Sultan I.Alaeddin Keykubad

Konu Başlıkları

Sultan I.Alaeddin Keykubad, Türkiye Selçlu Sultanı I. Gıyâseddin Keyhusrev’in oğlu ve II. Kılıcarslan’ın torunu olarak yaklaşık 1190 yılında dünyaya geldi. Doğum tarihi ve doğum yeri kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmalarda 1192 yılı da belirtilmekle birlikte bu tarihi doğrulayan çağdaş bir kayıt bulunmamaktadır. Annesinin kimliği de kesin biçimde tespit edilememiştir.

Alâeddin Keykubad’ın çocukluğu, Selçlu Hanedanı içerisindeki taht mücadelelerinin yaşandığı karışık bir dönemde geçti. Babası I. Gıyâseddin Keyhusrev, kardeşi Rükneddin Süleyman Şah karşısında iktidarını kaybederek 1196 yılında Türkiye Selçlu tahtını bırakmak zorunda kaldı. Keykubad da babası ve kardeşleriyle birlikte Anadolu’dan ayrılarak sürgün hayatına başladı.

Şehzade Alâeddin Keykubad, sürgün yıllarının bir bölümünü Bizans topraklarında geçirdi. İstanbul ve İznik çevresinde bulunduğu, Bizans saray ve şehir kültürünü yakından tanıdığı kabul edilmektedir. Bazı tarihî anlatımlara göre Keykubad ile ağabeyi İzzeddin Keykâvus, babalarının yaptığı siyasî görüşmelerin güvencesi olarak bir süre İznik’te tutuldu.

Alâeddin Keykubad şehzadelik döneminde dinî ilimler, devlet yönetimi, tarih, edebiyat, askerlik ve diplomasi alanlarında eğitim gördü. Ata binme, ok atma, kılıç kullanma, avlanma ve ordu yönetme konularında yetiştirildi. Türkçenin yanında Arapça ve Farsçaya aşina olduğu, Bizans ülkesinde geçirdiği yıllar sebebiyle Rumcayı da belirli ölçüde öğrenmiş olabileceği kabul edilmektedir. Yetişmesinde lalası ve atabeyi Bedreddin Gevhertaş’ın önemli rol oynadığı belirtilmektedir.

Rükneddin Süleyman Şah’ın ölümünün ardından I. Gıyâseddin Keyhusrev 1205 yılında ikinci defa Türkiye Selçlu tahtına çıktı. Babasının yeniden hükümdar olmasıyla Keykubad’ın sürgün hayatı sona erdi ve genç şehzade Selçlu ülkesine döndü.

Alâeddin Keykubad, babası tarafından Tokat meliki olarak görevlendirildi. Tokat; Sivas, Amasya, Niksar ve Karadeniz yollarına yakınlığı sebebiyle askerî ve ekonomik bakımdan önemli bir şehirdi. Keykubad burada devlet yönetimini uygulamalı olarak öğrendi; şehir güvenliği, vergi düzeni, askerî birlikler, kaleler ve bölgedeki Türkmen beyleriyle ilişkiler konusunda tecrübe kazandı.

Tokat melikliği döneminde bastırılan sikkelerde Alâeddin Keykubad için “el-Melikü’l-Mansûr” unvanı kullanıldı. “Allah’ın yardımıyla zafere ulaştırılmış melik” anlamına gelen bu unvan, onun şehzadelik yıllarında sahip olduğu idarî konumu göstermektedir.

Alâeddin Keykubad’ın sürgün, eğitim ve Tokat melikliğiyle geçen şehzadelik yılları; ilerideki askerî, idarî ve diplomatik kişiliğinin temelini oluşturdu.

I. Alâeddin Keykubad’ın Tokat Melikliği ve Devlet Yönetimine İlk Adımı

I. Alâeddin Keykubad, babası I. Gıyâseddin Keyhusrev’in 1205 yılında Türkiye Selçuklu tahtını yeniden ele geçirmesinin ardından sürgün hayatından çıkarak Selçuklu ülkesine döndü. Çocukluğunu farklı şehirlerde, siyasî belirsizlikler ve hanedan mücadeleleri içerisinde geçiren genç şehzade için bu dönüş, hayatının yeni bir dönemini başlatıyordu. Artık tahtını kaybetmiş bir hükümdarın sürgündeki oğlu değil, Türkiye Selçuklu Devleti’nin gelecekte tahta çıkabilecek güçlü şehzadelerinden biriydi.

Gıyâseddin Keyhusrev’in yeniden tahta çıkması

Rükneddin Süleyman Şah’ın 1204 yılında ölmesi üzerine Türkiye Selçuklu tahtına küçük yaştaki oğlu III. Kılıcarslan çıkarıldı. Ancak devletin ileri gelen emirlerinden bazıları çocuk yaştaki bir hükümdarın ülkeyi yönetemeyeceğini düşünüyordu. Anadolu’nun dış tehditlerle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde tecrübeli bir sultana ihtiyaç vardı.

Bu şartlar, sürgünde bulunan I. Gıyâseddin Keyhusrev’e yeniden iktidar yolunu açtı. Eski taraftarlarının ve bazı Selçuklu emirlerinin desteğini alan Keyhusrev, Konya’ya gelerek 1205 yılında ikinci defa Türkiye Selçuklu tahtına çıktı.

Babasının yeniden sultan olmasıyla birlikte Keykâvus ve Keykubad da Selçuklu ülkesine döndüler. Fakat iki şehzadenin aynı sarayda tutulması, ileride büyük bir taht mücadelesine sebep olabilirdi. Bu nedenle Selçuklu meliklik geleneğine uygun olarak şehzadeler farklı şehirlere gönderildi.

Alâeddin Keykubad’ın Tokat’a gönderilmesi

Alâeddin Keykubad, babası tarafından Tokat meliki olarak görevlendirildi. Ağabeyi İzzeddin Keykâvus’a ise Malatya bölgesinin yönetimi verildi. Böylece iki kardeş hem devlet yönetimini öğrenecek hem de Türkiye Selçuklu ülkesinin farklı bölgelerinde hanedanın otoritesini temsil edecekti.

Tokat, sıradan bir Anadolu şehri değildi. Danişmendli Devleti’nin eski merkezlerinden biri olması sebebiyle güçlü bir askerî ve idarî geleneğe sahipti. Şehir; Sivas, Niksar, Amasya ve Karadeniz’e ulaşan yolların kesiştiği önemli bir merkezdi. Doğu ve Orta Anadolu arasındaki geçiş yollarını kontrol ediyor, aynı zamanda kuzey sınırlarının güvenliğinde önemli rol oynuyordu.

Tokat’ın çevresinde kaleler, verimli tarım alanları, ticaret yolları ve güçlü Türkmen toplulukları bulunuyordu. Şehrin yönetimi genç bir şehzadeye yalnızca idarî tecrübe kazandırmıyor; askerî kuvvet toplama ve bölgedeki Türkmen beyleriyle ilişki kurma imkânı da sağlıyordu.

Bu görevlendirme, Keykubad’ın babasının gözünde önemsiz bir şehzade olmadığını göstermektedir. Tokat gibi stratejik bir merkezin yönetimi ona verilmiş, böylece ileride üstlenebileceği büyük görevler için hazırlanması amaçlanmıştı.

Selçuklu meliklik sistemi

Türkiye Selçuklu Devleti’nde şehzadelerin belirli şehirlere melik olarak gönderilmesi eski bir devlet geleneğiydi. Melikler bulundukları bölgelerde sultan adına hüküm sürerlerdi. Yanlarında devlet yönetimini öğrenmelerine yardımcı olan tecrübeli bir atabeg veya lala bulunurdu.

Melikler kendi bölgelerinde idarî kararlar alabilir, askerî birlikler oluşturabilir, vergi toplayabilir ve gerektiğinde sefere çıkabilirlerdi. Bazı meliklerin kendi adlarına para bastırdığı da bilinmektedir. Bununla beraber gerçek egemenlik Konya’daki büyük sultana aitti. Hutbelerde sultanın adı okunuyor ve devletin genel siyaseti merkezden belirleniyordu.

Bu sistemin faydası, şehzadelerin devlet yönetimini henüz genç yaşta öğrenmeleriydi. Ancak sistemin büyük bir tehlikesi de bulunuyordu. Kendi askerine, hazinesine ve devlet adamlarına sahip olan melikler, sultanın ölümünün ardından taht üzerinde hak iddia edebiliyorlardı.

Bir bakıma meliklik sistemi, geleceğin hükümdarlarını yetiştirirken aynı zamanda gelecekteki taht savaşlarının askerî ve idarî altyapısını da hazırlıyordu.

Tokat’ta kurduğu idarî çevre

Keykubad’ın Tokat’ta bulunduğu dönemde yanında hangi emirlerin sürekli görev yaptığı bütün ayrıntılarıyla bilinmemektedir. Bununla birlikte Selçuklu geleneği gereği onun çevresinde bir atabeg, askerî kumandanlar, maliye görevlileri, kâtipler, kadılar ve saray hizmetlilerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Genç melik, şehirdeki vergilerin toplanmasından güvenliğin sağlanmasına, kalelerin korunmasından askerî kuvvetlerin hazırlanmasına kadar farklı sorumluluklar üstlenmiş olmalıdır. Tokat ve çevresindeki Türkmen beyleriyle iyi ilişkiler kurmak da onun görevleri arasındaydı.

Keykubad’ın ileride ağabeyine karşı girişeceği taht mücadelesinde Tokat, Erzurum ve Erzincan çevresinden destek bulabilmesi, meliklik döneminde bölgenin siyasî yapısını ve etkili ailelerini yakından tanıdığını göstermektedir.

Tokat yılları onun için yalnızca idarî bir eğitim dönemi değildi. Keykubad bu sırada hangi emirlerin ne kadar asker çıkarabileceğini, kalelerin nasıl savunulacağını, şehir halkının desteğinin nasıl kazanılacağını ve bölgesel hükümdarlarla nasıl ittifak kurulacağını öğreniyordu.

Meliklik dönemine ait sikkeler

Alâeddin Keykubad’ın Tokat melikliği döneminden günümüze ulaşan en önemli tarihî belgeler arasında sikkeleri bulunmaktadır. Bu paralar, onun genç yaşta yalnızca sembolik bir görev üstlenmediğini, belirli bir idarî yetkiye sahip olduğunu göstermektedir.

Meliklik sikkelerinde Keykubad için “el-Melikü’l-Mansûr” unvanının kullanıldığı görülmektedir. Bu unvan, “Allah’ın yardımıyla zafere ulaştırılmış hükümdar” veya “muzaffer melik” anlamına gelmektedir.

Sikkelerin üzerinde babası Sultan I. Gıyâseddin Keyhusrev’in üstün hükümdarlığını gösteren ifadeler de bulunuyordu. Böylece Keykubad kendi bölgesinde melik sıfatıyla yönetim yetkisi kullanırken, Konya’daki büyük sultana bağlılığını göstermiş oluyordu.

Bu paralar aynı zamanda onun hükümdarlık iddiasının ilk maddî işaretleridir. Keykubad daha Tokat melikiyken kendi adını ve unvanını taşıyan bir siyasî kimlik oluşturmuştu. Ancak bu sırada ağabeyi İzzeddin Keykâvus da Malatya’da benzer şekilde güç kazanıyordu.

Tokat’ın askerî önemi

Tokat, Orta Anadolu’yu Karadeniz kıyılarına ve Doğu Anadolu’ya bağlayan yollar üzerinde bulunuyordu. Şehrin kalesi, bölgenin savunulmasında önemli bir yere sahipti. Niksar ve Amasya üzerinden Karadeniz sahillerine, Sivas üzerinden Erzincan ve Erzurum’a, güney yönünde ise Kayseri ve Malatya’ya ulaşılabiliyordu.

Keykubad, Tokat melikliği döneminde kale savunması ve kuşatma yöntemleri konusunda önemli tecrübeler kazanmış olmalıdır. İlerleyen yıllarda Ankara Kalesi’nde uzun süre direnmesi, Alâiye gibi son derece güçlü bir kaleyi ele geçirmesi ve sultan olduktan sonra Konya, Sivas ve Kayseri’nin surlarını güçlendirmesi, onun kale savaşlarına özel bir önem verdiğini göstermektedir.

Anadolu’da yalnızca meydan savaşlarını kazanmak yeterli değildi. Bir bölgeye hâkim olabilmek için geçitleri, kaleleri ve ticaret yollarını kontrol etmek gerekiyordu. Keykubad bu gerçeği Tokat’ta henüz genç bir melikken öğrenmeye başladı.

Türkmenlerle kurduğu ilişkiler

Tokat ve çevresi yoğun Türkmen nüfusunun bulunduğu bölgelerden biriydi. Danişmendli mirasını yaşatan askerî aileler ve Türkmen beyleri, bölgenin siyasî yapısında etkiliydi.

Keykubad’ın bu çevrelerle kurduğu ilişkiler, ileride ağabeyiyle giriştiği taht mücadelesinde ona önemli destek sağlayacaktı. Türkmen savaşçılar hızlı hareket eden süvari kuvvetleri oluşturuyor, sınır bölgelerinde mücadele ediyor ve uygun gördükleri bir şehzadeyi destekleyerek taht savaşlarının sonucunu etkileyebiliyorlardı.

Ancak Türkmen desteği her zaman kalıcı değildi. Türkmen beyleri kendi menfaatlerini ve bölgelerinin güvenliğini dikkate alıyorlardı. Keykubad, daha genç yaşta askerî desteğin yalnızca hanedan mensubu olmakla elde edilemeyeceğini öğrenmişti. Beylere toprak, ganimet, görev veya siyasî güvence verilmesi gerekiyordu.

Ağabeyi İzzeddin Keykâvus ile rekabet

İzzeddin Keykâvus ile Alâeddin Keykubad arasındaki rekabet, babaları hayattayken açık bir savaşa dönüşmemişti. Ancak iki şehzadenin ayrı şehirlerde kendi idarî ve askerî çevrelerini kurmaları, ileride yaşanacak mücadelenin zeminini hazırlıyordu.

İzzeddin Keykâvus ağabeydi ve Malatya gibi önemli bir merkezde bulunuyordu. Selçuklu devletinde kesin ve değişmez bir büyük oğul veraseti bulunmasa da ağabey olmak ona önemli bir üstünlük sağlıyordu.

Alâeddin Keykubad ise Tokat’taki konumu sayesinde Kuzey ve Doğu Anadolu’daki güçlerle daha yakın ilişkiler kurabiliyordu. İki kardeş de babalarının ölümünden sonra taht üzerinde hak iddia edebileceklerini biliyorlardı.

Selçuklu veraset geleneğinde sultanın hangi oğlunu veliaht gösterdiği önemliydi; fakat tek başına yeterli değildi. Emirlerin, ordunun, başkent halkının ve bölgesel güçlerin tercihi, tahtın gerçek sahibini belirliyordu.

Babasının batı siyaseti

I. Gıyâseddin Keyhusrev’in ikinci saltanat döneminde Türkiye Selçuklu Devleti, ekonomik ve siyasî bakımdan yeniden güçlenmeye başladı. Sultan, Karadeniz ve Akdeniz ticaret yollarına önem veriyor, Anadolu’daki ticaretin güvenliğini sağlamaya çalışıyordu.

Keyhusrev’in 1207 yılında Antalya’yı fethetmesi, Türkiye Selçuklu Devleti’ne Akdeniz’e açılan büyük bir liman kazandırdı. Bu fetih, genç Keykubad’ın ileride sürdüreceği deniz ve ticaret siyasetinin başlangıcı sayılabilir.

Keykubad, babasının Antalya’yı ele geçirerek bir limanın devlet için ne kadar önemli olduğunu göstermesine şahit oldu. Sultan olduğunda Alâiye’yi fethedecek, burada büyük bir tersane yaptıracak ve Türkiye Selçuklularını Akdeniz’de etkili bir deniz gücü hâline getirecekti.

Bu bakımdan Keykubad’ın deniz siyaseti tamamen sıfırdan oluşturulmuş değildi. Babasının açtığı yolu çok daha geniş bir devlet programına dönüştürecekti.

Alaşehir Muharebesi ve babasının ölümü

1211 yılında İznik İmparatoru Theodoros Laskaris ile I. Gıyâseddin Keyhusrev arasındaki ilişkiler savaşa dönüştü. İki ordu Alaşehir yakınlarında karşı karşıya geldi.

Savaşın ilk aşamalarında Selçuklu kuvvetleri başarı kazandı. Ancak ordunun düzeni bozuldu ve çatışmalar sırasında Sultan Gıyâseddin Keyhusrev hayatını kaybetti. Sultan’ın ölümü üzerine Selçuklu ordusu geri çekildi.

Gıyâseddin Keyhusrev’in beklenmedik ölümü Türkiye Selçuklu Devleti’nde büyük bir iktidar boşluğu meydana getirdi. Devletin karşı karşıya kaldığı mesele artık Bizans ordusundan daha tehlikeliydi: Konya tahtına hangi şehzade çıkacaktı?

İzzeddin Keykâvus Malatya’da, Alâeddin Keykubad Tokat’ta bulunuyordu. Her iki kardeşin de kendi askerleri, devlet adamları ve destekçileri vardı. Devletin önde gelen emirleri hızlı hareket ederek yeni sultanı belirlemek zorundaydı.

Kayseri’de alınan karar

Selçuklu emirlerinin önemli bir bölümü Kayseri’de toplanarak İzzeddin Keykâvus’u sultan ilan etti. Bu tercihte onun ağabey olması, Malatya’daki askerî gücü ve bazı etkili emirlerin desteğini kazanması belirleyici oldu.

Ancak Alâeddin Keykubad bu kararı kabul etmedi. Babasının ölümünün ardından tahtın kendisine ait olduğunu veya en azından sultanlığı elde edebilecek kadar güçlü bulunduğunu düşünüyordu.

Keykubad’ın önünde iki yol vardı. Ağabeyinin hükümdarlığını kabul ederek Tokat meliki olarak kalabilir veya kendi kuvvetlerini toplayarak taht için savaşabilirdi.

Çocukluğundan beri iktidar mücadelelerinin içerisinde yetişen genç melik ikinci yolu seçti. Erzurum meliki Mugīseddin Tuğrul Şah, Erzincan Mengücüklü hükümdarı Behramşah ve Kilikya Ermeni Kralı II. Leon ile temas kurarak ağabeyine karşı geniş bir ittifak meydana getirmeye çalıştı.

Böylece iki kardeş arasındaki gizli rekabet açık bir iç savaşa dönüştü. Alâeddin Keykubad ordusunu hazırlayarak ağabeyi İzzeddin Keykâvus’un bulunduğu Kayseri üzerine yürüdü.

Türkiye Selçuklu tahtının geleceğini belirleyecek büyük mücadele artık başlamıştı.

I. Alâeddin Keykubad’ın Taht Mücadelesi, Ankara Direnişi ve Esaret Yılları

I. Alâeddin Keykubad, babası I. Gıyâseddin Keyhusrev’in 1211 yılında Alaşehir Muharebesi’nde ölmesinin ardından ağabeyi I. İzzeddin Keykâvus’un sultan ilan edilmesini kabul etmedi. Tokat melikliği sırasında askerî ve idarî bir çevre oluşturan genç şehzade, Türkiye Selçuklu tahtının kendisine geçmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle kendi kuvvetlerini toplamakla yetinmedi; Erzurum, Erzincan ve Kilikya’daki hükümdarlarla bağlantı kurarak ağabeyine karşı geniş bir ittifak meydana getirmeye çalıştı.

Keykubad’ın kurduğu büyük ittifak

Alâeddin Keykubad, tek başına Konya’daki merkezî kuvvetlere karşı koyamayacağını biliyordu. Ağabeyi İzzeddin Keykâvus, Selçuklu emirlerinin önemli bir bölümünün desteğini almış, devlet hazinesini ve merkez ordusunu kontrol altına almıştı.

Keykubad bu üstünlüğü dengeleyebilmek için Doğu Anadolu ve Kilikya’daki güçlerle anlaşmaya yöneldi. Onu destekleyen veya desteklemeyi vadeden hükümdarlar arasında Erzurum meliki ve amcası Mugīseddin Tuğrul Şah, Erzincan Mengücüklü hükümdarı Fahreddin Behramşah ve Kilikya Ermeni Kralı II. Leon bulunuyordu.

