelmesi.

Bu kronoloji içerisinde 1413 yılı, çoğu zaman hak ettiği kadar ön plana çıkarılmasa da Osmanlı tarihinin en kritik dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu tarih, Osmanlı Devleti’nin ikinci defa doğduğu yıl olarak kabul edilmektedir.

Sultan Mehmed Han’ın adı, tarih boyunca çoğu zaman Fatih Sultan Mehmed Han’ın büyük şöhreti sebebiyle gölgede kalmıştır. Ancak tarihî olaylar bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde görülmektedir ki Fatih’in fethettiği devletin temellerini yeniden atan kişi Sultan Mehmed Han’dır. O, fetihlerden önce devleti kurtarmış; dağılmış kurumları yeniden kurmuş; hanedanı bir araya getirmiş; orduyu toparlamış; ekonomiyi canlandırmış ve Osmanlı Devleti’ni yeniden büyük hedeflere yönelebilecek seviyeye ulaştırmıştır.

İşte bu sebeple Sultan Mehmed Han, yalnızca Osmanlı Devleti’nin beşinci padişahı değil; Türk devlet geleneğinin en büyük yeniden kurucularından biri, Osmanlı tarihinin en kritik hükümdarlarından biri ve dünya tarihinin akışını dolaylı olarak değiştiren büyük devlet adamlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Onun mirası, yalnızca kendi devriyle sınırlı kalmamış; asırlar boyunca yaşayacak olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin en sağlam temel taşlarından biri olmuştur.

Sultan Mehmed Han’ın Vefatından Sonra Osmanlı Devleti ve Tarihî Mirasının Devamı

26 Mayıs 1421 tarihinde Sultan Mehmed Han’ın Bursa’da vefat etmesiyle birlikte Osmanlı Devleti yeni bir döneme girdi. Ancak bu defa devlet, 1402 yılında yaşanan büyük krizden çok farklı bir durumdaydı. Ankara Muharebesi sonrasında hükümdarsız kalan ve parçalanan Osmanlı Devleti’nin yerinde artık güçlü bir merkezî idare, düzenli çalışan devlet kurumları, yeniden teşkilatlanmış bir ordu ve hanedanın tek varisi olarak belirlenmiş bir şehzade bulunuyordu. Bu durum, Sultan Mehmed Han’ın devlet yönetimindeki en büyük başarısını açıkça ortaya koymaktadır.

Sultan Mehmed Han’ın ölüm haberinin ilk günlerde gizli tutulması, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrar edilmesini önlemek amacıyla alınmış stratejik bir karardı. Devlet erkânı, özellikle Çandarlı İbrahim Paşa başta olmak üzere tecrübeli devlet adamlarının öncülüğünde büyük bir dikkatle hareket etti. Amaç, Şehzade Murad Bursa’ya ulaşıncaya kadar devlet yönetiminde hiçbir boşluk oluşmasına izin vermemekti. Bu plan başarıyla uygulandı ve Osmanlı tarihinde ikinci bir Fetret Devri’nin yaşanması engellendi.

Şehzade Murad’ın Bursa’ya gelmesinin ardından devlet erkânı kendisine biat etti ve Osmanlı tahtına Sultan İkinci Murad Han olarak çıktı. Böylece Osmanlı Devleti tarihinde ilk defa büyük bir hükümdarın vefatı sonrasında ciddi bir taht kavgası yaşanmadan hükümdar değişimi gerçekleşmiş oldu. Bu gelişme, Mehmed Han’ın kurduğu devlet düzeninin ne kadar sağlam temeller üzerine inşa edildiğini göstermektedir.

Sultan İkinci Murad Han, babasının bıraktığı siyaseti büyük ölçüde devam ettirdi. Öncelikle Anadolu’da yeniden ortaya çıkabilecek karışıklıkları önlemeye çalıştı. Ardından Bizans İmparatorluğu’nun desteklediği Düzmece Mustafa İsyanı ile mücadele etti. Bu isyan bastırıldıktan sonra Osmanlı Devleti yeniden fetih siyasetine yöneldi ve Balkanlar’daki askerî faaliyetlerini hızlandırdı.

Mehmed Han’ın yeniden kurduğu askerî teşkilat sayesinde Osmanlı ordusu kısa süre içerisinde eski gücüne ulaştı. 1422 yılında İstanbul yeniden kuşatıldı. Her ne kadar kuşatma başarıyla sonuçlanmasa da Bizans İmparatorluğu artık Osmanlı Devleti’nin yeniden eski kudretine kavuştuğunu açık şekilde anlamıştı. Bu kuşatma aynı zamanda yaklaşık otuz yıl sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın gerçekleştireceği büyük fethin ilk hazırlıklarından biri olmuştur.