Bu ittifakın tarafları aynı amaç doğrultusunda hareket ediyor görünseler de her birinin farklı beklentileri vardı. Alâeddin Keykubad Selçuklu tahtını ele geçirmek istiyordu. Erzurum meliki, merkezî Selçuklu otoritesinin zayıflamasından yararlanmayı düşünüyordu. Erzincan hükümdarı kendi topraklarının güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Ermeni Kralı II. Leon ise Selçuklu ülkesindeki taht kavgasından faydalanarak sınır bölgelerinde yeni topraklar ve siyasî imtiyazlar elde etmeyi amaçlıyordu.

Keykubad’ın meydana getirdiği ittifak askerî bakımdan güçlü görünüyordu. Fakat ortak bir siyasî hedefe dayanmıyordu. Bu durum, Kayseri kuşatması sırasında ittifakın kolayca dağılmasına yol açacaktı.

Kayseri üzerine yürüyüş

İzzeddin Keykâvus’un Kayseri’de bulunduğunu öğrenen Alâeddin Keykubad, müttefik kuvvetlerle birlikte şehir üzerine yürüdü. Kayseri, Türkiye Selçuklu Devleti’nin en önemli askerî ve siyasî merkezlerinden biriydi. Şehirde güçlü surlar, yeterli miktarda erzak ve sultana bağlı birlikler bulunuyordu.

Keykubad’ın amacı, ağabeyi henüz devletin tamamında otoritesini kabul ettirmeden Kayseri’yi ele geçirmekti. İzzeddin Keykâvus burada esir alınır veya öldürülürse Konya yolu açılacak, Selçuklu emirlerinin büyük bölümü yeni güç sahibine bağlılık bildirmek zorunda kalacaktı.

Keykubad ve müttefikleri Kayseri’yi kuşatma altına aldılar. Şehrin çevresi tutuldu, giriş ve çıkış yolları kesilmeye çalışıldı. Kuşatma sırasında şehir surlarının önünde şiddetli çarpışmalar yaşandı. Kaynaklarda iki tarafın seçkin savaşçılarının karşı karşıya geldiği ve bire bir mücadelelerin yapıldığı da aktarılmaktadır.

İzzeddin Keykâvus’un durumu başlangıçta oldukça tehlikeliydi. Kendisini destekleyen kuvvetler Kayseri’de kuşatılmış, kardeşinin ordusu ise dışarıdan yeni birliklerle güçlenmişti. Ancak Keykâvus’un yanında savaş meydanındaki kuvvet kadar etkili başka bir silah daha vardı: Selçuklu diplomasisini bilen tecrübeli emirler.

İzzeddin Keykâvus’un karşı siyaseti

İzzeddin Keykâvus’un devlet adamları, Keykubad’ın kurduğu ittifakın çıkar birlikteliğine dayandığını fark ettiler. Müttefikleri savaşarak yenmek yerine onları Keykubad’dan uzaklaştırmaya karar verdiler.

Özellikle Kilikya Ermeni Kralı II. Leon’la gizli görüşmeler yapıldı. Kral’a para, değerli hediyeler ve bazı toprak vaatleri sunulduğu aktarılmaktadır. Böylece Ermeni kuvvetlerinin kuşatmadan çekilmesi sağlanmaya çalışıldı.

II. Leon için hangi Selçuklu şehzadesinin tahta çıkacağı ikinci derecede önemliydi. Onun asıl amacı Kilikya Ermeni Krallığı’nın sınırlarını ve çıkarlarını korumaktı. İzzeddin Keykâvus’un teklifini daha kazançlı gören Ermeni kralı, Keykubad’la yaptığı ittifaktan uzaklaşmaya başladı.

Ermeni birliklerinin geri çekilmesi, Keykubad’ın askerî gücünü önemli ölçüde azalttı. Ardından diğer müttefikler de durumlarını yeniden değerlendirdiler. Erzurum ve Erzincan kuvvetleri, güçlü Selçuklu merkez ordusuyla uzun süreli bir savaşa girmenin kendi topraklarını tehlikeye atacağını düşünüyordu.

Keykubad’ın büyük umutlarla kurduğu ittifak kısa sürede çözülmeye başladı. Müttefik hükümdarlar savaş alanından ayrıldıkça genç şehzade yalnız kalıyordu.

Kayseri kuşatmasının başarısız olması

Müttefiklerinin desteğini kaybeden Alâeddin Keykubad, Kayseri kuşatmasını sürdüremeyeceğini anladı. Kuşatmayı kaldırarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Bu gelişme onun açısından yalnızca askerî bir yenilgi değildi. Keykubad’ın tahta çıkma ümidi, müttefiklerinin sadakatine bağlanmıştı. Ancak dış desteklerin para, toprak ve siyasî vaatler karşısında ne kadar hızlı değişebileceğini gördü.

Kayseri’de yaşadığı bu tecrübe, ilerideki hükümdarlığında dış ittifaklara yaklaşımını etkiledi. Keykubad sultan olduktan sonra güçlü devletlerle anlaşmalar yapacak; fakat ülkesinin savunmasını yalnızca müttefiklerin yardımına bırakmayacaktı. Kaleleri güçlendirmesi, büyük bir hazine oluşturması ve merkez ordusunu kuvvetlendirmesi, Kayseri’de uğradığı başarısızlığın verdiği derslerle birlikte değerlendirilebilir.

Keykubad, kuşatmayı kaldırdıktan sonra Tokat’a dönmenin güvenli olmayacağını düşünüyordu. Ağabeyi artık üstünlüğü ele geçirmişti ve Selçuklu merkez kuvvetleri onu takip edebilirdi. Bu nedenle savunmaya elverişli başka bir merkeze yöneldi.

Seçtiği şehir Ankara oldu.

Ankara’ya çekilmesi

Ankara, yüksek ve güçlü bir kale tarafından korunan önemli bir Selçuklu şehriydi. Şehrin İç Anadolu yollarını kontrol eden bir konumda bulunması ve surlarının savunmaya elverişli olması, Keykubad’ın burada uzun süre direnebilmesini mümkün kılıyordu.

Ankara halkının bir bölümünün Keykubad’ı desteklediği anlaşılmaktadır. Şehrin ileri gelenleri, askerleri ve halkı kapıları ona açarak kaleye yerleşmesine izin verdiler. Böylece Keykubad, Kayseri önündeki başarısızlığın ardından tamamen etkisiz hâle gelmekten kurtuldu.

Ankara’da savunma hazırlıkları başlatıldı. Erzak depoları kontrol edildi, surların zayıf bölgeleri güçlendirildi ve askerler nöbet noktalarına yerleştirildi. Keykubad’ın yanında kalan emirler ve askerler, ağabeyinin ordusuna karşı uzun süre dayanmak için hazırlık yaptılar.

İzzeddin Keykâvus ise kardeşinin Ankara’da güç toplamasına izin veremezdi. Keykubad şehirde kaldığı sürece Selçuklu tahtı üzerindeki iddiası devam edecekti. Merkezî yönetimden memnun olmayan emirler ve Türkmen beyleri zamanla onun etrafında yeniden toplanabilirdi.

Bu nedenle İzzeddin Keykâvus ordusuyla Ankara üzerine yürüdü ve şehri kuşatma altına aldı.

Ankara kuşatması

Ankara kuşatmasının ne kadar sürdüğü konusunda kaynaklarda farklı bilgiler bulunmaktadır. Ancak kuşatmanın kısa sürede sonuçlanmadığı ve Keykubad’ın uzun müddet direndiği anlaşılmaktadır.

Şehrin güçlü surları, kuşatmacıların işini zorlaştırıyordu. Keykubad’ın askerleri surlardan karşı saldırılar düzenliyor, taş ve oklarla yaklaşan birlikleri uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ankara halkı da savunmaya destek veriyordu.

İzzeddin Keykâvus’un ordusu şehri doğrudan hücumla ele geçirmekte zorlanınca uzun süreli kuşatma yöntemine başvurdu. Şehrin dışarıyla bağlantısı kesildi. Yiyecek, su ve askerî yardım girişinin önlenmesi amaçlandı.

Kuşatma uzadıkça Ankara’daki şartlar ağırlaşmaya başladı. Erzak stokları azalıyor, halkın günlük hayatı zorlaşıyor ve hastalık tehlikesi büyüyordu. Keykubad’ın dışarıdan yardım alabileceği güçlü bir müttefik de kalmamıştı.

Erzurum, Erzincan ve Kilikya’daki eski müttefikleri artık onun için savaşmaya istekli değildi. Tokat’taki kuvvetlerinin önemli bölümü dağılmış veya İzzeddin Keykâvus’un hâkimiyetini kabul etmişti.

Buna rağmen Keykubad hemen teslim olmadı. Ankara’daki direniş, onun mücadeleci karakterini ve askerî yeteneğini ortaya koydu. Fakat kuşatmanın devam etmesi şehir halkını açlık ve yıkımla karşı karşıya bırakacaktı.

İki kardeş arasında yapılan görüşmeler

Ankara’nın askerî yollarla ele geçirilmesinin uzun süreceği anlaşılınca taraflar arasında görüşmeler başladı. Bu görüşmelerde Selçuklu emirlerinin yanında, bölgedeki diğer Müslüman hükümdarların ve Eyyûbî çevresinin arabuluculuk girişimlerinden de söz edilmektedir.

Keykubad için en önemli mesele kendi hayatının korunmasıydı. Teslim olduğu anda öldürülmekten veya gözlerine mil çekilerek hükümdarlık hakkını kaybetmekten endişe ediyordu. Ayrıca kendisini destekleyen Ankara halkının cezalandırılmasını istemiyordu.

Görüşmeler sırasında Keykubad’ın canına dokunulmayacağı, yanında bulunan bazı emirlerin bağışlanacağı ve Ankara halkının topluca cezalandırılmayacağı yönünde güvenceler verildi.

İzzeddin Keykâvus açısından da kardeşini öldürmek kolay bir karar değildi. Keykubad hanedan mensubuydu ve Türkmenler arasında belirli bir itibara sahipti. Onun açıkça öldürülmesi, yeni isyanlara ve sultanın meşruiyetinin tartışılmasına yol açabilirdi.

Kardeşini hayatta tutarak uzak bir kalede hapsetmek, Keykâvus için daha güvenli bir çözüm olarak görülüyordu. Böylece hem rakibi etkisiz hâle getirilecek hem de Selçuklu hanedanı içerisinde ihtiyaç duyulabilecek bir erkek üye korunacaktı.

Ankara’nın teslim edilmesi

Alâeddin Keykubad, direnmenin Ankara halkına daha büyük zarar vereceğini gördüğünde teslim şartlarını kabul etti. Şehrin kapıları İzzeddin Keykâvus’un kuvvetlerine açıldı.

Keykubad’ın teslim oluşu, gençlik dönemindeki ilk büyük taht mücadelesinin sona ermesi anlamına geliyordu. Tokat’ta melik olarak başlayan siyasî yükselişi Kayseri önlerinde durmuş, Ankara Kalesi’nde ise tamamen sona ermiş görünüyordu.

İzzeddin Keykâvus Ankara’ya hâkim olduktan sonra kardeşini gözetim altına aldı. Keykubad artık bir melik veya ordu kumandanı değil, devletin en tehlikeli siyasî mahkûmuydu.

Ankara halkının tamamının ağır biçimde cezalandırıldığına dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Teslim görüşmelerinde verilen güvencelerin büyük ölçüde uygulandığı anlaşılmaktadır. Ancak Keykubad’ın önde gelen taraftarlarının bir kısmı görevlerini veya nüfuzlarını kaybetmiş olmalıdır.

Keykubad neden öldürülmedi?

Selçuklu hanedan mücadelelerinde rakip şehzadelerin öldürülmesi bilinmeyen bir uygulama değildi. Buna rağmen İzzeddin Keykâvus kardeşini öldürmedi.

Bunun birkaç sebebi bulunuyordu. Öncelikle Keykubad’ın hayatına dokunulmayacağına dair teslim güvencesi verilmişti. Bu sözün açıkça bozulması, sultanın hem halk hem de diğer hükümdarlar nezdindeki itibarını zedeleyebilirdi.

İkinci olarak İzzeddin Keykâvus’un o tarihte hanedanın geleceğini güvenceye alacak yetişmiş bir oğlunun bulunmaması önemliydi. Sultan ölür veya ağır bir yenilgiye uğrarsa Selçuklu tahtına çıkabilecek güçlü bir hanedan mensubuna ihtiyaç duyulabilirdi.

Üçüncü olarak Keykubad’ın Türkmenler ve bazı Selçuklu emirleri arasında destekçileri vardı. Onun öldürülmesi, taraftarlarının ayaklanmasına sebep olabilirdi.

Bu nedenle Keykubad’ın öldürülmesi yerine sıkı biçimde korunacak bir kaleye gönderilmesi tercih edildi.

Minşar Kalesi’ndeki ilk esaret dönemi

Keykubad’ın ilk olarak Minşar veya Masara Kalesi adıyla anılan bir kalede hapsedildiği kabul edilmektedir. Kalenin günümüzdeki kesin yeri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Selçuklu şehzadelerinin hapsedildiği kaleler sıradan zindanlar değildi. Hanedan mensupları güvenlik altında tutuluyor; belirli hizmetkârlarla yaşamalarına, ibadet etmelerine ve bazı kitaplara ulaşmalarına izin verilebiliyordu. Fakat dışarıyla bağlantıları kontrol altında tutuluyor ve kaçmalarını önlemek için sürekli gözetleniyorlardı.

Keykubad’ın esaret şartlarının zaman zaman ağırlaştığı, özellikle siyasî gelişmelere göre gözetimin sıkılaştırıldığı düşünülebilir. Onunla görüşen kişiler kontrol ediliyor, gönderilen mektuplar takip ediliyor ve taraftarlarının kaleye yaklaşmasına izin verilmiyordu.

Bununla birlikte Keykubad tamamen yalnız bırakılmadı. Gençliğinden beri yanında bulunduğu belirtilen Bedreddin Gevhertaş, onun hayatının korunmasında önemli rol oynadı. Bazı Selçuklu emirleri de açıkça olmasa bile Keykubad’la bağlarını korumaya devam ettiler.

Kezipert Kalesi’ne nakledilmesi

Keykubad’ın daha sonra Kezipert Kalesi’ne nakledildiği aktarılmaktadır. Bu kalenin yeri konusunda da tarihçiler arasında farklı görüşler vardır. Kaynaklardaki yer adlarının zaman içerisinde değişmesi ve bazı kalelerin ortadan kalkması, kesin tespiti zorlaştırmaktadır.

Nakledilme kararının güvenlik endişesiyle alınmış olması mümkündür. Keykubad’ın bulunduğu yerde taraftarlarının çoğalması veya kaçırılma ihtimalinin ortaya çıkması, sultanı tedbir almaya yöneltmiş olabilir.

Kale hayatında Keykubad’ın dış dünyayla doğrudan bağlantısı büyük ölçüde kesilmişti. Ancak Selçuklu ülkesindeki gelişmelerden tamamen habersiz kalması düşünülemez. Saray görevlileri, muhafızlar, hizmetkârlar ve gizli haberleşme yolları sayesinde devlet içerisindeki olayları takip etmiş olmalıdır.

Esaret yıllarının Keykubad üzerindeki etkisi

Keykubad yaklaşık sekiz veya dokuz yıl süren esaret döneminde gençliğinin en hareketli çağlarını kalelerde geçirdi. Bu yıllar onun için büyük bir sabır ve değerlendirme dönemi oldu.

Bir zamanlar ordular toplayarak Kayseri’yi kuşatan şehzade artık kendi hayatı üzerinde bile tam anlamıyla söz sahibi değildi. Taht mücadelesinde yaptığı hataları düşünmek, müttefiklerin neden kendisini terk ettiğini değerlendirmek ve Selçuklu emirlerinin gerçek gücünü anlamak için uzun zamanı vardı.

Keykubad, dış hükümdarlara aşırı derecede güvenmenin tehlikesini Kayseri’de öğrenmişti. Ankara kuşatması ise güçlü bir kalenin ve halk desteğinin önemini göstermişti. Esaret yıllarında ayrıca bir şehzadenin hayatının, sultanın kararına ve saray çevresindeki dengelere ne kadar bağlı olduğunu gördü.

Bu dönem onun ilerideki sert merkezîleşme siyasetinin psikolojik temellerinden biri kabul edilebilir. Keykubad tahta çıktığında güçlü emirlerin bağımsız hareket etmesine izin vermeyecek, büyük şehirleri surlarla çevirecek ve muhtemel bir saldırıda sığınabileceği kaleleri güçlendirecekti.

İzzeddin Keykâvus’un saltanatındaki gelişmeler

Keykubad kalede tutulurken ağabeyi I. İzzeddin Keykâvus Türkiye Selçuklu Devleti’ni yönetmeye devam etti. Keykâvus’un saltanatı yalnızca kardeş mücadelesinden ibaret değildi. Devletin sınırlarını ve ticaret imkânlarını genişleten önemli başarılar kazandı.

1214 yılında Sinop fethedildi. Böylece Türkiye Selçuklu Devleti Karadeniz’e açılan önemli bir limana sahip oldu. Sinop’un ele geçirilmesi, kuzey ticaret yolları bakımından büyük önem taşıyordu.

Antalya bir süre Kıbrıslı Frankların ve yerel unsurların kontrolüne geçtikten sonra 1216 yılında yeniden Selçuklu hâkimiyetine alındı. Böylece devlet hem Karadeniz’de Sinop’a hem de Akdeniz’de Antalya’ya sahip oldu.

Bu gelişmeler, daha sonra Alâeddin Keykubad’ın uygulayacağı “iki denize açılma” siyasetinin altyapısını hazırladı. Keykubad tahta çıktığında ağabeyinden yalnız güçlü bir devlet değil, Karadeniz ve Akdeniz’de önemli iki liman da devralacaktı.

İzzeddin Keykâvus, Halep ve Kuzey Suriye üzerinde de etkili olmaya çalıştı. Ancak Eyyûbî melikleriyle girişilen mücadeleler her zaman istediği sonucu vermedi. Suriye seferlerindeki başarısızlıklar, bazı Selçuklu emirlerinin cezalandırılması ve devlet içerisindeki sert uygulamalar, saltanatının son döneminde siyasî huzursuzluk meydana getirdi.

Keykubad’ın yeniden hatırlanması

İzzeddin Keykâvus’un sağlığı bozulmaya başladığında Selçuklu tahtının geleceği yeniden tartışılmaya başlandı. Sultan’ın devleti yönetebilecek yetişmiş bir oğlunun bulunmaması, yıllardır kalede tutulan Alâeddin Keykubad’ı yeniden önemli hâle getirdi.

Bir zamanlar devletin en tehlikeli isyancısı kabul edilen Keykubad, artık hanedanın devamını sağlayabilecek en güçlü adaydı. Tecrübeli emirlerin bir bölümü onun hükümdarlığının devleti koruyabileceğini düşünmeye başladı.

Keykubad’ın hayatta tutulmasının siyasî değeri böylece ortaya çıktı. Eğer Ankara’nın tesliminden sonra öldürülmüş olsaydı, İzzeddin Keykâvus’un ölümüyle Türkiye Selçuklu Devleti büyük bir veraset krizine sürüklenebilirdi.

1220 yılında I. İzzeddin Keykâvus’un ölümü üzerine Selçuklu emirleri yeni sultanı belirlemek için toplandılar. Görüşmelerde farklı adayların isimleri konuşuldu. Fakat askerî tecrübesi, hanedan içindeki konumu ve devlet yönetimine dair birikimi sebebiyle Alâeddin Keykubad öne çıktı.

Yıllardır kalede tutulan mahkûm şehzade için zindan kapıları açılmaya hazırlanıyordu. Kayseri önlerinde kaybettiği tahta, bu defa Selçuklu devlet adamlarının davetiyle çıkacaktı.

I. Alâeddin Keykubad’ın Esaretten Çıkışı ve Türkiye Selçuklu Tahtına Oturması

I. Alâeddin Keykubad, ağabeyi I. İzzeddin Keykâvus’un 1220 yılında ölmesi üzerine yaklaşık sekiz veya dokuz yıldır devam eden kale hapsinden çıkarılarak Türkiye Selçuklu tahtına davet edildi. Kayseri kuşatmasında yenilen, Ankara’da teslim olmak zorunda kalan ve yıllarca siyasetten uzak tutulan şehzade, bu defa ordusuyla tahtı ele geçirmek için yürümüyordu. Kendisini yıllar önce mağlup eden devletin emirleri, Selçuklu ülkesini yönetmesi için bizzat onun yanına geliyorlardı.

İzzeddin Keykâvus’un ölümü ve başlayan veraset tartışması

I. İzzeddin Keykâvus’un ölümü, Türkiye Selçuklu Devleti’nde yeni bir veraset meselesi ortaya çıkardı. Keykâvus’un devleti yönetebilecek yaşta ve yeterli siyasî güce sahip bir oğlunun bulunmaması, hanedanın diğer erkek üyelerini gündeme getirdi.

Selçuklu tahtına kimin çıkacağı yalnızca hanedan içindeki yaş sırasına göre belirlenmiyordu. Devletin ileri gelen emirleri, ordu kumandanları, saray bürokrasisi ve önemli şehirlerdeki güç odakları yeni sultanın belirlenmesinde etkiliydi. Seçilecek hükümdarın askerî tecrübeye, hanedan meşruiyetine ve devleti bir arada tutabilecek kişiliğe sahip olması gerekiyordu.

Taht için farklı isimler üzerinde duruldu. Bunlardan biri yıllardır kalede tutulan Alâeddin Keykubad’dı. Diğer adaylar arasında Keykubad’ın kardeşi Celâleddin Keyferidun gibi hanedan mensupları da bulunuyordu. Ancak Keykubad, Tokat melikliği yapmış, geniş bir bölgede tanınmış, ordular yönetmiş ve ağabeyine karşı ciddi bir taht mücadelesi vermişti.

Onun geçmişteki isyanı bazı emirleri endişelendiriyordu. Keykubad tahta çıkarsa kendisini Kayseri’de mağlup eden, Ankara’da teslim olmaya zorlayan veya hapsedilmesine yardım eden devlet adamlarından intikam alabilirdi. Buna karşılık devletin içerisinde bulunduğu şartlar, güçlü ve tecrübeli bir hükümdarı gerekli kılıyordu.

Sonunda Selçuklu emirlerinin çoğunluğu Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkarılmasına karar verdi.

Emirlerin Keykubad hakkındaki endişeleri

Keykubad’ın sultan seçilmesi kolay bir karar olmadı. Devletin güçlü emirleri, onun yeteneklerinin farkındaydılar; fakat aynı zamanda sert karakterini ve yaşadığı olayları unutmadığını düşünüyorlardı.

Yıllarca hapsedilen bir şehzadenin tahta çıktığı gün eski düşmanlarına karşı harekete geçmesi mümkündü. Bu nedenle bazı emirler farklı bir şehzadeyi tahta çıkararak kendi nüfuzlarını korumayı tercih ediyordu.

Ancak daha zayıf bir hükümdarın seçilmesi de Selçuklu Devleti’ni parçalanmaya götürebilirdi. Erzurum, Erzincan ve çevresindeki hanedan kolları bağımsız hareket ediyor; Kilikya Ermeni Krallığı fırsat kolluyor; Eyyûbîler Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da güçlerini artırıyorlardı. Karadeniz’de Trabzon Rum Devleti, batıda İznik İmparatorluğu bulunuyordu.

Doğuda ise çok daha büyük bir tehlike yaklaşmaktaydı. Moğol istilası Harezmşah ülkesini parçalamış, büyük askerî ve toplumsal kitleleri batıya doğru sürüklemişti. Böyle bir dönemde yalnızca emirlerin sözünü dinleyecek zayıf bir hükümdar, devleti koruyamayabilirdi.

Bu değerlendirmeler sonucunda Keykubad’ın yetenekleri, onunla ilgili duyulan korkudan daha ağır bastı.

Kale kapılarının açılması

Selçuklu emirleri, Keykubad’ın tutulduğu kaleye bir heyet gönderdiler. Heyetin görevi ona ağabeyinin öldüğünü bildirmek ve sultan seçildiğini açıklamaktı.

Yıllardır dış dünyadan uzak yaşayan Keykubad için bu haberin başlangıçta inandırıcı gelmemiş olması mümkündür. Hapiste bulunan bir hanedan mensubu açısından “sultan öldü, seni tahta çıkarmaya geldik” sözü bir tuzak da olabilirdi.

Keykubad’ın ağabeyinin gerçekten öldüğüne ve emirlerin kendisini tahta çıkarmak istediğine emin olduktan sonra kaleden çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Mahkûm şehzadenin üzerindeki gözetim sona erdi; kendisine yeniden hükümdar ailesine uygun kıyafetler, atlar ve maiyet verildi.

Kaleye mahkûm olarak giren Keykubad, buradan Türkiye Selçuklu Sultanı sıfatıyla çıkıyordu.

Onun hayatındaki bu büyük değişim, Selçuklu veraset sisteminin ne kadar hareketli olduğunu gösterir. Aynı şehzade birkaç yıl içerisinde melik, taht iddiacısı, isyancı, mahkûm ve nihayet sultan olabilmişti.

Yeni sultanın ilk davranışı

Keykubad, kaleden çıktıktan sonra kendisini tahta davet eden emirlere karşı hemen düşmanca bir tavır göstermedi. Aksine onları iyi karşıladı ve devletin devamlılığını ön plana çıkaran ihtiyatlı bir siyaset izledi.

Geçmişte kendisine karşı savaşan emirlerin önemli bir kısmını görevlerinde bıraktı. Bu davranış hem merkezî otoritenin kurulması hem de yeni bir iç savaşın önlenmesi bakımından gerekliydi. Keykubad tahta çıkar çıkmaz geniş bir tasfiyeye başlasaydı emirler birleşerek başka bir şehzadeyi destekleyebilirlerdi.

Yeni sultan, sabırlı hareket ederek önce ülkenin ve ordunun gerçek durumunu öğrenmeyi tercih etti. Hangi emirin ne kadar askerî güce sahip olduğunu, hazineyi kimin kontrol ettiğini, saray görevlilerinin hangi gruplara bağlı bulunduğunu ve şehirlerin yeni hükümdara nasıl yaklaştığını tespit etmeye çalıştı.

Esaret yılları ona aceleci davranmanın bedelini öğretmişti. Kayseri’de müttefiklerine güvenerek hızlı bir zafer aramış ve kaybetmişti. Bu defa önce şartları hazırlayacak, ardından harekete geçecekti.

Cülus merasimleri

Keykubad’ın sultanlığı önemli Selçuklu merkezlerinde yapılan cülus merasimleriyle duyuruldu. Şehirlerde onun adına hutbe okunması ve sikke bastırılması, hükümdarlığının en önemli hukukî ve siyasî göstergeleriydi.

Hutbe, cuma namazında sultanın adının okunması anlamına geliyordu. Bir şehirde hükümdarın adına hutbe okunması, o bölgede onun hâkimiyetinin kabul edildiğini gösterirdi. Sikke de aynı şekilde egemenlik alametiydi.

Keykubad’ın tahta çıkışı, güzergâh üzerindeki şehirlerde ve başkent Konya’da merasimlerle karşılandı. Devlet adamları, askerî kumandanlar, din âlimleri, tüccarlar ve halkın temsilcileri yeni sultana bağlılık bildirdiler.

Konya’ya girişi, yıllarca süren esaretin ardından elde edilen büyük bir zafer niteliğindeydi. Şehir süslendi, askerî birlikler tören düzeninde sıralandı ve yeni sultan Selçuklu sarayına girdi.

Keykubad burada resmen biat aldı. Emirler ellerini onun eline koyarak sadakat yemini ettiler. Halka ihsanlarda bulunuldu, yoksullara sadakalar dağıtıldı ve bazı mahkûmların serbest bırakıldığına dair rivayetler aktarıldı.

Bu törenler yalnızca kutlama amacı taşımıyordu. Yeni hükümdarın iktidarının görülebilir hâle getirilmesi gerekiyordu. Taht, sancak, hükümdarlık çadırı, hilat, davul ve diğer saltanat alametleri, Keykubad’ın artık meşru Selçuklu sultanı olduğunu bütün ülkeye gösteriyordu.

Sultanlık unvanları ve hükümdarlık anlayışı

Keykubad, tahta çıktıktan sonra meliklik döneminde kullandığı unvanlardan daha kapsamlı hükümdarlık unvanları kullanmaya başladı. Sikkelerinde ve kitabelerinde “es-Sultânü’l-a‘zam”, yani “en büyük sultan” ifadesi yer aldı.

Daha sonraki kitabelerde onun için kullanılan unvanlar, iktidarının genişleme yönünü de göstermektedir. “Karanın ve iki denizin sultanı” ifadesi, Selçuklu hâkimiyetinin Anadolu’nun iç bölgeleriyle sınırlı olmadığını; Akdeniz ve Karadeniz’e ulaştığını anlatıyordu.

Türkmenler ve sonraki tarihçiler onu “Uluğ Sultan” veya “Uluğ Keykubad” diye anacaklardı. Ancak 1220 yılındaki cülusu sırasında bu büyük şöhret henüz kazanılmış değildi. Yeni sultanın önünde çözmesi gereken ağır meseleler bulunuyordu.

Devraldığı devlet

Keykubad tahta çıktığında Türkiye Selçuklu Devleti, ağabeyi İzzeddin Keykâvus’un fetihleri sayesinde önemli bir güce ulaşmıştı. Sinop’un ele geçirilmesiyle Karadeniz’e, Antalya’nın yeniden alınmasıyla Akdeniz’e açılan iki önemli limana sahipti.

Konya başkentti. Kayseri ve Sivas devletin askerî, ticarî ve idarî bakımdan en güçlü şehirleri arasındaydı. Malatya, Tokat, Amasya, Ankara ve Antalya gibi merkezler geniş Selçuklu ülkesinin önemli parçalarını meydana getiriyordu.

Fakat devletin gücü kadar zayıf noktaları da vardı. Güçlü emirler büyük askerî birliklere ve servetlere sahipti. Bazı emirlerin maiyetleri, küçük hükümdarların ordularıyla yarışabilecek düzeye ulaşmıştı.

Sınır bölgelerinde bulunan melikler ve tâbi hükümdarlar, merkez zayıfladığında bağımsız davranmaya hazırdı. Kilikya Ermeni Krallığı güney yollarını tehdit ediyor, Eyyûbî melikleri Malatya ve Güneydoğu Anadolu üzerinde etkili olmaya çalışıyorlardı.

Karadeniz sahilindeki Trabzon Rum Devleti, Sinop ve çevresindeki Selçuklu hâkimiyetini kabul etmek istemiyordu. Batıda İznik İmparatorluğu ile ilişkiler zaman zaman savaşa dönüşebilecek durumdaydı.

Doğuda ise Moğolların önünden kaçan Harezmşah kuvvetleri Anadolu sınırlarına yaklaşıyordu. Bu hareketlilik hem yeni askerî imkânlar hem de büyük bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu.

Keykubad’ın stratejik düşüncesi

Yeni sultan, Türkiye Selçuklu Devleti’nin yalnızca doğuya veya batıya yönelerek güvenliğini sağlayamayacağını görüyordu. Anadolu’nun bütün sınırları aynı anda değerlendirilmeliydi.

Batıda Bizans devletleriyle dengeli ilişkiler kurulmalı, kuzeyde Karadeniz ticareti korunmalı, güneyde Akdeniz limanları güçlendirilmeli ve doğuda yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbir alınmalıydı.

Keykubad’ın saltanatı boyunca uygulayacağı siyasetin temelinde bu geniş coğrafya anlayışı bulunuyordu. O, devletin gücünü yalnızca fethedilen toprakların büyüklüğüyle ölçmüyordu. Limanların, ticaret yollarının, kalelerin, şehir surlarının, kervansarayların ve diplomatik ittifakların tamamını aynı devlet düzeninin parçaları olarak görüyordu.

Bir şehri ele geçirmek yeterli değildi; o şehir kalelerle korunmalı, yollarla başkente bağlanmalı ve ticaret sayesinde ekonomik değer üretmeliydi. Bir limana sahip olmak da tek başına yeterli değildi; limanı koruyacak donanma, tersane ve askerî kuleler kurulmalıydı.

Bu düşünce, Keykubad’ı yalnızca büyük bir savaşçı değil, geniş kapsamlı bir devlet kurucusu hâline getirecekti.

İlk yıllarında barışçı görünmesinin sebebi

Keykubad tahta çıktıktan hemen sonra bütün komşularına karşı savaşa başlamadı. Öncelikle devlet içerisindeki dengeleri öğrenmeye ve savunma hazırlıklarını tamamlamaya yöneldi.

Kendisini tahta çıkaran emirlerin gücü henüz çok fazlaydı. Ordu içerisindeki birliklerin önemli bir kısmı doğrudan bu emirlerin kumandası altındaydı. Hazine, saray görevlileri ve taşra idaresinde de farklı gruplar etkiliydi.

Keykubad, ilk aşamada güçlü emirlerle açık bir çatışmaya girmek yerine onlara makamlarını ve itibarlarını koruyacağı izlenimini verdi. Devlet işlerinde fikirlerini aldı, merasimlerde onları yanında bulundurdu ve bazılarını önemli görevlere gönderdi.

Fakat sultan aynı zamanda kendisine bağlı yeni bir kadro oluşturmaya başladı. Esaret döneminde sadakatlerini koruyan devlet adamlarını çevresine topladı. Saray muhafızlarını ve özel askerî birliklerini güçlendirdi.

Bu hazırlıklar tamamlandığında, kendisini gölgede bırakabilecek kadar büyüyen emirlerin nüfuzunu kırmak için harekete geçecekti.

Şehirlerin tahkim edilmesi

Keykubad’ın ilk büyük tedbirlerinden biri önemli Selçuklu şehirlerinin savunmasını güçlendirmek oldu. Konya başta olmak üzere Sivas ve Kayseri gibi merkezlerin surları tamir edildi ve genişletildi.

Konya’nın başkent olması sebebiyle özel bir önemi vardı. Şehir, Selçuklu hanedanının sarayını, devlet hazinesini ve merkez bürokrasisini barındırıyordu. Başkentin savunmasız kalması, devletin tamamının tehlikeye düşmesi anlamına gelebilirdi.

Surların yapımına devlet emirleri de katıldı. Bazı burçların masrafları belirli emirler tarafından karşılandı ve üzerlerine kitabeler yerleştirildi. Böylece tahkimat çalışması yalnızca askerî bir faaliyet değil, hükümdarla emirler arasındaki bağlılığın gösterildiği siyasî bir programa dönüştü.

Keykubad’ın kale ve surlara verdiği önem, yaklaşan Moğol tehlikesiyle de bağlantılıydı. Moğol orduları henüz Anadolu’ya girmemişti; ancak Horasan ve İran’dan gelen haberler, bu büyük kuvvetin önünde şehirlerin birbiri ardına düştüğünü gösteriyordu.

Sultan, Moğolların Anadolu’ya yönelmesi hâlinde açık arazide yapılacak tek bir savaşın yeterli olmayacağını düşünüyordu. Güçlü şehirler, uzun süre dayanabilecek kaleler ve güvenli ikmal merkezleri oluşturulmalıydı.

Abbâsî halifeliğiyle ilişkiler

Keykubad, hükümdarlığının İslâm dünyasındaki meşruiyetini güçlendirmek için Bağdat’taki Abbâsî halifeliğiyle ilişkilerine önem verdi. Halifenin gönderdiği hilat ve hükümdarlık alametleri, Selçuklu sultanının İslâm dünyasındaki saygınlığını artırıyordu.

Selçuklu sultanları siyasî bakımdan bağımsız hükümdarlardı. Ancak Abbâsî halifesinin manevî otoritesini kabul etmeleri, hâkimiyetlerinin dinî meşruiyetini kuvvetlendiriyordu.

Keykubad’ın halifelikle ilişkisi yalnızca sembolik değildi. Moğol tehlikesinin büyüdüğü bir dönemde İslâm dünyasındaki hükümdarların ortak savunması meselesi de önem kazanmıştı. Halife, farklı Müslüman devletler arasında haberleşme ve dayanışma sağlamaya çalışıyordu.

Sultan, gerektiğinde halifenin yardım taleplerine askerî destek gönderebilecek güçlü bir hükümdar olduğunu göstermek istiyordu. Bu yaklaşım, Türkiye Selçuklu Devleti’nin yalnızca Anadolu’da değil, bütün İslâm dünyasında etkili bir devlet hâline gelme arzusunu yansıtıyordu.

Keykubad ve güçlü emirler

Keykubad’ın tahta çıkmasını sağlayan emirler, yeni sultanın kendilerine minnet borçlu olduğunu düşünüyorlardı. Bunların arasında büyük servete, geniş askerî maiyete ve devlet yönetiminde güçlü nüfuza sahip kişiler bulunuyordu.

Bu emirlerin başında Seyfeddin Ayaba gibi etkili devlet adamları geliyordu. Bazı emirlerin askerleri ve hizmetkârları o kadar fazlaydı ki hükümdarlık merasimlerinde sultanın ihtişamıyla yarışabilecek bir görüntü oluşturuyorlardı.

Keykubad açısından bu durum kabul edilebilir değildi. Çocukluğunda babasının emirlerin desteğini kaybettiğinde tahtından uzaklaştırıldığını görmüştü. Kendisinin de yıllarca hapsedilmesi, büyük ölçüde emirlerin aldığı kararların sonucuydu.

Sultan, devlet içerisinde kendi otoritesinden daha güçlü bir emirler topluluğunun bulunmasının yeni taht değişikliklerine yol açabileceğini düşünüyordu. Ancak henüz onların tamamıyla aynı anda mücadele edecek güce sahip değildi.

Bu nedenle sabırlı davrandı. Emirlerin birbirleriyle olan rekabetlerini izledi, servetlerini ve askerî güçlerini tespit etti. Bazılarını birbirinden uzak görevlere gönderirken kendisine bağlı kişileri önemli makamlara getirmeye başladı.

Yaklaşan tasfiye, Türkiye Selçuklu tarihinin en sert saray mücadelelerinden birine dönüşecekti.

İlk büyük hedef: Kalonoros

Keykubad iç düzenlemeleri sürdürürken Akdeniz kıyılarındaki gelişmeleri de takip ediyordu. Antalya Selçuklu hâkimiyetindeydi; fakat Antalya’nın doğusundaki kıyılar bütünüyle kontrol altına alınmış değildi.

Bu sahilde bulunan Kalonoros Kalesi, denize doğru uzanan sarp bir yarımada üzerinde yükseliyordu. Kale, bölgenin yerel hâkimi Kir Fard tarafından yönetiliyordu. Son derece güçlü surlara ve doğal savunma imkânlarına sahipti.

Kalonoros’un ele geçirilmesi hâlinde Selçuklular yalnızca yeni bir kaleye sahip olmayacaklardı. Antalya’dan doğuya uzanan sahil yolu güvence altına alınacak, Akdeniz ticareti korunacak ve büyük bir deniz üssü kurulabilecekti.

Keykubad, kendisine ait yeni bir sahil şehri meydana getirmek istiyordu. Fethedilecek kaleyi yeniden inşa edecek, tersane kuracak ve buraya kendi adını verecekti.

Esaretten çıkıp tahta oturan sultanın ilk büyük fetih hedefi böylece belirlenmiş oldu: Kalonoros, geleceğin Alâiye’si yani bugünkü Alanya.

I. Alâeddin Keykubad’ın Kalonoros’u Fethi ve Alâiye’nin Kuruluşu

I. Alâeddin Keykubad, Türkiye Selçuklu tahtına çıktıktan sonra ilk büyük fetih hareketini Akdeniz kıyısındaki Kalonoros Kalesi üzerine gerçekleştirdi. Bugünkü Alanya’nın bulunduğu sarp yarımada üzerinde yükselen Kalonoros, doğal kayalıkları, sağlam surları ve denize hâkim konumuyla ele geçirilmesi son derece zor bir kaleydi. Sultan, burayı yalnızca yeni bir toprak kazanmak amacıyla değil; Türkiye Selçuklu Devleti’ne güçlü bir liman, tersane ve Akdeniz’de kalıcı bir deniz üssü kazandırmak için fethetmek istiyordu.

Kalonoros’un stratejik konumu

Kalonoros Kalesi, Akdeniz’e doğru uzanan yüksek ve sarp bir yarımada üzerinde bulunuyordu. Kalenin üç tarafının denizle çevrili olması, karadan yapılacak saldırıları son derece zorlaştırıyordu. Yüksek kayalıklar doğal bir savunma hattı meydana getiriyor, birbirini tamamlayan surlar ise kalenin iç bölümlerine ulaşılmasını güçleştiriyordu.