Sultan İkinci Murad Han döneminde kazanılan 1444 Varna Zaferi ve 1448 İkinci Kosova Zaferi, doğrudan Mehmed Han’ın yeniden kurduğu devlet teşkilatının eseridir. Fetret Devri’nden çıkan bir devletin yalnızca otuz yıl içerisinde Avrupa’nın en güçlü ordularını mağlup edebilmesi, kurumsal yapının ne kadar sağlam hâle getirildiğinin en önemli göstergesidir.

Bütün bu gelişmelerin zirvesi ise 29 Mayıs 1453 tarihinde yaşandı. Sultan Mehmed Han’ın torunu olan Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethederek yalnızca Osmanlı Devleti’nin değil, dünya tarihinin de yönünü değiştirdi. Ancak İstanbul’un fethi tek başına değerlendirildiğinde eksik kalmaktadır. Çünkü Fatih’in fethettiği devlet, dedesi Sultan Mehmed Han tarafından ikinci kez kurulmuş olan güçlü Osmanlı Devleti idi.

Tarihî olaylar birbirinden bağımsız değildir. Osman Gazi’nin kurduğu devlet, Orhan Gazi’nin teşkilatı, Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın Rumeli siyaseti, Sultan Bayezid Han’ın Anadolu birliği ve Sultan Mehmed Han’ın yeniden inşa ettiği devlet yapısı birbirini tamamlayan halkalar hâlindedir. Bu zincirin herhangi bir halkası eksik olsaydı Osmanlı Devleti’nin yükseliş süreci bugünkü şekliyle gerçekleşmeyecekti.

Sultan Mehmed Han’ın en büyük başarısı, yalnızca kendi dönemini kurtarması değildir. O, kendisinden sonra gelecek hükümdarların önündeki engelleri kaldırmış, güçlü bir devlet bırakmış ve Osmanlı Devleti’nin yeniden fetih siyasetini uygulayabilecek seviyeye ulaşmasını sağlamıştır. Bu sebeple onun başarıları yalnızca 1413-1421 yılları arasında değil, yaklaşık iki yüz yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin ulaştığı bütün zirvelerde dolaylı olarak görülmektedir.

Bugün Bursa’da bulunan Yeşil Türbe, yalnızca bir Osmanlı hükümdarının mezarı değildir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin ikinci defa doğuşunun sembolüdür. Türbenin içerisinde yatan hükümdar, fethettiği şehirlerden çok kurtardığı devlet ile hatırlanmaktadır. Osmanlı tarihinin en zor yıllarında gösterdiği sabır, devlet adamlığı ve ileri görüşlülük sayesinde Türk tarihinin en önemli hükümdarları arasında yerini almıştır.

Bu nedenle Sultan Mehmed Han’ın hayatı incelendiğinde, onun biyografisi yalnızca bir padişahın yaşam öyküsü olarak görülmemelidir. Bu biyografi aynı zamanda Ankara Muharebesi’nin ardından dağılma noktasına gelen Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin yeniden dirilişinin hikâyesidir. Osmanlı Devleti’nin ikinci kuruluşu olarak kabul edilen bu dönem, Türk tarihinin en kritik safhalarından biri olmuş ve asırlar boyunca yaşayacak büyük bir medeniyetin yeniden yükselişine zemin hazırlamıştır.

Kaynakça

Bu biyografi hazırlanırken Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve Fetret Devri hakkında temel başvuru eserleri, Osmanlı kronikleri ile modern akademik çalışmalar karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.

    • Aşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman
    • Neşrî, Kitâb-ı Cihannümâ (Neşrî Tarihi)
    • Oruç Bey, Oruç Bey Tarihi
    • İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt
    • Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh
    • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr
    • Solakzâde Mehmed Hemdemî, Solakzâde Tarihi
    • Kemalpaşazâde (İbn Kemal), Tevârîh-i Âl-i Osman
    • Mehmed Neşrî, Cihannümâ
    • Hammer-Purgstall, Geschichte des Osmanischen Reiches (Osmanlı Devleti Tarihi)
    • Joseph von Hammer-Purgstall, Büyük Osmanlı Tarihi
    • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları
    • Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye
    • Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600)
    • Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası
    • Feridun M. Emecen, Osmanlı Klasik Çağında Hanedan, Devlet ve Toplum
    • Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu
    • Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek
    • Türk Tarih Kurumu Yayınları
    • İslâm Ansiklopedisi (TDV), “Mehmed I”, “Fetret Devri”, “Şeyh Bedreddin”, “Musa Çelebi”, “İsa Çelebi”, “Emir Süleyman Çelebi” maddeleri
    • Osmanlı Arşiv Belgeleri
    • Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivleri
    • Bursa Yeşil Külliyesi ve Yeşil Türbe Kitabeleri

Ahmet Koç
Türk Tarihi Araştırmacısı ve Yazarı

www.devletialiyyei.com