Kalonoros, Antalya ile Kilikya arasındaki deniz ve kara yollarını kontrol edebilecek bir konumdaydı. Kaleye hâkim olan güç, Akdeniz kıyısında seyreden ticaret gemilerini gözetleyebilir ve sahil yolundan geçen kervanlar üzerinde etkili olabilirdi.

Türkiye Selçukluları 1207 yılında Antalya’yı fethetmiş, şehri bir süre kaybettikten sonra I. İzzeddin Keykâvus döneminde 1216 yılında yeniden ele geçirmişti. Ancak Antalya’nın doğusundaki kıyıların tamamı Selçuklu hâkimiyetinde değildi. Kalonoros gibi bağımsız veya yarı bağımsız yerel hâkimlerin elindeki kaleler, sahil güvenliğini tehdit ediyordu.

Keykubad, Antalya’nın tek başına Akdeniz siyasetini yürütmek için yeterli olmadığını gördü. Devletin ikinci bir güçlü limana ve gemi yapılabilecek korunaklı bir tersaneye ihtiyacı vardı. Kalonoros bu ihtiyaçların tamamına cevap verebilecek özelliklere sahipti.

Kalenin hâkimi Kir Fard

Kalonoros, kaynaklarda Kir Fard, Kyr Vart, Kir Vard veya Kir Fart gibi farklı şekillerde adı geçen Hristiyan bir yerel hâkim tarafından yönetiliyordu. Adının kaynaklarda farklı yazılması, kişinin kesin kimliği ve ailesi konusunda çeşitli tartışmalara yol açmıştır.

Kir Fard, büyük bir devletin hükümdarı değildi. Bununla birlikte güçlü bir kaleye, yerel askerî kuvvetlere ve bölgedeki Hristiyan topluluklar üzerinde nüfuza sahipti. Kilikya Ermeni Krallığı ve çevredeki diğer Hristiyan güçlerle ilişkiler kurabiliyordu.

Kalenin doğal savunma imkânları Kir Fard’a belirli bir bağımsızlık sağlamıştı. Fakat Türkiye Selçuklu Sultanı’nın büyük bir orduyla harekete geçmesi hâlinde dışarıdan yardım almadan uzun süre direnmesi kolay değildi.

Kir Fard’ın siyaseti, büyük devletler arasındaki dengelerden yararlanarak hâkimiyetini korumaya dayanıyordu. Keykubad’ın doğrudan Kalonoros’u hedef alması, bu dengeyi tamamen değiştirdi.

Sultan’ın Kalonoros’u görmesi

İbn Bîbî’nin anlatımına göre Alâeddin Keykubad, Antalya ve çevresinde bulunduğu sırada Kalonoros’un güçlü konumunu fark etti. Bazı rivayetlerde sultanın avlanırken kaleyi gördüğü ve burayı fethetmeye karar verdiği aktarılır.

Orta Çağ tarihçilerinin hükümdarların fetih kararlarını av gezileri sırasında vermelerine ilişkin anlatıları zaman zaman edebî unsurlar taşıyabilir. Ancak Keykubad’ın sefer öncesinde bölgeyi incelemiş ve kalenin stratejik değerini görmüş olması kuvvetle muhtemeldir.

Sultan, yarımadanın yalnızca savunmaya uygun olmadığını, aynı zamanda büyük bir deniz üssüne dönüştürülebileceğini anlamıştı. Kıyının doğal yapısı gemileri koruyabilecek bir liman oluşturuyor, kayalık yarımada ise limanı savunacak güçlü bir kaleye imkân veriyordu.

Bu sebeple Kalonoros’un alınması sıradan bir sınır seferi olarak planlanmadı. Fetih öncesinde kara ordusunun, kuşatma araçlarının ve deniz kuvvetlerinin birlikte hareket etmesi için hazırlıklar yapıldı.

Sefer hazırlıkları

Kalonoros gibi sarp bir kalenin yalnızca asker sayısıyla ele geçirilmesi mümkün değildi. Kuşatma sırasında surları dövecek mancınıklara, kayalık bölgeye uygun merdivenlere, erzak taşıyacak birliklere ve denizden yardım gelmesini önleyecek gemilere ihtiyaç vardı.

Antalya ve çevresinden askerî kuvvetler toplandı. Selçuklu ordusunun farklı bölgelerinden gelen süvariler, piyadeler, okçular ve kuşatma ustaları sefere katıldı. Antalya’daki deniz araçları da kalenin deniz bağlantısını kesmek üzere hazırlandı.

Seferde Antalya ve Akdeniz sahillerinden sorumlu önemli Selçuklu kumandanlarından Mübârizeddin Ertokuş’un etkili olduğu kabul edilmektedir. Ertokuş, bölgenin coğrafyasını ve siyasî yapısını yakından tanıyan tecrübeli bir devlet adamıydı.

Ordunun yiyecek, su, taş, kereste ve kuşatma araçları için gerekli malzemeleri önceden hazırlanmalıydı. Kalonoros’un çevresindeki sarp arazi, ağır kuşatma araçlarının taşınmasını zorlaştırıyordu. Bu nedenle kara ve deniz yoluyla yürütülen ikmal faaliyeti seferin sonucunu doğrudan etkileyebilirdi.

Kalonoros kuşatması

Selçuklu ordusu Kalonoros önlerine ulaştığında kale hem karadan hem de denizden kuşatma altına alındı. Karadaki yollar tutulurken deniz kuvvetleri, kaleye dışarıdan asker ve erzak getirilmesini engellemeye çalıştı.

Kalenin yüksek kayalıklar üzerindeki surları, Selçuklu kuvvetlerinin doğrudan hücumunu güçleştiriyordu. Kuşatma birlikleri uygun noktalara mancınıklar yerleştirerek surları ve burçları dövmeye başladılar.

Okçular surların üzerindeki savunmacıları uzaklaştırmaya çalışırken piyade birlikleri duvarlara yaklaşmak için kayalık araziyi aşmak zorundaydı. Kaleden atılan taşlar, oklar ve diğer maddeler kuşatmacılara kayıplar verdiriyordu.

Kalonoros savunucuları kalenin doğal yapısına güveniyorlardı. Ancak kuşatma uzadıkça içerideki erzak ve su kaynaklarının ne kadar dayanacağı önem kazandı. Kalenin deniz bağlantısının kesilmesi, Kir Fard’ın dışarıdan yardım alma ihtimalini azalttı.

Selçuklu ordusunun büyük bir kısmı doğrudan surlara saldırırken bazı birlikler çevredeki geçitleri ve küçük savunma noktalarını ele geçirdi. Böylece kalenin dış dünyayla bağlantısı aşamalı biçimde ortadan kaldırıldı.

Kir Fard’ın yardım arayışı

Kir Fard, kuşatma karşısında çevredeki Hristiyan hükümdarlardan yardım almayı umuyordu. Özellikle Kilikya Ermeni Krallığı’nın müdahale etme ihtimali bulunuyordu.

Fakat Alâeddin Keykubad’ın güçlü ordusu karşısında bölgedeki hükümdarlar doğrudan savaşa girmeye istekli değildi. Ermeni Krallığı daha önce Selçuklu taht mücadelesinde taraf değiştirmiş ve Anadolu’daki güç dengelerinin ne kadar hızlı değişebildiğini görmüştü.

Selçuklu ordusuyla açık savaşa girilmesi, Kilikya topraklarını da tehlikeye atabilirdi. Bu nedenle Kir Fard’ın beklediği büyük askerî yardım gelmedi.

Kuşatma devam ederken kalenin bazı dış savunma noktaları zarar gördü. Selçuklu kuvvetlerinin geri çekilmeyeceği ve kuşatmayı sonuç alıncaya kadar sürdüreceği anlaşıldı.

Kir Fard için önünde iki seçenek kalmıştı: Kale tamamen düşene kadar savaşmak veya kendi hayatını, ailesini ve maiyetini koruyacak şartlarla teslim olmak.

Teslim görüşmeleri

Kir Fard, Alâeddin Keykubad’a haber göndererek teslim şartlarını görüşmek istediğini bildirdi. Sultan için de kalenin anlaşmayla alınması uzun sürecek kanlı bir hücumdan daha uygundu.

Yapılan görüşmeler sonucunda Kir Fard’ın canına, ailesine ve mallarının belirli bir bölümüne dokunulmaması kararlaştırıldı. Kaleyi teslim etmesi karşılığında kendisine Selçuklu ülkesinde yaşayabileceği bir bölge veya iktâ verilmesi kabul edildi.

Kaynaklarda Kir Fard’a Akşehir ve çevresinin verildiği aktarılmaktadır. Böylece yerel hâkim tamamen ortadan kaldırılmak yerine Selçuklu düzeni içerisine alınmış oldu.

Bu uygulama, Keykubad’ın fetih siyasetinin önemli özelliklerinden birini göstermektedir. Sultan, teslim olan yerel hükümdarları her zaman öldürmüyor; onları Selçuklu ülkesinde belirli bir gelir ve statüyle yaşatarak muhtemel direnişleri azaltıyordu.

Kir Fard’ın sağ bırakılması, çevredeki diğer kale hâkimlerine de bir mesaj veriyordu: Selçuklu hâkimiyetine direnmeden teslim olanlar hayatlarını ve belirli haklarını koruyabilirlerdi.

Kalenin teslim edilmesi

Yapılan anlaşmanın ardından Kalonoros’un kapıları Selçuklu kuvvetlerine açıldı. Sultan’ın sancakları surlara dikildi ve kalede onun adına hutbe okunması için hazırlık yapıldı.

Fethin kesin tarihi konusunda tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Genel olarak Kalonoros’un 1221 veya 1222 yılında Selçuklu hâkimiyetine girdiği kabul edilir. Kaynaklardaki tarihler ve sefer sıralamaları farklı yorumlandığı için tek bir yılı tartışmasız biçimde vermek doğru değildir.

Kalonoros’un alınması, Keykubad’ın sultan olduktan sonraki ilk büyük askerî başarısıydı. Yıllarca hapiste kalan hükümdar, saltanatının başlangıcında son derece güçlü bir kaleyi ele geçirerek hem ordudaki hem de halk arasındaki itibarını artırdı.

Bu zafer, kendisini tahta çıkaran güçlü emirler karşısında da sultanın konumunu kuvvetlendirdi. Keykubad artık yalnızca emirlerin seçtiği bir hükümdar değildi; kendi askerî başarısını kazanmış bir fatih sultandı.

Kalonoros’un Alâiye adını alması

Keykubad, fethettiği şehre kendi hükümdarlık lakabından hareketle Alâiye adını verdi. Bu ad zaman içerisinde Alâiyye ve Alaya gibi farklı biçimlerde de kullanıldı.

Bir şehre sultanın adının verilmesi, fethin şahsî ve siyasî anlamını gösteriyordu. Alâiye, Keykubad’ın Akdeniz’deki büyük projesinin merkezi olacaktı.

Şehrin adı daha sonraki Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerinde de yaşamaya devam etti. Cumhuriyet döneminde ise Alâiye adı zamanla bugünkü Alanya biçimini aldı.

Keykubad Alâiye’yi yalnızca askerî bir kale olarak bırakmadı. Şehrin surları, limanı, yerleşim alanları ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Böylece fethedilen kale planlı bir Selçuklu şehrine dönüştürülmeye başlandı.

Şehrin yeniden imarı

Fetih sırasında zarar gören surlar ve burçlar tamir edildi. Savunması zayıf görülen bölümlere yeni duvarlar yapıldı. Yarımadanın farklı yüksekliklerinde bulunan savunma hatları birbirine bağlandı.

Alâiye Kalesi tek bir surdan ibaret değildi. Dış kale, orta bölümler ve iç kale birbirini tamamlayan savunma alanları meydana getiriyordu. Bir bölüm düşse bile yukarıdaki savunma noktalarında direnmek mümkündü.

Şehirde askerlerin, devlet görevlilerinin, tüccarların, gemicilerin ve zanaatkârların yaşayabileceği yeni alanlar oluşturuldu. Evler, depolar, çarşılar, ibadet yerleri, hamamlar ve su sarnıçları yapıldı veya eski yapılar onarıldı.

Yarımadanın kayalık yapısı sebebiyle su meselesi büyük önem taşıyordu. Yağmur sularını toplayan sarnıçlar, uzun kuşatmalar sırasında şehrin ayakta kalmasını sağlıyordu. Bu nedenle sarnıçların bakımı ve yenilerinin yapılması savunma programının temel parçalarından biriydi.

Keykubad’ın Alâiye’de kendisi için bir saray yaptırdığı da bilinmektedir. Sultan özellikle kış aylarında Akdeniz sahillerindeki daha ılıman şehirlerde bulunuyor; devlet işlerini buradan yürütüyor ve av faaliyetlerine katılıyordu.

Nüfus ve farklı topluluklar

Alâiye’nin fethi, şehirde yaşayan Hristiyan nüfusun tamamının ortadan kaldırılması anlamına gelmedi. Rum ve Ermeni topluluklarının bir bölümü Selçuklu hâkimiyeti altında şehirde yaşamaya devam etti.

Selçuklu yönetimi şehre Müslüman askerler, devlet görevlileri, tüccarlar ve zanaatkârlar yerleştirdi. Böylece Alâiye, farklı din ve toplulukların birlikte yaşadığı bir liman şehri hâline geldi.

Müslüman nüfusun artmasıyla camiler ve mescitler inşa edildi. Buna karşılık üretim ve ticaret hayatında görev alan yerli Hristiyan toplulukların bilgi ve tecrübelerinden yararlanıldı.

Gemi yapımı, taş işçiliği, marangozluk, demircilik ve denizcilik gibi alanlarda farklı topluluklardan ustalar çalışıyordu. Keykubad’ın amacı mevcut ekonomik hayatı yok etmek değil, onu Selçuklu devlet düzenine bağlayarak geliştirmekti.

Kir Fard’ın kızıyla yapılan evlilik

Fetih sonrasında gerçekleşen en önemli gelişmelerden biri, Alâeddin Keykubad’ın Kir Fard’ın kızıyla evlenmesidir. Bu evlilik yalnızca şahsî bir evlilik değil, fethi tamamlayan siyasî bir anlaşma niteliğindeydi.

Kir Fard’ın ailesinin Selçuklu hanedanıyla akrabalık kurması, bölgede ortaya çıkabilecek yeni isyanları önlemeye yardımcı oldu. Yerel Hristiyan topluluklar da eski hâkimlerinin kızının Selçuklu sarayında yer aldığını görerek yeni yönetime daha kolay uyum sağlayabilirdi.

Kir Fard’ın kızının daha sonra Müslüman olduğu ve Mahperi Huand Hatun adıyla tanındığı genel olarak kabul edilmektedir. Ancak Mahperi Hatun’un kökeni, doğum adı ve din değiştirmesinin zamanı hakkında kaynaklarda farklı görüşler bulunmaktadır.

Mahperi Huand Hatun, Keykubad’ın en tanınmış eşlerinden biri olacak ve geleceğin Türkiye Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhusrev’i dünyaya getirecekti. Kayseri’de yaptırdığı Hunat Hatun Külliyesi ile Selçuklu mimarisinin en önemli kadın banileri arasında yer alacaktı.

Kızıl Kule’nin yaptırılması

Keykubad, Alâiye Limanı’nı korumak amacıyla büyük bir savunma kulesi yaptırdı. Günümüzde Kızıl Kule adıyla bilinen bu yapı, şehrin en tanınmış Selçuklu eseridir.

Kulenin kitabesi 1226 yılını göstermektedir. Yapının mimarı, Halepli Ebû Ali Rehâ el-Kettânî olarak kabul edilir. Keykubad’ın farklı şehirlerden usta ve mimarları hizmetine alması, Selçuklu mimarisinin geniş bir sanat çevresinden beslendiğini göstermektedir.

Sekizgen plana sahip olan Kızıl Kule, limanı denizden gelebilecek saldırılara karşı koruyordu. Alt bölümlerinde taş, üst kısımlarında kırmızı tuğla kullanılması yapıya karakteristik görünümünü kazandırdı.

Kule yalnızca gözetleme amacıyla yapılmamıştı. İçerisinde askerlerin barınabileceği, erzak ve silahların saklanabileceği bölümler bulunuyordu. Gerektiğinde uzun süre savunulabilecek bağımsız bir askerî yapı niteliğindeydi.

Kızıl Kule’nin yüksekliği ve limana hâkim konumu, yaklaşan gemilerin uzak mesafeden görülmesini sağlıyordu. Kulenin tepesinden verilen işaretlerle kale içerisindeki askerler harekete geçirilebilirdi.

Alâiye Tersanesi

Kızıl Kule’nin ardından limanın bitişiğine büyük bir tersane inşa edildi. Kitabesine göre tersane 1227-1228 yılları çevresinde tamamlandı.

Alâiye Tersanesi, denize açılan beş gözlü yapısıyla Türkiye Selçuklu denizcilik tarihinin en önemli eserlerinden biridir. Üzeri tonozlarla örtülen bölümlerde gemiler inşa ediliyor, onarılıyor ve kötü hava şartlarında korunuyordu.

Tersanenin yanında gemileri ve liman girişini savunmak amacıyla bir tophane veya silahhane yapısı da oluşturuldu. Bu yapıların tamamı Kızıl Kule ve kale surlarıyla birlikte büyük bir deniz savunma sistemi meydana getiriyordu.

Tersane kitabesinde Keykubad’ın “iki denizin sultanı” olduğunu vurgulayan ifadeler yer almaktadır. Sinop sayesinde Karadeniz’e, Antalya ve Alâiye sayesinde Akdeniz’e açılan Selçuklu Devleti, artık iki denizde de gemi bulundurabilecek imkâna sahipti.

Alâiye Tersanesi yalnızca savaş gemileri için kullanılmıyordu. Ticaret gemilerinin bakım ve onarımı da yapılabiliyor, limanın ekonomik faaliyetleri destekleniyordu.

Alâiye’nin ticaret merkezi olması

Alâiye Limanı’nın güvenli hâle getirilmesiyle Doğu Akdeniz’den gelen tüccarlar şehre daha fazla uğramaya başladılar. Mısır, Suriye, Kıbrıs, İtalya ve diğer Akdeniz merkezlerinden gelen gemiler burada mal indirip yükleyebiliyordu.

Liman üzerinden Anadolu’ya baharat, kumaş, cam eşya, şeker ve farklı lüks mallar geliyordu. Anadolu’dan ise kereste, deri, yün, dokuma ürünleri, madenler, tahıl ve çeşitli tarım ürünleri ihraç ediliyordu.

Limanla Konya ve diğer iç şehirler arasındaki yolların güvenliği sağlandı. Kervanların konaklayabileceği hanlar ve kervansaraylar, sahildeki ticareti Anadolu’nun iç bölgelerine bağlıyordu.

Keykubad böylece askerî fetihle ekonomik kalkınmayı bir araya getirdi. Kalonoros’un alınması yalnızca sınırların genişlemesiyle sonuçlanmadı; devlet hazinesine gümrük geliri sağlayan büyük bir ticaret merkezi ortaya çıktı.

Fethin siyasî sonuçları

Alâiye’nin fethi, Kilikya Ermeni Krallığı üzerindeki Selçuklu baskısını artırdı. Antalya’dan Alâiye’ye kadar uzanan sahil hattı büyük ölçüde güvence altına alındı.

Bölgedeki küçük kale hâkimleri, Keykubad’ın güçlü surlarla korunan Kalonoros’u ele geçirdiğini gördüler. Bazıları Selçuklu hâkimiyetini kabul ederek vergi vermeye ve asker göndermeye razı oldu.

Fetih, sultanın devlet içerisindeki itibarını da büyük ölçüde artırdı. Kendisini tahta çıkaran emirler karşısında artık daha güçlüydü. Ordu, ganimet ve yeni iktâlar sayesinde Keykubad’a bağlanıyor; halk ise onu başarılı bir hükümdar olarak görmeye başlıyordu.

Kalonoros’un Alâiye’ye dönüştürülmesi, Keykubad’ın devlet anlayışının küçük bir örneğiydi. Önce askerî hedef belirlenmiş, ardından kale fethedilmiş; surlar yenilenmiş, nüfus düzenlenmiş, liman güvenceye alınmış, tersane kurulmuş ve ticaret yolları iç bölgelere bağlanmıştı.

Sultan artık ilk büyük zaferini kazanmış ve Akdeniz’de kendi adını taşıyan güçlü bir şehir kurmuştu. Fakat Konya’ya döndüğünde kendisini çok daha tehlikeli bir mücadele bekliyordu.

Alâiye surlarını aşan Keykubad’ın önündeki yeni hedef bir düşman kalesi değil, devlet içerisinde sultanın otoritesiyle yarışan güçlü Selçuklu emirleriydi.

I. Alâeddin Keykubad’ın Güçlü Emirleri Tasfiye Etmesi ve Merkezî Otoriteyi Kurması

I. Alâeddin Keykubad, Alâiye’nin fethiyle askerî itibarını güçlendirdikten sonra devlet içerisinde kendi otoritesiyle yarışabilecek seviyeye ulaşan güçlü Selçuklu emirlerine karşı harekete geçti. Bu emirlerin bir bölümü onun hapisten çıkarılıp sultan yapılmasını sağlamıştı. Ancak sahip oldukları büyük servetler, özel askerî birlikler, kalabalık maiyetler ve saray üzerindeki nüfuzları, hükümdarın kararlarını sınırlandırabilecek bir güç meydana getiriyordu.

Türkiye Selçuklu Devleti’nde emirlerin gücü

Selçuklu devlet düzeninde emirler yalnızca sultanın emirlerini uygulayan görevliler değildi. Büyük emirler ordu kumandanlığı yapıyor, belirli şehirleri yönetiyor, geniş iktâlardan gelir elde ediyor ve kendilerine bağlı askerî birlikler besliyorlardı.

Bazı emirlerin sarayları, hazineleri ve maiyetleri küçük hükümdarların sahip oldukları imkânlarla yarışabilecek durumdaydı. Hizmetlerinde yüzlerce asker, kölemen, seyis, kâtip ve hizmetkâr bulunabiliyordu.

Sultanın zayıf olması hâlinde bu emirler yeni hükümdarın belirlenmesinde etkili oluyorlardı. Bir şehzadeyi destekleyerek tahta çıkarıyor, ardından devlet yönetiminde kendilerine büyük makamlar verilmesini bekliyorlardı.

İzzeddin Keykâvus’un ölümünün ardından Alâeddin Keykubad’ın sultan seçilmesinde de emirlerin kararı belirleyici olmuştu. Bu sebeple bazı devlet adamları Keykubad’ın kendilerine karşı gelemeyeceğini düşünüyorlardı.

Fakat Keykubad, hükümdarlığını emirlerin verdiği geçici bir görev olarak görmüyordu. Selçuklu Devleti’nde en üstün siyasî ve askerî gücün sultana ait olması gerektiğine inanıyordu.

Seyfeddin Ayaba ve diğer büyük emirler

Bu dönemin en güçlü devlet adamlarından biri Seyfeddin Ayaba idi. Ayaba, İzzeddin Keykâvus döneminde yüksek görevlerde bulunmuş, askerî ve siyasî nüfuz kazanmıştı. Alâeddin Keykubad’ın hapisten çıkarılarak tahta davet edilmesinde de etkili olmuştu.

Ayaba’nın yanında Zeyneddin Başara, Mübârizeddin Behramşah ve dönemin diğer büyük emirleri bulunuyordu. Bu kişilerin her biri devletin farklı bölgelerinde geniş bir nüfuza sahipti.

Saray merasimlerinde emirlerin ihtişamı açıkça görülüyordu. Değerli elbiseler giyiyor, çok sayıda asker ve hizmetkârla hareket ediyor, büyük servetlerini göstermekten çekinmiyorlardı.

Bazı kaynaklarda Seyfeddin Ayaba’nın maiyetinin ve gösterişinin sultanı gölgede bırakabilecek seviyeye ulaştığı anlatılmaktadır. Bu tür anlatılarda tarihçilerin hükümdarı yüceltme amacı bulunabileceği dikkate alınmalıdır. Bununla beraber Ayaba ve çevresindeki emirlerin gerçekten olağanüstü bir güç elde ettikleri anlaşılmaktadır.

Sultan ile emirler arasındaki güvensizlik

Keykubad tahta çıktıktan sonra geçmişte kendisine karşı hareket eden emirleri hemen cezalandırmadı. Devletin yeniden bir iç savaşa sürüklenmesini istemediği için onları görevlerinde bıraktı ve kendilerine güveniyormuş gibi davrandı.

Fakat iki taraf arasında gerçek bir güven bulunmuyordu. Emirler, sultanın yıllarca süren hapis hayatını ve Ankara’da teslim olmasına yol açan olayları unutmadığını düşünüyorlardı. Keykubad ise emirlerin şartlar değiştiğinde kendisini tahttan indirip başka bir şehzadeyi sultan yapabileceklerini biliyordu.

Emirlerin ellerindeki askerî ve ekonomik güç, bu endişeyi daha da artırıyordu. Merkez ordusunun önemli birlikleri onların kumandası altındaydı. Devlet gelirlerinin bir kısmını oluşturan büyük iktâlar da aynı kişilere verilmişti.

Sultan doğrudan harekete geçerse emirler birleşebilir, ordunun bir bölümünü yanlarına alabilir ve yeni bir taht mücadelesi başlatabilirlerdi. Bu nedenle Keykubad’ın önce kendisine sadık bir saray ve askerî çevre oluşturması gerekiyordu.

Tahttan indirme hazırlığı iddiası

Kaynaklarda güçlü emirlerin Alâeddin Keykubad’ı tahttan indirmeyi düşündükleri ve bunun için kendi aralarında görüşmeler yaptıkları aktarılmaktadır. Bu plana göre sultan etkisiz hâle getirilecek ve yerine emirlerin daha kolay yönlendirebilecekleri başka bir hanedan mensubu çıkarılacaktı.

Komplonun ayrıntıları kaynaklara göre değişmektedir. Bazı anlatılarda sultanın öldürülmesinin, bazılarında ise yakalanarak yeniden bir kaleye hapsedilmesinin düşünüldüğü belirtilir.

Bu haberlerin ne kadarının gerçek bir suikast planına, ne kadarının saray içerisindeki söylentilere dayandığını kesin biçimde tespit etmek mümkün değildir. Çünkü olayları anlatan başlıca Selçuklu kaynakları, Keykubad’ın tasfiyesini meşru gösterecek bir hükümdarlık bakışına sahiptir.

Ancak emirlerin bağımsız gücünün sultanlık makamı için gerçek bir tehdit oluşturduğu açıktır. Keykubad, böyle bir planın gerçekleşmesini beklemek yerine tehlikeyi önceden ortadan kaldırmaya karar verdi.

Keykubad’ın karşı hazırlığı

Sultan, kendisine sadık olduğuna inandığı devlet adamlarıyla gizli görüşmeler yaptı. Güçlü emirlerin ordudaki bağlantıları, şehirlerdeki adamları ve saray içerisindeki taraftarları tespit edildi.

Tasfiyenin başarıya ulaşması için bütün emirlerin aynı anda etkisiz hâle getirilmesi gerekiyordu. İçlerinden biri kaçmayı başarırsa kendi iktâ bölgesine giderek asker toplayabilir ve isyan başlatabilirdi.

Keykubad bu nedenle açık bir suçlama veya askerî çatışma yerine saray içerisinde düzenlenecek ani bir tutuklama planını tercih etti. Emirler normal bir devlet toplantısına veya ziyafete geldiklerini düşünecek, silahlı kuvvetlerini sarayın dışında bırakacaklardı.

Sultanın özel muhafızları ve kendisine bağlı askerler önceden hazırlandı. Saray kapıları, koridorlar ve çıkış noktaları kontrol altına alındı. Tutuklama başladığında emirlerin dışarıdaki adamlarına haber göndermeleri engellenecekti.

Sarayda kurulan karşı tertip

Keykubad, güçlü emirleri bir toplantı veya ziyafet bahanesiyle saraya davet etti. Emirler hükümdarın kendilerine karşı harekete geçebileceğinden şüphelenseler bile davete katılmamak açık bir isyan anlamına gelebilirdi.

Emirler saraya geldiklerinde belirli bir düzen içerisinde kabul edildiler. Bir süre her şey normal bir devlet merasimi gibi devam etti. Uygun an geldiğinde sultana bağlı muhafızlar harekete geçerek hedef alınan emirleri birbirlerinden ayırdılar.

Saray kapıları kapatıldı ve dışarıda bekleyen maiyetlerin içeri girmesi önlendi. Böylece büyük askerî kuvvetlere sahip emirler, kendi askerlerinden uzak bir durumda yakalandılar.

Tutuklamaların aynı anda gerçekleştirilmesi, örgütlü bir direnişin ortaya çıkmasını engelledi. Emirlerin şehirlerdeki adamları ne olduğunu anlayıncaya kadar liderleri etkisiz hâle getirilmişti.

Seyfeddin Ayaba’nın öldürülmesi

Tasfiyenin başlıca hedeflerinden Seyfeddin Ayaba yakalanarak öldürüldü. Zeyneddin Başara da aynı şekilde ortadan kaldırılan veya ağır biçimde cezalandırılan emirler arasında yer aldı.

Diğer bazı emirler hapsedildi, sürgüne gönderildi veya devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Malları ve iktâları hazineye geçirildi. Kendilerine bağlı askerî birlikler dağıtılarak doğrudan sultanın veya yeni kumandanların emrine verildi.

Olayın ayrıntıları ve cezalandırılan kişilerin tam listesi kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılmaktadır. Bu nedenle bütün emirlerin aynı gün ve aynı yerde öldürüldüğünü söylemek doğru olmaz. Tasfiye, belirli bir süreç içerisinde tamamlanmış olabilir.

Bununla beraber Selçuklu siyasetindeki sonuç açıktı: Sultan’ın karşısında bağımsız bir güç merkezi meydana getiren emirler topluluğu parçalanmıştı.

Emirlerin servetlerinin hazineye aktarılması

Tasfiye edilen emirlerin saraylarında ve malikânelerinde büyük miktarda altın, gümüş, değerli kumaş, silah, at ve diğer malların bulunduğu aktarılmaktadır.

Bu servetlerin büyüklüğü, emirlerin devlet içerisinde ne kadar güç kazandıklarını gösteriyordu. İktâlardan elde edilen gelirler, savaş ganimetleri, hükümdar ihsanları ve ticaret bağlantıları sayesinde büyük hazineler meydana getirmişlerdi.

Mallara el konularak devlet hazinesine aktarıldı. İktâ bölgeleri yeniden düzenlendi ve bu toprakların bir bölümü sultana bağlı askerlere ve yeni devlet adamlarına verildi.

Elde edilen kaynakların kale, sur, saray, tersane ve kervansaray inşaatlarında kullanılmış olması mümkündür. Keykubad’ın saltanatı boyunca yürüttüğü büyük imar faaliyetleri için güçlü bir mali yapıya ihtiyacı vardı.

Ancak servetlere el konulması yalnız ekonomik bir tedbir değildi. Eski emirlerin ailelerinin ve taraftarlarının yeniden asker toplayabilecek maddî güce ulaşmaları da engelleniyordu.

Emir ailelerinin durumu

Tasfiye yalnızca emirleri değil, onların ailelerini ve maiyetlerini de etkiledi. Büyük malikânelerde yaşayan aileler gelir kaynaklarını kaybetti. Bazı hizmetkârlar ve askerler yeni görevlere dağıtılırken bazıları işsiz kaldı.

İbn Bîbî’nin anlatılarında, servetleri ellerinden alınan emir ailelerinin yaşadığı sıkıntılara ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Bu anlatılar, merkezî otoritenin kurulmasının toplumsal ve insanî bir bedeli olduğunu göstermektedir.

Keykubad’ın daha sonra bazı ailelere geçimlerini sağlayacak yardımlar veya gelirler tahsis etmiş olması mümkündür. Ancak tasfiyenin temel amacı eski güç merkezlerini tamamen dağıtmaktı.

Bu olay, sultanın siyasî güvenliği söz konusu olduğunda son derece sert davranabileceğini açık biçimde ortaya koydu.

Devlet yönetiminde yeni kadrolar

Eski emirlerin tasfiyesinden sonra boşalan görevlere Keykubad’ın daha fazla güvendiği devlet adamları getirildi. Bunlar arasında askerî ve idarî yetenekleriyle öne çıkan kumandanlar bulunuyordu.

Mübârizeddin Ertokuş, Akdeniz sahillerindeki faaliyetlerde önemli görevler üstlendi. Hüsameddin Çoban, özellikle Karadeniz ve Suğdak seferiyle tanınacaktı. Kemâleddin Kamyar, Keykubad’ın doğu ve güneydoğu seferlerinde etkili kumandanlardan biri hâline gelecekti.

Keykubad’ın esaret yıllarında kendisine bağlılığını koruyan Bedreddin Gevhertaş da sultanın yakın çevresinde yer aldı. Gevhertaş yalnızca bir devlet adamı değil, Keykubad’ın gençlik ve hapis yıllarını bilen eski bir güvenilir kişi durumundaydı.

Yeni dönemde yükselmeye başlayan isimlerden biri de Sâdeddin Köpek idi. Mimarî ve idarî işlerde yetenekli olan Köpek, Keykubad döneminde önemli görevler üstlendi. Ancak asıl büyük nüfuzunu II. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde kazanacak ve devletin en tartışmalı kişilerinden biri hâline gelecekti.

Merkez ordusunun güçlendirilmesi

Emir tasfiyesinin ardından özel askerî birliklerin bir bölümü doğrudan sultanın emrine bağlandı. Saray muhafızlarının sayısı ve niteliği artırıldı.

Gulâm veya kölemen kökenli askerler, hükümdara şahsen bağlı olmaları sebebiyle merkez ordusunda önemli yer tutuyordu. Bunun yanında Türkmen süvarileri, iktâ askerleri, ücretli birlikler ve tâbi hükümdarların gönderdikleri kuvvetler Selçuklu ordusunun farklı unsurlarını meydana getiriyordu.

Keykubad, ordunun tek bir emir çevresinde toplanmasını önlemeye çalıştı. Görevler farklı kumandanlar arasında dağıtıldı ve büyük seferlerde sultanın doğrudan denetimi artırıldı.

Kalelerin kumandanlıklarına güvenilir kişiler getirildi. Devlet hazinesinin, cephaneliklerin ve önemli şehir kapılarının kontrolü de merkezî yönetime bağlı görevlilere verildi.

Tasfiyenin devlet üzerindeki olumlu sonuçları

Emirlerin tasfiyesi, kısa vadede Keykubad’ın hükümdarlığını güçlendirdi. Devlet içerisinde sultanı tahttan indirebilecek büyüklükte örgütlü bir emir grubu kalmadı.

Hükümdar, dış politika ve askerî seferler konusunda daha bağımsız karar verebilir hâle geldi. İmar faaliyetlerine, ordunun düzenlenmesine ve ticaret yollarının güvenliğine daha fazla kaynak ayırabildi.

Tâbi hükümdarlar ve komşu devletler de Türkiye Selçlu Devleti’nde gerçek karar sahibinin sultan olduğunu gördüler. Bu durum diplomatik ilişkilerde Keykubad’ın elini güçlendirdi.

Devletin farklı bölgelerinden gelen gelirlerin daha büyük bölümü merkez hazinesinde toplanmaya başladı. Bu mali güç, ileride gerçekleştirilecek Kilikya, Suğdak, Erzincan, Erzurum, Ahlat ve Harput seferlerinin hazırlanmasını kolaylaştırdı.

Tasfiyenin eleştirilen yönleri

Keykubad’ın uyguladığı sert siyaset tamamen olumlu sonuçlar doğurmadı. Öldürülen veya görevden uzaklaştırılan emirlerin bazıları uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş tecrübeli kumandanlardı.

Bu kişilerin ortadan kaldırılması, Selçuklu Devleti’nin yetişmiş askerî ve idarî kadrolarından bir bölümünü kaybetmesine yol açtı. Yerlerine getirilen yeni görevlilerin tamamı aynı tecrübeye sahip değildi.

Tasfiye ayrıca saray çevresinde korkuya dayalı bir itaat meydana getirdi. Devlet adamları, sultana farklı bir görüş bildirmelerinin veya fazla güçlenmelerinin kendileri için tehlikeli olabileceğini düşünmeye başladılar.

Keykubad hayatta olduğu sürece onun güçlü kişiliği bu sistemi yönetebildi. Ancak ölümünün ardından dengeleri koruyacak aynı ölçüde yetenekli bir hükümdarın bulunmaması, saray entrikalarının yeniden ortaya çıkmasına yol açtı.

Özellikle Sâdeddin Köpek’in II. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde rakiplerini ortadan kaldırarak büyük nüfuz kazanması, Keykubad’ın emir tasfiyesinin uzun vadeli sonuçları arasında değerlendirilebilir.

Bir zorunluluk mu, kanlı bir hesaplaşma mı?

Emir tasfiyesi hakkında iki farklı değerlendirme yapılabilir. Birinci görüşe göre Keykubad devleti parçalanmaktan kurtarmak için bu kişileri ortadan kaldırmak zorundaydı. Güçlü emirler sultanı tahttan indirmeyi planlıyor ve merkezî yönetimi kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlardı.

İkinci görüş ise Keykubad’ın tehdidi olduğundan büyük görerek sert bir tasfiyeye giriştiğini savunur. Emirlerin bir kısmının gerçek bir komploya katılmadan yalnızca fazla güçlü oldukları için cezalandırılmış olabileceği ileri sürülür.

Mevcut kaynaklar çoğunlukla saray merkezli olduğu için olayın bütün taraflarını eşit biçimde anlatmaz. Bu nedenle tasfiye edilen bütün emirleri hain, sultanın bütün davranışlarını da tartışmasız biçimde haklı göstermek doğru değildir.

Kesin olan husus, bu olaydan sonra Türkiye Selçuklu Devleti’nde siyasî gücün büyük ölçüde Alâeddin Keykubad’ın elinde toplanmasıdır.

Kilikya üzerine yönelme

İçerideki büyük rakiplerini etkisiz hâle getiren Keykubad, artık dış siyasette daha güçlü hareket edebilecek durumdaydı. İlk önemli hedeflerinden biri Kilikya Ermeni Krallığı oldu.

Kilikya Ermeni Kralı II. Leon, Keykubad’ın ağabeyine karşı yürüttüğü taht mücadelesinde önce onu desteklemiş, ardından İzzeddin Keykâvus’un tekliflerini kabul ederek Kayseri kuşatmasından çekilmişti. Bu olay Keykubad’ın hafızasında yer etmişti.

Bunun yanında Kilikya Ermeni Krallığı, Antalya ile Alâiye arasındaki Selçuklu sahil yollarını ve Suriye’ye uzanan ticaret güzergâhlarını tehdit ediyordu. Bazı kalelerin Ermeni veya Frank kuvvetlerinin elinde bulunması, Selçuklu kervanlarının güvenliğini zorlaştırıyordu.

Keykubad’ın amacı yalnızca geçmişteki ihanete karşılık vermek değildi. Güney Anadolu sahillerini güvence altına almak, Kilikya Ermeni Krallığı’nı Selçuklu üstünlüğünü kabul etmeye zorlamak ve Akdeniz ticaret yollarını denetim altına almak istiyordu.

Merkezî otorite kurulmuş, ordu yeniden düzenlenmiş ve Alâiye güçlü bir deniz üssüne dönüştürülmeye başlanmıştı. Türkiye Selçuklu ordusunun yeni büyük sefer yönü artık Kilikya ve Ermeni Krallığı topraklarıydı.

I. Alâeddin Keykubad’ın Kilikya Ermeni Krallığı Seferi ve Güney Sahillerini Güvence Altına Alması

I. Alâeddin Keykubad, Alâiye’nin fethi ve güçlü Selçuklu emirlerinin tasfiyesinin ardından devletin güney sınırlarına yöneldi. Sultan’ın amacı yalnızca yeni kaleler fethetmek değildi. Antalya’dan Alâiye’ye, Alâiye’den Kilikya ve Suriye sınırlarına uzanan sahil yollarını güvence altına almak, Akdeniz ticaretini korumak ve Kilikya Ermeni Krallığı’nı Türkiye Selçlu Devleti’nin üstünlüğünü tanımaya zorlamak istiyordu. Bu hedef doğrultusunda 1225 yılı çevresinde başlatılan sefer, Keykubad’ın Akdeniz siyasetinin Alâiye’den sonraki ikinci büyük aşamasını meydana getirdi.

Kilikya Ermeni Krallığı’nın Anadolu’daki konumu

Kilikya Ermeni Krallığı, Toros Dağları ile Akdeniz arasındaki bölgede hüküm sürüyordu. Krallığın hâkimiyet sahası günümüzde Çukurova, Mersin, Adana ve çevresindeki kalelerle bağlantılıydı. Dağlık bölgelerdeki güçlü kaleler, Ermeni ordusuna önemli bir savunma avantajı sağlıyordu.

Kilikya, Anadolu ile Suriye arasındaki kara yolları üzerinde bulunuyordu. Akdeniz limanlarına ve Toros geçitlerine hâkim olan güç, bölgeden geçen ticaret kervanlarını ve askerî kuvvetleri denetleyebilirdi.

Ermeni Krallığı, coğrafi konumu sayesinde Bizans, Haçlı devletleri, Kıbrıs, Eyyûbîler ve Türkiye Selçukluları arasında denge siyaseti uyguluyordu. Bazen Selçuklu sultanlarına bağlılığını bildiriyor, bazen Haçlı prensleriyle ittifak kuruyor, bazen de Anadolu’daki taht mücadelelerinden yararlanmaya çalışıyordu.

Bu değişken siyaset, Kilikya’nın bağımsızlığını korumasına yardımcı oluyordu. Ancak güçlü bir Selçuklu sultanının uzun süreli baskısı karşısında aynı dengeyi sürdürmek kolay değildi.

Keykubad’ın Kilikya ile geçmişten gelen hesabı

Alâeddin Keykubad’ın Kilikya Ermeni Krallığı ile ilişkisi sultan olmadan önce başlamıştı. Babasının 1211 yılında ölmesinden sonra ağabeyi İzzeddin Keykâvus’a karşı taht mücadelesine giriştiğinde Ermeni Kralı II. Leon’dan yardım istemişti.

II. Leon başlangıçta Keykubad’ı desteklemiş ve kuvvetleriyle Kayseri kuşatmasına katılmıştı. Ancak İzzeddin Keykâvus’un sunduğu para, toprak ve siyasî imkânları daha kazançlı bularak ittifaktan çekilmişti.

Ermeni kuvvetlerinin ayrılması, Keykubad’ın kurduğu ittifakın dağılmasında önemli rol oynamıştı. Kayseri kuşatmasını kaldırmak zorunda kalan Keykubad Ankara’ya çekilmiş, ardından teslim olarak uzun yıllar hapsedilmişti.

Keykubad’ın bu hadiseyi unutmadığı düşünülebilir. Ancak Kilikya üzerine yürütülen seferi yalnızca kişisel intikamla açıklamak doğru değildir. Aradan geçen yıllarda II. Leon ölmüş, Ermeni Krallığı’nda yeni siyasî dengeler ortaya çıkmıştı. Seferin asıl sebebi, Türkiye Selçlu Devleti’nin güney sınırlarının ve ticaret yollarının güvenliği idi.

II. Leon’un ölümünden sonraki karışıklıklar

Kral II. Leon’un 1219 yılında ölümü, Kilikya Ermeni Krallığı’nda bir veraset meselesi ortaya çıkardı. Krallığın yönetimi, Leon’un kızı Zabel ve onun adına hareket eden güçlü Ermeni soyluları etrafında şekillenmeye başladı.

Zabel’in Antakya Haçlı Prensliği çevresinden Philip ile evlendirilmesi, Kilikya’daki Frank etkisini artırdı. Ancak Ermeni ileri gelenleri ile Philip arasında kısa sürede anlaşmazlık çıktı. Philip’in Latin çevresine ağırlık vermesi, Ermeni asillerinin tepkisine yol açtı. Yakalanarak hapsedildi ve bir süre sonra hayatını kaybetti.

Bu karışıklık, Antakya Haçlı Prensliği ile Kilikya Ermeni yönetimi arasındaki ilişkileri bozdu. Ermeni Krallığı içerisinde farklı soylu gruplar yönetim üzerinde etkili olmaya çalışıyordu.

Alâeddin Keykubad, Kilikya’daki bu siyasî dağınıklığın Selçuklu sınırları için hem tehlike hem de fırsat meydana getirdiğini görüyordu. Bölgedeki istikrarsızlık ticaret yollarının güvenliğini bozabilir, bazı kaleler Selçuklu karşıtı Frank kuvvetlerinin eline geçebilirdi.

Sultan, Kilikya’daki dengeler tamamen Türkiye Selçuklularının aleyhine değişmeden harekete geçmeye karar verdi.

Seferin ekonomik sebepleri

Antalya ve Alâiye limanlarını Anadolu’nun iç bölgelerine bağlayan yollar, Türkiye Selçuklu ekonomisi için büyük önem taşıyordu. Bu güzergâhlardan geçen tüccarlar Konya, Kayseri ve Sivas’a kadar ulaşıyorlardı.

Kilikya sınırındaki kalelerin düşman güçlerin elinde bulunması, tüccarların saldırıya uğrama ve mallarının yağmalanma ihtimalini artırıyordu. Yol güvenliğinin bozulması, devletin gümrük ve pazar gelirlerinin azalmasına yol açabilirdi.

Keykubad ticareti yalnızca tüccarların şahsî faaliyeti olarak görmüyordu. Uluslararası ticaret, devlet hazinesini güçlendiren ve şehirlerin gelişmesini sağlayan önemli bir devlet meselesiydi.

Bu nedenle kervan yollarının güvenliği askerî siyasetle birlikte ele alındı. Güney sahillerindeki kalelerin ele geçirilmesi, hem sınır güvenliğini sağlayacak hem de Akdeniz’den Anadolu’nun iç bölgelerine uzanan ticaret ağını koruyacaktı.

Sefer hazırlıkları

Kilikya’nın coğrafi yapısı, büyük bir ordunun tek bir güzergâhtan ilerlemesini zorlaştırıyordu. Toros Dağları, dar geçitler, sarp kayalıklar ve birbirini destekleyen kaleler savunmacılara önemli avantaj sağlıyordu.

Keykubad bu nedenle seferi farklı kuvvetlerin birlikte hareket edeceği şekilde planladı. Selçuklu ordusunun bir bölümü kara yoluyla ilerleyecek, sahil kuvvetleri kıyı kalelerini hedef alacak ve deniz araçları gerekli noktalarda harekâta destek verecekti.

Alâiye ve Antalya’daki üslerden gemiler ve ikmal araçları hazırlandı. Ordunun yiyecek, silah, mancınık, ok ve diğer ihtiyaçları sahil şehirlerinden karşılanmaya çalışıldı.

Seferde Mübârizeddin Ertokuş başta olmak üzere Akdeniz sahillerini tanıyan Selçuklu kumandanları görev aldı. Diğer emirler de farklı askerî birliklerin başında Kilikya yönüne gönderildi.

Sultan’ın seferi bizzat ne ölçüde yönettiği ve hangi aşamalarda ordunun başında bulunduğu konusunda kaynaklar arasında ayrıntı farklılıkları vardır. Ancak harekâtın genel planının Keykubad tarafından hazırlandığı ve sonuçların doğrudan onun siyasetine hizmet ettiği açıktır.

Kara ve deniz kuvvetlerinin birlikte hareketi

Selçuklu ordusu Kilikya seferinde hem kara hem de deniz imkânlarından yararlandı. Bu durum, Türkiye Selçuklu Devleti’nin artık yalnızca iç bölgelerde savaşan bir kara devleti olmadığını gösteriyordu.

Kara birlikleri Toros geçitleri ve sahil yolları üzerinden ilerlerken deniz kuvvetleri kıyıdaki kalelerin dışarıdan yardım almasını engellemeye çalıştı. Gemiler aynı zamanda erzak, silah ve asker taşıyarak ordunun hareketini kolaylaştırdı.

Kıyı kaleleri genellikle sarp kayalıklar üzerine kurulmuştu. Bazı kalelerin kara tarafından kuşatılması güç olduğu için deniz bağlantılarının kesilmesi büyük önem taşıyordu.

Selçuklu gemileri limanları kontrol altına alarak savunmacıların Kıbrıs, Antakya veya diğer Frank merkezlerinden yardım almasını önlemeye çalıştı. Böylece kaleler tek tek yalnız bırakıldı.

Bu yöntem Keykubad’ın Alâiye kuşatmasında kazandığı tecrübenin daha geniş bir harekâta uygulanmasıydı.

Sahil kalelerinin ele geçirilmesi

Sefer sırasında Akdeniz sahilindeki çok sayıda küçük ve büyük kale Selçuklu kuvvetlerinin hedefi oldu. Kaynaklarda ele geçirilen kalelerin sayıları ve isimleri farklı biçimlerde verilmektedir.

Anamur ve çevresindeki kaleler, sahil yolunun güvenliği bakımından özel önem taşıyordu. Dağlık Kilikya bölgesindeki savunma noktalarının bir bölümünün Selçuklu hâkimiyetine girmesiyle Antalya’dan Alâiye üzerinden doğuya uzanan yol daha güvenli hâle geldi.

Bazı kaleler şiddetli kuşatmalar sonucunda ele geçirildi. Bazı yerel hâkimler ise Alâiye’de Kir Fard’a tanınan şartları görerek savaşmadan teslim olmayı tercih ettiler.

Teslim olan kale yöneticilerinin hayatlarının ve belirli mallarının korunması, Selçuklu ilerleyişini hızlandırdı. Direnen kalelerde ise mancınıklar ve kuşatma araçları kullanıldı.

Keykubad’ın amacı bütün Kilikya’yı doğrudan Selçuklu eyaletine dönüştürmek değildi. Stratejik kaleleri ele geçirerek Ermeni Krallığı’nı baskı altına almak ve Selçuklu üstünlüğünü kabul ettirmek daha gerçekçi bir hedefti.

Ermeni Krallığı’nın karşı koyma çabası

Kilikya Ermeni kuvvetleri dağlık arazide savunma yapmaya çalıştı. Toros geçitlerinin dar olması, ağır Selçuklu birliklerinin ilerlemesini yavaşlatıyordu.

Ermeni kumandanları bazı kalelerde uzun süre direnerek Selçuklu ordusunun gücünü tüketmeyi amaçladılar. Aynı zamanda Antakya, Kıbrıs ve diğer Hristiyan merkezlerinden siyasî veya askerî destek arandı.

Ancak Kilikya’daki iç anlaşmazlıklar ortak bir savunma kurulmasını zorlaştırdı. Frank ve Ermeni unsurları arasında tam bir güven bulunmuyordu. Antakya ile yaşanan veraset ve evlilik meseleleri de geniş bir ittifak oluşturulmasına engel oldu.

Türkiye Selçuklu ordusu ise merkezî bir plan doğrultusunda hareket ediyor ve farklı yönlerden baskı uyguluyordu. Sahil kalelerinin kaybedilmesi, Ermeni Krallığı’nın denizle olan bağlantılarını ve batı sınırlarını tehlikeye düşürdü.

Barış görüşmelerinin başlaması

Selçuklu ilerleyişinin devam etmesi üzerine Kilikya Ermeni yönetimi barış görüşmelerine razı oldu. Görüşmelerde Keykubad’ın temel talebi, Ermeni Krallığı’nın Türkiye Selçlu Sultanı’nın üstünlüğünü kabul etmesiydi.

Yapılan anlaşmanın bütün maddeleri kaynaklarda aynı ayrıntıyla yer almaz. Bununla birlikte Ermeni yönetiminin Selçuklulara vergi vermeyi, gerektiğinde askerî birlik göndermeyi ve Selçuklu ülkesine karşı düşmanca ittifaklara katılmamayı kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Bazı sınır kaleleri ve sahil bölgeleri doğrudan Selçuklu hâkimiyetinde kaldı. Böylece Akdeniz kıyısındaki yolların önemli bir bölümü güvence altına alındı.

Ermeni Krallığı tamamen ortadan kaldırılmadı. Keykubad, bölgeyi uzun ve yıpratıcı bir işgalle yönetmek yerine krallığı Selçuklu üstünlüğünü tanıyan tâbi bir güç hâline getirmeyi tercih etti.

Bu siyaset, Türkiye Selçuklularının doğrudan yönetimle dolaylı hâkimiyeti birlikte kullandığını göstermektedir.

Yıllık vergi ve asker gönderme yükümlülüğü

Barış anlaşmasıyla Kilikya Ermeni Krallığı’nın Selçuklu Sultanı’na yıllık bir vergi ödemesi kararlaştırıldı. Kaynaklarda verginin miktarı konusunda farklı rakamlar bulunmaktadır.

Verginin siyasî anlamı miktarından daha önemliydi. Ermeni Krallığı’nın Selçuklu hazinesine ödeme yapması, Keykubad’ın üstünlüğünü kabul ettiğini gösteriyordu.

Krallığın ayrıca ihtiyaç hâlinde Selçuklu seferlerine asker göndermesi gerekiyordu. Ermeni birliklerinin Selçuklu ordusuna katılması, tâbilik ilişkisinin askerî göstergelerinden biriydi.

Ancak Orta Çağ’daki bu bağlılık ilişkileri her zaman kalıcı değildi. Merkezî güç zayıfladığında tâbi hükümdarlar vergi göndermeyi durdurabilir veya rakip devletlerle ittifak kurabilirlerdi.

Keykubad bu nedenle yalnızca yazılı anlaşmaya güvenmedi. Sınır kalelerini güçlendirdi ve güneyde sürekli askerî kuvvet bulundurdu.

Yeni Selçuklu idaresi

Ele geçirilen kalelere Selçuklu kumandanları ve muhafız birlikleri yerleştirildi. Kalelerin yiyecek, silah ve asker ihtiyacı çevredeki iktâlardan karşılandı.

Sahil yollarında güvenlik noktaları oluşturuldu. Kervanların geçeceği güzergâhlar kontrol altına alınarak yol kesen grupların faaliyetleri önlenmeye çalışıldı.

Fethedilen bölgelerde yaşayan Hristiyan halkın tamamı sürülmedi. Vergi ve güvenlik şartlarını kabul eden yerel toplulukların köylerinde ve şehirlerinde yaşamalarına izin verildi.

Selçuklu Devleti farklı dinlere mensup toplulukları üretim ve vergi düzeni içerisinde tutmayı tercih ediyordu. Tarım yapan köylülerin, zanaatkârların ve tüccarların topluca uzaklaştırılması bölgenin ekonomik değerini ortadan kaldırabilirdi.

Bununla beraber stratejik kalelere Müslüman askerler ve aileler yerleştirildi. Bazı bölgelerde camiler, mescitler ve idarî yapılar oluşturularak Selçuklu hâkimiyeti görünür hâle getirildi.

Antalya-Alâiye-Kilikya hattının kurulması

Kilikya seferinden sonra Antalya, Alâiye ve doğudaki sahil kaleleri arasında daha güçlü bir Selçuklu savunma hattı meydana geldi.

Antalya büyük bir ticaret limanıydı. Alâiye güçlü kalesi, Kızıl Kule’si ve yapımı sürdürülen tersanesiyle askerî deniz üssüne dönüşüyordu. Doğudaki kaleler ise Kilikya yönünden gelebilecek saldırılara karşı ileri savunma noktaları oluşturuyordu.

Bu şehir ve kalelerin birbirleriyle bağlantısı, Selçuklu Devleti’nin Akdeniz’deki hareket imkânını artırdı. Gemiler limanlar arasında seyredebilir, asker ve erzak daha hızlı taşınabilirdi.

Sahil güvenliği sağlandıkça yabancı tüccarların Selçuklu limanlarına duyduğu güven de arttı. Ticaret gemileri mallarını daha güvenli biçimde Antalya ve Alâiye’ye getirmeye başladılar.

Kıbrıs ve Frank güçlerine verilen mesaj

Kıbrıs’taki Lusignan Krallığı ile Antakya’daki Haçlı yönetimi, Doğu Akdeniz ticaretinde önemli güçlerdi. Bu devletler Kilikya Ermeni Krallığı’yla evlilik, ticaret ve askerî ittifak ilişkileri kuruyorlardı.

Keykubad’ın Kilikya seferi, bu güçlere Türkiye Selçlu Devleti’nin Akdeniz’de kalıcı olduğunu gösterdi. Selçuklular artık yalnız karadan gelen bir orduya değil, limanlara ve deniz kuvvetlerine de sahipti.

Sultan’ın amacı Kıbrıs ve diğer Hristiyan devletlerle sürekli savaşmak değildi. Ticaretin devam etmesi Selçuklu ekonomisinin çıkarınaydı. Ancak ticaret anlaşmaları, Türkiye Selçuklu Devleti’nin siyasî ve askerî gücü kabul edildiği sürece sürdürülecekti.

Keykubad bir taraftan Kilikya’ya karşı sefer düzenlerken diğer taraftan Akdenizli tüccarlara güvenlik ve ticaret imkânları sunuyordu. Bu çift yönlü siyaset, onun askerî güçle ekonomik menfaati birlikte değerlendirdiğini göstermektedir.

Kilikya seferinin sonuçları

Kilikya seferi sonunda Türkiye Selçlu Devleti’nin güney sahillerindeki hâkimiyeti genişledi. Antalya ve Alâiye’nin doğusundaki yollar daha güvenli hâle geldi.

Kilikya Ermeni Krallığı, Keykubad’ın üstünlüğünü kabul ederek vergi ve asker gönderme yükümlülüğü altına girdi. Stratejik kalelerin bir bölümü Selçlu idaresine geçti.

Akdeniz ticaret yollarının güvenliği arttı ve Selçuklu limanlarının ekonomik değeri yükseldi. Sultan’ın ordudaki itibarı daha da güçlendi.

Sefer aynı zamanda Keykubad’ın doğrudan ilhak ile tâbilik sistemi arasında kurduğu dengeyi gösterdi. Sultan her ele geçirdiği ülkeyi doğrudan yönetmeye çalışmıyor; bazı hükümdarları vergi veren ve asker gönderen bağlı güçler olarak yerlerinde bırakıyordu.

Bu yöntem, devletin gereğinden fazla genişleyerek idarî ve askerî yük altında kalmasını önlüyordu. Selçuklu ordusu stratejik merkezleri kontrol ederken yerel yönetimler günlük idareyi sürdürüyordu.

Akdeniz’den Karadeniz’e yönelen büyük siyaset

Kilikya seferinin tamamlanmasıyla Keykubad’ın Akdeniz’deki konumu büyük ölçüde güçlendi. Antalya, Alâiye ve güney sahil kaleleri Türkiye Selçlu Devleti’nin deniz ticareti ve savunması için sağlam bir hat oluşturdu.

Fakat sultanın deniz siyaseti Akdeniz’le sınırlı değildi. Ağabeyi İzzeddin Keykâvus’un fethettiği Sinop, Selçuklu Devleti’nin Karadeniz’e açılan kapısıydı. Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım limanları, Anadolu tüccarları için büyük ekonomik değer taşıyordu.

Suğdak Limanı ve çevresinde yaşanan gelişmeler, Selçuklu ticaretini tehdit etmeye başlamıştı. Tüccarların mallarına el konulması ve Karadeniz yollarındaki karışıklıklar üzerine Keykubad yeni bir denizaşırı sefer kararı aldı.

Bu defa hedef Akdeniz kıyılarındaki bir kale değil, Karadeniz’in karşı sahilinde bulunan Suğdak şehriydi. Seferin kumandası ise Selçuklu tarihinin en tanınmış askerlerinden Emir Hüsameddin Çoban’a verilecekti.

I. Alâeddin Keykubad’ın Suğdak Seferi ve Karadeniz’in Kuzeyine Açılması

I. Alâeddin Keykubad, Akdeniz’de Alâiye’yi güçlü bir liman ve tersane şehrine dönüştürürken Karadeniz ticaretini de ihmal etmedi. Sinop üzerinden Kırım’a giden Türkiye Selçuklu tüccarlarının saldırıya uğraması ve mallarının ellerinden alınması üzerine Karadeniz’in karşı kıyısındaki Suğdak’a denizaşırı bir sefer düzenlenmesini emretti. Emir Hüsameddin Çoban’ın kumandasında gerçekleştirilen bu harekât, Türkiye Selçuklularının bilinen en önemli denizaşırı askerî seferlerinden biri oldu.

Suğdak neredeydi?

Suğdak, Kırım Yarımadası’nın güneydoğu kıyısında bulunan önemli bir liman ve ticaret şehriydi. Kaynaklarda Suğdak, Sudak, Sugdak, Soldaia ve farklı isimlerle anılmaktadır.

Şehir, Karadeniz’in kuzeyinden gelen kara yollarıyla Anadolu ve Doğu Akdeniz’den gelen deniz yollarının buluştuğu bir noktada bulunuyordu. Orta Asya’dan, Kıpçak bozkırlarından, Rus şehirlerinden ve Kafkasya’dan getirilen mallar Suğdak Limanı üzerinden Karadeniz’e açılıyordu.

Sinop’tan hareket eden gemiler uygun hava şartlarında Kırım kıyılarına ulaşabiliyordu. Bu sebeple Sinop ile Suğdak arasında canlı bir ticaret bağlantısı kurulmuştu.

Suğdak’a yalnız Müslüman tüccarlar gelmiyordu. Rumlar, Ruslar, Kıpçaklar, Ermeniler, Yahudiler ve farklı Latin ticaret toplulukları şehirde faaliyet gösteriyordu. Bu çok uluslu yapı, Suğdak’ı Karadeniz dünyasının önemli pazarlarından biri hâline getirmişti.

Suğdak ticaretinin Türkiye Selçluları için önemi

Türkiye Selçlu tüccarları Suğdak üzerinden kürk, deri, balmumu, bal, balık ürünleri, köleler, tahıl ve bozkır bölgelerinden getirilen çeşitli malları satın alıyorlardı.

Anadolu’dan Kırım’a ise dokuma ürünleri, madenî eşyalar, şarap, meyve, baharat ve Doğu Akdeniz üzerinden gelen değerli ticaret malları götürülüyordu.

Sinop Limanı bu ticaretin Anadolu’daki merkezlerinden biriydi. Suğdak’tan gelen mallar Sinop’ta karaya çıkarılıyor, buradan kervanlarla Tokat, Sivas, Kayseri ve Konya’ya taşınıyordu.

Aynı mallar Anadolu üzerinden Suriye, Irak ve İran pazarlarına kadar ulaşabiliyordu. Böylece Karadeniz ticareti yalnız Sinop’un değil, Türkiye Selçlu Devleti’nin büyük bir bölümünün ekonomik hayatını etkiliyordu.

Suğdak yolunun kesilmesi veya tüccarların güvenliğinin ortadan kalkması, devletin gümrük gelirlerini azaltacağı gibi Anadolu şehirlerindeki ticareti de zayıflatabilirdi.

Tüccarların sultana şikâyeti

İbn Bîbî’nin anlatımına göre Suğdak’a giden Müslüman tüccarlar saldırıya uğradılar ve malları ellerinden alındı. Zarar gören tüccarlar Türkiye Selçlu ülkesine dönerek durumlarını sultana bildirdiler.

Orta Çağ ticaretinde tüccarlar büyük tehlikelerle karşı karşıya kalabiliyorlardı. Deniz fırtınaları, korsanlar, yol kesen gruplar, yerel hükümdarların keyfî vergileri ve savaşlar, ticaret mallarının kaybedilmesine yol açıyordu.

Ancak Keykubad döneminde tüccarların uğradığı zarar yalnızca şahsî bir mesele olarak görülmedi. Selçuklu tâbiiyetindeki veya Selçuklu korumasındaki tüccarların mallarına el konulması, sultanın otoritesine yapılmış bir saldırı olarak değerlendirildi.

Tüccarların güvenliğini sağlayamayan bir devlet, uluslararası ticaret yolları üzerindeki önemini kaybedebilirdi. Yabancı tüccarlar da mallarını Selçuklu limanları yerine daha güvenli gördükleri başka limanlara yönlendirebilirlerdi.

Keykubad bu sebeple Suğdak meselesini diplomatik bir şikâyetle sınırlı bırakmadı. Karadeniz’in karşı kıyısına asker göndererek Türkiye Selçlu tüccarlarının haklarını korumaya karar verdi.

Seferin tarihi hakkındaki tartışma

Suğdak seferinin kesin tarihi tarihçiler arasında tartışmalıdır. Bazı çalışmalarda sefer 1220’li yılların ortalarına veya sonlarına yerleştirilirken bazı araştırmacılar harekâtın Keykubad’ın saltanatının ilk yıllarında gerçekleştiğini savunmaktadır.

1223, 1224, 1225 ve 1227 yılları etrafında farklı tarihlendirmeler yapılmıştır. Bu farklılığın temel sebebi, dönemin kaynaklarının olayları her zaman kesin yıllarla ve aynı sıralamayla aktarmamasıdır.

Kırım ve Kıpçak bozkırlarında Moğol hareketlerinin meydana getirdiği karışıklıklar da tarihlendirme tartışmasını etkilemektedir. Cebe ve Sübütay kumandasındaki Moğol kuvvetlerinin Kafkasya ve Kıpçak sahasında gerçekleştirdiği seferler, bölgedeki siyasî dengeleri değiştirmişti.

Suğdak seferinin bu karışıklıklardan önce mi, hemen sonra mı gerçekleştirildiği konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bu nedenle seferin tarihini tek bir yıl üzerinden tartışmasız gerçek gibi vermek yerine 1220’li yıllar içerisinde gerçekleştiğini belirtmek daha ihtiyatlıdır.

Seferin kumandanı Hüsameddin Çoban

Keykubad, Suğdak seferinin kumandasını devletin tecrübeli emirlerinden Hüsameddin Çoban’a verdi. Hüsameddin Çoban, Kastamonu ve çevresindeki uç bölgelerinde etkili olan önemli bir Selçuklu devlet adamıydı.

Çoban ailesi, Kuzey Anadolu’daki Türkmen kuvvetleri üzerinde nüfuz sahibiydi. Bu aile daha sonra Kastamonu ve çevresinde hüküm sürecek Çobanoğulları Beyliği’nin siyasî temelini oluşturacaktı.

Hüsameddin Çoban yalnızca kara savaşlarını bilen bir uç beyi değildi. Suğdak gibi denizaşırı bir seferi yönetebilecek askerî ve idarî yeteneğe sahipti.

Sefer sırasında farklı birliklerin gemilere bindirilmesi, Karadeniz’in geçilmesi, yabancı bir kıyıda asker çıkarılması ve ordunun ikmalinin sağlanması gerekiyordu. Bu görevler sıradan bir sınır akınından çok daha karmaşık bir askerî planlama gerektiriyordu.

Keykubad’ın Hüsameddin Çoban’ı seçmesi, ona duyduğu güveni ve Kuzey Anadolu’daki askerî gücünü göstermektedir.

Sinop’ta donanmanın hazırlanması

Seferin ana üssü Sinop’tu. Şehir, doğal limanı ve güçlü kalesiyle Türkiye Selçlularının Karadeniz’deki en önemli askerî ve ticarî merkeziydi.

Sinop’ta bulunan gemiler sefer için hazırlandı. Askerlerin yanında atlar, silahlar, oklar, yaylar, kuşatma araçları ve yeterli miktarda yiyecek gemilere yüklendi.

Atların gemilerle taşınması özel düzenlemeler gerektiriyordu. Selçuklu ordusunun temel gücü süvarilerden meydana geldiği için askerlerin Kırım kıyısına yalnızca piyade olarak çıkarılması ordunun etkisini azaltabilirdi.

Gemilerde su ve yiyecek depoları oluşturuldu. Karadeniz’in ani fırtınaları dikkate alınarak mümkün olduğunca uygun mevsim ve hava şartları beklendi.

Orta Çağ gemilerinin seyir imkânları günümüz gemileriyle karşılaştırılamayacak kadar sınırlıydı. Yön bulmak, kıyıdan uzaklaşmak ve büyük bir askerî kuvveti karşı sahile ulaştırmak ciddi bir denizcilik bilgisi gerektiriyordu.

Karadeniz’in geçilmesi

Hüsameddin Çoban kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri Sinop’tan gemilere binerek Karadeniz’e açıldı. Donanma, Anadolu kıyılarından uzaklaştıktan sonra kuzeye doğru ilerledi.

Sefer sırasında fırtına ihtimali, gemilerin birbirinden ayrılması ve askerî birliğin açık denizde zarar görmesi gibi büyük tehlikeler bulunuyordu.

Selçuklu denizcileri Karadeniz’de ticaret yapan yerli gemicilerin ve tüccarların bilgilerinden yararlanmış olmalıdır. Sinop ile Kırım arasında düzenli ticaret yapan denizciler, akıntıları, rüzgârları ve güvenli kıyı noktalarını tanıyorlardı.

Donanma Kırım kıyılarına ulaştığında askerler ve atlar uygun bir noktada karaya çıkarıldı. Böylece Türkiye Selçluları, kendi ana topraklarından denizle ayrılmış yabancı bir bölgede askerî harekâta başladılar.

Bu çıkarma, seferin en tehlikeli aşamalarından biriydi. Askerler tamamen karaya çıkmadan yerel kuvvetlerin saldırısına uğrarlarsa gemilere geri dönmeleri zorlaşabilirdi.

Hüsameddin Çoban’ın kuvvetleri çıkarma alanını güvence altına aldıktan sonra düzenli savaş tertibine geçti.

Suğdak kuvvetlerinin durumu

Suğdak tek bir güçlü merkezî devletin başkenti değildi. Şehirde yerel yöneticiler, tüccar toplulukları ve çevrede etkili olan Kıpçak ve Rus güçleri bulunuyordu.

Karadeniz’in kuzeyindeki siyasî yapı, Anadolu’daki merkezî devletlerden farklıydı. Kıpçak beyleri geniş bozkır bölgelerinde hüküm sürüyor, Rus knezlikleri kendi şehirleri ve çevreleri üzerinde hâkimiyet kuruyordu.

Suğdak’ın güvenliği zaman zaman bu güçler arasındaki anlaşmalara dayanıyordu. Şehir halkı, ticaretin devam etmesi için farklı hükümdarlara vergi ödeyebiliyor veya onların korumasını kabul edebiliyordu.

Selçuklu ordusunun Kırım’a çıkması, bölgedeki yerel güçler için beklenmedik bir gelişmeydi. Anadolu’dan gelen bir ordunun yalnız ticaret yapmak için değil, doğrudan hâkimiyet kurmak amacıyla karaya çıkması yeni bir durum meydana getirdi.

Kıpçaklarla mücadele

Selçuklu ilerleyişini durdurmak amacıyla çevredeki Kıpçak kuvvetlerinin harekete geçtiği aktarılmaktadır. Kıpçaklar son derece hareketli süvari birliklerine sahipti ve bozkır savaşlarında büyük tecrübe kazanmışlardı.

Selçuklu ordusunun önemli bir bölümü de Türk süvarilerinden meydana geliyordu. Böylece Kırım sahasında iki farklı Türk siyasî ve askerî çevresi karşı karşıya geldi.

Hüsameddin Çoban ordusunu düzenli bir savaş tertibine soktu. Selçuklu okçuları ve süvarileri, Kıpçak birliklerinin hızlı saldırılarına karşı koydu.

Kaynaklarda Selçuklu kuvvetlerinin mücadeleyi kazandığı ve Kıpçakların geri çekildiği belirtilmektedir. Ancak savaşın yeri, süresi ve katılan askerlerin sayısı hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır.

Kıpçak kuvvetlerinin yenilmesi, Suğdak’ın dışarıdan alabileceği en önemli askerî desteğin ortadan kalkmasını sağladı.

Rus kuvvetleriyle karşılaşma

Kıpçakların ardından bölgedeki Rus kuvvetlerinin de Selçuklu ilerleyişine karşı harekete geçtiği aktarılmaktadır. Rus knezlikleri, Karadeniz ticaret yollarının ve Kırım limanlarının ekonomik öneminin farkındaydı.

Rus birlikleri Suğdak üzerindeki Selçuklu baskısının kendi ticaretlerini ve bölgedeki nüfuzlarını etkileyebileceğini düşünüyorlardı.

Hüsameddin Çoban’ın kuvvetleri Rus birlikleri karşısında da üstünlük sağladı. Bazı anlatılarda Rus tarafının ağır kayıplar vermeden geri çekilmeyi veya anlaşmaya yönelmeyi tercih ettiği belirtilir.

Bu mücadelelerin ayrıntıları büyük ölçüde Selçuklu kaynaklarının anlatısına dayanmaktadır. Rus ve Kırım kaynaklarında aynı olayların farklı veya daha sınırlı biçimde ele alınması, seferin bütün aşamalarını kesin olarak yeniden kurmayı zorlaştırmaktadır.

Bununla beraber Selçuklu ordusunun ciddi bir direnişle karşılaştığı ve bu direnişi aşarak Suğdak üzerinde hâkimiyet kurduğu anlaşılmaktadır.

Suğdak’ın teslim olması

Çevredeki Kıpçak ve Rus kuvvetlerinin geri çekilmesi üzerine Suğdak yöneticileri Selçuklu ordusuna karşı uzun süre direnemeyeceklerini anladılar.

Şehrin kuşatma ve saldırı sonucunda tamamen tahrip edilmesi, en büyük geliri ticaretten elde eden Suğdak halkının çıkarına değildi. Limanın ve pazarların zarar görmesi hem yerel yöneticileri hem de tüccarları büyük kayba uğratabilirdi.

Bu nedenle Hüsameddin Çoban’la teslim görüşmeleri yapıldı. Suğdak’ın Selçuklu Sultanı’nın hâkimiyetini tanıması ve belirli bir vergi ödemesi konusunda anlaşmaya varıldığı aktarılmaktadır.

Şehirde Alâeddin Keykubad adına hutbe okutulması, Selçuklu hâkimiyetinin en önemli sembollerinden biriydi. Hutbede sultanın adının anılması, Suğdak’ın onun siyasî üstünlüğünü kabul ettiğini gösteriyordu.

Selçuklu sancağı şehrin önemli noktalarına çekildi. Güvenliğin sağlanması amacıyla bir miktar asker bırakıldı ve şehir idaresi yeniden düzenlendi.

Suğdak’ta cami yapılması

Suğdak’ta yaşayan Müslüman tüccarlar ve halk için bir cami yapıldığı veya mevcut bir ibadet yerinin cami olarak düzenlendiği aktarılmaktadır.

Şehre imam, hatip ve kadı görevlendirilmesi, Selçuklu hâkimiyetinin yalnız askerî bir işgal olmadığını gösteriyordu. Müslüman tüccarların hukukî meselelerini çözecek ve dinî ihtiyaçlarını karşılayacak bir düzen kurulmaya çalışıldı.

Kadı, ticaret anlaşmazlıklarını, borç meselelerini ve Müslümanlar arasındaki hukukî davaları ele alabiliyordu. Bu durum, Selçuklu tüccarlarının yabancı bir limanda kendilerini daha güvende hissetmelerini sağladı.

Cami ise şehirdeki Müslüman varlığının görünür sembolü hâline geldi. Cuma hutbesinin Keykubad adına okunması, dinî ibadetle siyasî hâkimiyeti birleştiriyordu.

Tüccarların mallarının geri verilmesi

Seferin başlatılmasına sebep olan en önemli mesele, Selçuklu tüccarlarının uğradığı zarardı. Bu nedenle şehir teslim olduktan sonra tüccarların el konulan mallarının tespiti ve mümkün olduğu ölçüde iade edilmesi için çalışma yapıldı.

Bütün malların eksiksiz biçimde bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. Bir bölümü satılmış, tüketilmiş veya başka bölgelere gönderilmiş olabilirdi.

Ancak zararların karşılanması yönünde adım atılması bile güçlü bir siyasî mesaj taşıyordu. Keykubad, kendi ülkesinin tüccarlarını Karadeniz’in karşı kıyısında dahi koruyabilecek güce sahip olduğunu gösteriyordu.

Bu gelişme yalnız Müslüman tüccarları değil, Selçuklu ülkesine gelen yabancı tüccarları da etkiledi. Güçlü devlet koruması, Anadolu limanlarının ve pazarlarının güvenilirliğini artırıyordu.

Suğdak Selçuklu toprağı oldu mu?

Suğdak seferi zaman zaman Kırım’ın bütünüyle Türkiye Selçlu Devleti’ne katılması şeklinde anlatılmaktadır. Ancak bu değerlendirme tarihî durumu olduğundan daha geniş göstermektedir.

Selçuklu kuvvetleri Suğdak üzerinde askerî üstünlük kurmuş, şehri vergiye bağlamış ve burada belirli bir süre siyasî hâkimiyet tesis etmişlerdir. Fakat Kırım’ın tamamı doğrudan Konya’dan yönetilen kalıcı bir Selçuklu eyaletine dönüşmemiştir.

Anadolu ile Suğdak arasında Karadeniz bulunuyordu. Bölgede Kıpçaklar, Rus knezlikleri ve giderek büyüyen Moğol kuvvetleri etkiliydi. Uzak bir limanın sürekli olarak büyük bir Selçuklu ordusuyla korunması oldukça zordu.

Bu sebeple Suğdak’taki hâkimiyet, doğrudan ve kalıcı ilhaktan çok ticarî güvenliği sağlayan askerî üstünlük ve tâbilik ilişkisi olarak değerlendirilmelidir.

Selçuklu etkisinin ne kadar sürdüğü de kesin değildir. Bölgedeki Moğol ilerleyişi, Kırım’ın siyasî yapısını kısa süre içerisinde yeniden değiştirecekti.

Seferin Türk denizcilik tarihindeki yeri

Suğdak Seferi, Türkiye Selçlularının bilinen en dikkat çekici denizaşırı askerî harekâtıdır. Bir Anadolu ordusu gemilerle Karadeniz’i geçmiş, Kırım kıyısında çıkarma yapmış ve uzak bir ticaret merkezinde hâkimiyet kurmuştur.

Bu başarı, Sinop’ta asker ve malzeme taşıyabilecek bir deniz gücünün bulunduğunu göstermektedir. Selçukluların donanması Akdeniz’deki büyük deniz devletleriyle aynı büyüklükte olmasa da bölgesel askerî harekâtlar yapabilecek seviyeye ulaşmıştı.

Seferin başarısında yalnız gemilerin değil, ticaret yapan denizcilerin ve yerel kılavuzların bilgisi de etkili olmuş olmalıdır. Deniz yollarını tanımadan büyük bir ordunun Kırım’a güvenli biçimde ulaştırılması mümkün değildi.

Hüsameddin Çoban’ın kara ve deniz unsurlarını birlikte yönetmesi, Selçuklu askerî teşkilatının ulaştığı seviyeyi göstermektedir.

Seferin ekonomik sonuçları

Suğdak’ta güvenliğin sağlanması, Sinop ile Kırım arasındaki ticaretin yeniden canlanmasına yardımcı oldu. Selçuklu tüccarları kuzey pazarlarına daha güvenli biçimde ulaşmaya başladılar.

Kırım’dan getirilen mallar Sinop üzerinden Anadolu’ya dağıtıldı. Sinop gümrüğünden elde edilen gelir arttı ve Karadeniz ticaretinin Sivas-Kayseri-Konya hattıyla bağlantısı güçlendi.

Keykubad’ın ticaret siyaseti böylece Akdeniz ve Karadeniz’de aynı anda uygulanıyordu. Alâiye güney ticaretinin, Sinop ise kuzey ticaretinin başlıca kapılarından biri hâline geldi.

Bu iki limandan gelen mallar Anadolu’nun merkezindeki kervansaraylar ve güvenli yollar üzerinden taşınıyordu. Sultan’ın liman, kervansaray ve şehir politikaları birbirinden ayrı değil, aynı ekonomik sistemin parçalarıydı.

Seferin siyasî anlamı

Suğdak Seferi, Keykubad’ın hâkimiyet iddiasının Anadolu sınırlarını aşmaya başladığını gösterdi. Türkiye Selçlu Devleti artık yalnız komşu kara devletleri üzerinde değil, Karadeniz’in karşı kıyısındaki ticaret merkezlerinde de etkili olabiliyordu.

Sultan, tüccarlarının hakkını koruyarak devletin itibarını yükseltti. Kıpçak ve Rus kuvvetlerine karşı kazanılan başarı, Selçuklu ordusunun şöhretini Karadeniz’in kuzeyine taşıdı.

Bağlı hükümdarlar ve komşu devletler, Keykubad’ın uzak mesafelere asker gönderebildiğini gördüler. Bu durum, sultanın diplomatik görüşmelerdeki gücünü artırdı.

Suğdak başarısı aynı zamanda “iki denizin sultanı” unvanının yalnızca gösterişli bir kitabe sözü olmadığını ortaya koydu. Keykubad hem Akdeniz’de hem Karadeniz’de donanma bulunduruyor ve askerî harekât gerçekleştirebiliyordu.

Suğdak hâkimiyetinin sona ermesi

Türkiye Selçlularının Suğdak üzerindeki hâkimiyeti uzun ömürlü olmadı. Karadeniz’in kuzeyindeki siyasî dengeler Moğol ilerleyişiyle hızla değişti.

Moğol kuvvetleri Kıpçak bozkırlarını ve Rus knezliklerini baskı altına aldı. Kırım limanları da bu büyük askerî hareketten etkilendi.

Anadolu’dan uzak bir bölgede bulunan Selçuklu askerlerinin sürekli takviye edilmesi güçtü. Keykubad’ın Doğu Anadolu, Kilikya ve Suriye sınırlarında karşı karşıya kaldığı yeni meseleler, devletin askerî dikkatini başka yönlere çevirdi.

Bu sebeple Suğdak’ta kurulan hâkimiyet zamanla zayıfladı. Ancak seferin tarihî değeri, hâkimiyetin süresinden bağımsızdır. Türkiye Selçluları ilk defa Karadeniz’i aşarak uzak bir limanda askerî ve siyasî üstünlük kurmuşlardı.

Keykubad’ın yeni yönü: Doğu Anadolu

Akdeniz ve Karadeniz’de önemli başarılar kazanan Keykubad, devletin doğu sınırlarına yönelmeye başladı. Doğu Anadolu’da Mengücükler, Saltuklu mirası, Artuklular, Eyyûbî melikleri ve Trabzon Rum Devleti arasında karmaşık bir güç dengesi bulunuyordu.

Erzincan ve Erzurum, Anadolu’yu İran ve Kafkasya’ya bağlayan yollar üzerindeydi. Bu şehirleri kontrol eden güç, doğudan gelebilecek ordulara ve ticaret kervanlarına hâkim olabilirdi.

Moğolların önünden batıya çekilen Celâleddin Harezmşah’ın bölgede ortaya çıkması, Keykubad’ın doğu siyasetini daha da önemli hâle getirecekti.

Fakat Harezmşah tehlikesinden önce Türkiye Selçlu Sultanı; Artuklu, Eyyûbî, Mengücüklü, Gürcü ve Trabzon güçleriyle ilişkilerini yeniden düzenlemek zorundaydı.

Karadeniz’i aşarak Suğdak’a ulaşan Selçuklu kudreti, şimdi Erzincan’dan Erzurum’a, Ahlat’tan Gürcistan sınırlarına kadar uzanan Doğu Anadolu’ya çevriliyordu.

I. Alâeddin Keykubad’ın Doğu Anadolu Siyaseti, Erzincan’ın Alınması ve Trabzon Seferi

I. Alâeddin Keykubad, Akdeniz ve Karadeniz’de Selçuklu hâkimiyetini güçlendirdikten sonra dikkatini Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya çevirdi. Sultan’ın amacı Anadolu’yu İran, Kafkasya, Irak ve Suriye’ye bağlayan yolları kontrol etmek; Mengücüklü, Artuklu ve Eyyûbî hâkimiyetindeki stratejik şehirleri Türkiye Selçlu Devleti’nin etkisi altına almak ve doğudan yaklaşan büyük tehlikelere karşı güçlü bir savunma hattı kurmaktı.

Doğu Anadolu’nun siyasî yapısı

XIII. yüzyılın ilk yarısında Doğu Anadolu tek bir devletin hâkimiyetinde değildi. Erzincan ve çevresinde Mengücükler, Erzurum’da Türkiye Selçlu Hanedanı’nın ayrı hareket eden bir kolu, Harput ve Diyarbakır çevresinde Artuklular, Ahlat ve Güneydoğu Anadolu’da ise farklı Eyyûbî melikleri hüküm sürüyordu.

Kuzeydoğuda Gürcü Krallığı bulunuyordu. Karadeniz kıyısındaki Trabzon Rum Devleti, Sinop ve çevresindeki Selçuklu hâkimiyetini tehdit edebilecek bir konuma sahipti.

Bu güçlerin tamamı zaman zaman birbirleriyle ittifak kuruyor, zaman zaman savaşıyorlardı. Bir hükümdar Türkiye Selçuklularına bağlılığını bildirirken kısa süre sonra Eyyûbîlerle veya Gürcülerle anlaşabiliyordu.

Keykubad için Doğu Anadolu’ya hâkim olmak yalnızca yeni toprak kazanmak anlamına gelmiyordu. Moğol ilerleyişinin Anadolu’ya ulaşabileceği başlıca yollar bu bölgeden geçiyordu. Erzincan, Erzurum, Ahlat ve Harput gibi merkezlerin güvenilir ellerde bulunması devletin geleceği açısından hayati önem taşıyordu.

Artuklular ve Eyyûbîlerle ilişkiler

Güneydoğu Anadolu’da hüküm süren Artuklu beyleri, Türkiye Selçluları ile Eyyûbîler arasında denge kurmaya çalışıyorlardı. Harput, Âmid, Mardin ve çevresindeki Artuklu kolları aynı aileye mensup olmalarına rağmen her zaman ortak hareket etmiyordu.

Bazı Artuklu hükümdarları Keykubad’ın üstünlüğünü kabul ederek vergi vermeye ve asker göndermeye razı oldular. Bazıları ise Eyyûbî meliklerine dayanarak Selçuklu baskısına karşı koymaya çalıştı.

Keykubad’ın temel hedefi, Güneydoğu Anadolu’daki bütün şehirleri hemen doğrudan ilhak etmek değildi. Öncelikle bölgedeki hükümdarların Selçuklu üstünlüğünü kabul etmesini, düşman ittifaklarına katılmamasını ve gerektiğinde asker göndermesini istiyordu.

Bu siyaset sayesinde sultan, büyük ordularını sürekli Güneydoğu Anadolu’da tutmadan bölgedeki gelişmeler üzerinde etkili olabiliyordu. Ancak bağlılığını bozan veya Selçuklu ticaret yollarını tehdit eden hükümdarlara karşı askerî güç kullanmaktan da çekinmiyordu.

Adıyaman, Kâhta ve Çemişgezek çevresindeki harekât

Keykubad döneminde Adıyaman, Kâhta ve Çemişgezek çevresine askerî birlikler gönderildi. Bu bölgelerdeki kaleler, Malatya’dan Güneydoğu Anadolu’ya uzanan yolları kontrol ediyordu.

Özellikle Kâhta gibi sarp kalelerin elde tutulması, Fırat havzasındaki askerî hareketler bakımından önemliydi. Kalelerin düşman kuvvetlerin elinde bulunması hâlinde Malatya ve çevresi baskı altında kalabilirdi.

Selçuklu kumandanları bölgedeki bazı kaleleri kuşatma yoluyla ele geçirirken bazı yerel yöneticiler savaşmadan bağlılık bildirdi. Böylece Malatya’nın doğu ve güneydoğu yönündeki savunma alanı genişletildi.

Bu harekâtlar, birkaç kalenin ele geçirilmesinden ibaret değildi. Keykubad, ileride Eyyûbîler ve Artuklularla yaşanabilecek büyük mücadeleler için askerî yolları, geçitleri ve ikmal merkezlerini önceden güvence altına alıyordu.

Eyyûbîlerle diplomasi

Türkiye Selçlu Devleti ile Eyyûbîler arasındaki ilişkiler yalnız savaşlardan oluşmuyordu. Eyyûbî Hanedanı’nın Şam, Halep, Mısır, El-Cezire ve çevresinde hüküm süren farklı kolları bulunuyordu.

Bu meliklerin her biri kendi ülkesini yönetiyor, fakat hanedanın genel çıkarları doğrultusunda zaman zaman ortak hareket ediyordu. Aralarındaki rekabet, Keykubad’a farklı Eyyûbî hükümdarlarıyla ayrı ayrı anlaşma yapma imkânı veriyordu.

Sultan, Eyyûbî saraylarına elçiler gönderdi. Elçiler yalnızca barış tekliflerini iletmiyor; karşı tarafın askerî hazırlıkları, saray içerisindeki güç dengeleri ve diğer hükümdarlarla yaptığı görüşmeler hakkında bilgi topluyorlardı.

Eyyûbîlerden gelen elçiler de Konya, Kayseri ve diğer Selçuklu şehirlerinde törenlerle karşılanıyordu. Elçi kabul merasimleri, hükümdarın servetini ve askerî gücünü göstermesi için önemli fırsatlardı.

Değerli kumaşlar, atlar, silahlar ve farklı hediyeler karşılıklı olarak gönderiliyordu. Bu hediyeler yalnız dostluk işareti değildi; hükümdarların birbirleri karşısındaki itibarını ve gücünü gösteren diplomatik araçlardı.

Melike Âdile ile evliliği

Keykubad’ın Eyyûbîlerle kurduğu ilişkilerin en önemli sonuçlarından biri Melike Âdile Hatun ile yaptığı evlilikti. Melike Âdile, Eyyûbî Hanedanı’nın en güçlü hükümdarlarından el-Melikü’l-Âdil’in kızıydı.

Bu evlilik yaklaşık 1227 yılında gerçekleşti. Nikâh, Türkiye Selçlu Hanedanı ile Eyyûbî Hanedanı arasında güçlü bir akrabalık bağı meydana getirdi.

Melike Âdile, sıradan bir saray mensubu değildi. Babası, kardeşleri ve yakın akrabaları Mısır, Şam ve El-Cezire’de hüküm süren Eyyûbî melikleriydi. Bu sebeple evlilik, Keykubad’ın İslâm dünyasındaki siyasî itibarını yükseltti.

Sultan’ın amacı Eyyûbîlerle kalıcı bir barış kurmak ve doğu sınırlarında ortaya çıkabilecek tehditlere karşı ortak hareket edebilmekti. Ancak hanedan evlilikleri her zaman savaşı tamamen önlemiyordu. Devletlerin çıkarları değiştiğinde akraba hükümdarlar yeniden karşı karşıya gelebiliyorlardı.

Melike Âdile Hatun’dan Keykubad’ın İzzeddin Kılıcarslan ve Rükneddin Süleyman adlı oğulları dünyaya geldi. Bu iki şehzade daha sonra Selçuklu taht mücadelesinin merkezinde yer alacaktı.

Mengücüklülerin Erzincan kolu

Erzincan ve çevresinde hüküm süren Mengücüklüler, Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’da kurulan eski Türk beyliklerinden biriydi. Uzun süre Türkiye Selçluları ile diğer bölgesel güçler arasında varlıklarını korumuşlardı.

Erzincan, Anadolu’yu Erzurum, Kafkasya ve İran’a bağlayan yollar üzerinde bulunuyordu. Şehrin ekonomik ve askerî önemi, Keykubad’ın burayı bağımsız bir yerel hanedanın elinde bırakmasını giderek zorlaştırıyordu.

Mengücüklü hükümdarı Fahreddin Behramşah, uzun saltanatı boyunca Türkiye Selçlularıyla dengeli ilişkiler kurmuştu. Keykubad’ın gençlik dönemindeki taht mücadelesinde de adı geçen hükümdarlardan biriydi.

Behramşah’ın ölümünden sonra yerine oğlu Alâeddin Dâvudşah geçti. Yeni hükümdarın Selçuklu merkezî otoritesine bağlılığı konusunda şüpheler bulunuyordu.

Dâvudşah’ın çevredeki hükümdarlarla temas kurması ve Keykubad’a karşı bir ittifak içerisinde yer alabileceği yönündeki haberler, sultanın harekete geçmesine sebep oldu.

Erzincan üzerine kurulan siyaset

Keykubad, Erzincan’ı ele geçirmek için doğrudan büyük bir savaşa girişmeden önce diplomatik yolları kullandı. Dâvudşah’ın yalnız kalmasını sağlamak amacıyla çevredeki hükümdarlarla görüşmeler yapıldı.

Mengücüklü emirlerinin ve Erzincan’daki ileri gelenlerin bir bölümü Selçuklu Sultanı’nın gücünü kabul ediyordu. Uzun bir kuşatma ve savaşın şehirde büyük yıkıma yol açacağı açıktı.

Keykubad, Dâvudşah’a Selçuklu ülkesinde gelir getiren başka topraklar verilmesini teklif etti. Böylece Mengücüklü hükümdarının tamamen ortadan kaldırılması yerine siyasî hâkimiyet alanının değiştirilmesi planlandı.

Dâvudşah’ın Selçuklu sarayına davet edilmesi ve burada etkisiz hâle getirilmesiyle Erzincan’ın doğrudan Türkiye Selçlu Devleti’ne bağlanmasının yolu açıldı.

Kaynaklarda kendisine Akşehir ve Ilgın gibi bölgelerin iktâ olarak verildiği aktarılmaktadır. Böylece Dâvudşah hayatını ve hükümdarlık ailesine uygun yaşam şartlarını korudu; fakat Erzincan üzerindeki bağımsız hâkimiyetini kaybetti.

Erzincan’ın Türkiye Selçlularına katılması

Erzincan yaklaşık 1228 yılında doğrudan Selçuklu hâkimiyetine girdi. Bu gelişmeyle Mengücüklülerin Erzincan kolunun siyasî bağımsızlığı sona erdi.

Şehre Selçuklu askerleri ve devlet görevlileri yerleştirildi. Vergi düzeni merkezî yönetime bağlandı ve kalelerin kumandanlıklarına sultanın güvendiği kişiler getirildi.

Erzincan’ın alınması Keykubad’ın doğu siyasetinde büyük bir başarıydı. Selçuklu hâkimiyeti Sivas’tan Erzincan’a kadar kesintisiz biçimde genişledi.

Kemah ve çevresindeki stratejik noktalar da Selçuklu denetimine girdi. Böylece Fırat havzasının kuzey bölümü ve Erzurum yolu daha kolay kontrol edilebilir hâle geldi.

Erzincan aynı zamanda önemli bir ticaret ve üretim merkeziydi. Şehrin Türkiye Selçlularına katılması, İran ve Kafkasya yönünden gelen kervanların güvenliğini artırdı.

Şehzade Gıyâseddin Keyhusrev’in Erzincan meliki yapılması

Keykubad, Erzincan’ı ele geçirdikten sonra oğlu Gıyâseddin Keyhusrev’i bölgeye melik olarak tayin etti. Şehzadenin küçük yaşta olması sebebiyle yanına tecrübeli devlet adamları ve askerî görevliler verildi.

Bu görevlendirme Selçuklu meliklik geleneğinin devamıydı. Keykubad nasıl gençliğinde Tokat’a gönderilmişse oğlu da Erzincan’da devlet yönetimini öğrenmeye başlayacaktı.

Erzincan gibi önemli bir şehrin Gıyâseddin’e verilmesi, onun hanedan içerisindeki konumunu güçlendirdi. Şehzade burada kendi idarî çevresini ve taraftarlarını oluşturma imkânı buldu.

Bu durum ilerideki veliaht tartışmalarında önemli sonuçlar doğuracaktı. Keykubad daha sonra küçük oğlu İzzeddin Kılıcarslan’ı veliaht ilan ettiğinde, Erzincan’da görev yapmış ve askerî çevre edinmiş olan Gıyâseddin Keyhusrev güçlü bir rakip olarak ortaya çıkacaktı.

Erzurum meselesi

Erzincan’ın alınmasından sonra Keykubad’ın önündeki en önemli doğu meselesi Erzurum’du. Şehir, Anadolu’yu İran ve Kafkasya’ya bağlayan yolların birleştiği stratejik bir merkezdi.

Erzurum’da Türkiye Selçlu Hanedanı’nın ayrı hareket eden bir kolu hüküm sürüyordu. Keykubad’ın amcası Mugīseddin Tuğrul Şah’ın ardından oğlu Rükneddin Cihanşah şehirde hâkimiyet kurmuştu.

Cihanşah hanedan mensubu olmakla birlikte Konya’daki sultanın emirlerini her zaman yerine getirmiyordu. Erzurum’un uzaklığı ve güçlü kalesi ona bağımsız hareket etme imkânı sağlıyordu.

Keykubad, Erzurum’u hemen askerî güçle ele geçirmek yerine bir süre diplomatik baskı uyguladı. Çünkü şehrin doğrudan kuşatılması büyük bir ordu ve uzun hazırlık gerektiriyordu.

Ayrıca doğuda Celâleddin Harezmşah’ın hareketleri başlamıştı. Erzurum hükümdarının Harezmşahlarla kuracağı bir ittifak, Türkiye Selçlu Devleti için ciddi bir tehdit oluşturabilirdi.

Trabzon Rum Devleti’nin Sinop üzerindeki baskısı

Erzincan’ın Selçuklu hâkimiyetine girdiği dönemde Karadeniz kıyılarında da yeni bir mesele ortaya çıktı. Trabzon Rum Devleti, Sinop ve çevresindeki Selçuklu hâkimiyetini zayıflatmaya çalışıyordu.

Sinop’un 1214 yılında Türkiye Selçluları tarafından fethedilmesi, Trabzon’un batıya doğru genişlemesini sınırlandırmıştı. Trabzon hükümdarları Sinop’u geri almak veya en azından çevresindeki sahil yollarında etkili olmak istiyorlardı.

Karadeniz’deki gemilere yönelik saldırılar ve Sinop çevresindeki mücadeleler, Keykubad’ın Trabzon üzerine asker göndermesine sebep oldu.

Sultan’ın amacı Trabzon şehrini ele geçirerek Karadeniz’in bütün güney sahiline hâkim olmaktı. Trabzon alınırsa Sinop’tan Gürcistan sınırına kadar uzanan kıyı hattı büyük ölçüde Selçuklu denetimine girecekti.

Trabzon üzerine yürüyüş

Selçuklu kuvvetleri Karadeniz kıyısı boyunca Trabzon yönüne hareket etti. Dağlarla deniz arasında kalan dar sahil şeridi, ordunun ilerlemesini son derece zorlaştırıyordu.

Bölgedeki akarsular, sık ormanlar ve ani hava değişiklikleri, Anadolu’nun iç kesimlerinde savaşmaya alışkın kuvvetler için büyük engeller meydana getiriyordu.

Trabzon şehri güçlü surlarla çevriliydi. Denizden yardım alabilecek durumda olması, yalnız karadan yapılacak bir kuşatmanın başarı ihtimalini azaltıyordu.

Selçuklu birlikleri şehir çevresinde mevzilenerek kuşatmaya başladılar. Ancak Trabzon kuvvetleri surların arkasında savunma yaparken çevredeki dağlık araziyi de kullanıyorlardı.

Olumsuz hava şartları ve başarısızlık

Trabzon kuşatması sırasında şiddetli yağmur, fırtına ve arazi şartları Selçuklu ordusunun düzenini bozdu. Islanan yaylar ve oklar etkisini kaybediyor, ağırlaşan toprak askerlerin ve atların hareketini güçleştiriyordu.

Dağlardan inen sular ordugâhları ve geçiş yollarını etkiledi. Erzak taşınması zorlaştı ve kuşatma araçlarının kullanılması güçleşti.

Trabzon kuvvetleri bu durumdan yararlanarak karşı saldırıya geçtiler. Selçuklu ordusunun bir bölümü geri çekilmek zorunda kaldı. Bazı askerler ve kumandanlar esir düştü.

Seferin kumandası ve esir alınan kişilerin kimliği konusunda kaynaklarda farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu sebeple bütün ayrıntıları kesin kabul etmek doğru değildir.

Ancak seferin başarısız olduğu ve Trabzon’un ele geçirilemediği açıktır. Selçuklu kuvvetleri bölgeden çekilmek zorunda kaldılar.

Esirlerin serbest bırakılması ve barış

Trabzon yönetimi, kazandığı başarıya rağmen Türkiye Selçlu Devleti’yle uzun süreli büyük bir savaşa girmek istemiyordu. Keykubad’ın Erzincan ve Anadolu’nun diğer bölgelerindeki gücü, Trabzon için ciddi bir tehdit oluşturmaya devam ediyordu.

Yapılan diplomatik görüşmeler sonucunda Selçuklu esirleri serbest bırakıldı. Taraflar arasında belirli bir barış veya bağlılık düzeni kuruldu.

Trabzon’un Selçuklu üstünlüğünü tamamen ve kalıcı biçimde kabul edip etmediği tartışmalıdır. Ancak şehir üzerindeki baskı devam etti ve Trabzon hükümdarları Anadolu içlerine yönelik hareketlerinde daha dikkatli davranmak zorunda kaldılar.

Keykubad açısından Trabzon seferi önemli bir başarısızlıktı. Fakat sultan bu yenilgiyi devletin genel siyasetini bozacak büyük bir felakete dönüştürmedi.

Ordusunu yeniden düzenledi ve doğudaki asıl büyük tehdide yöneldi. Bu davranış, Keykubad’ın her başarısızlıktan sonra ısrarla aynı hedefe saldırmak yerine değişen şartlara göre önceliklerini belirlediğini göstermektedir.

Erzincan başarısının genel sonuçları

Trabzon alınamamış olsa da Erzincan’ın Türkiye Selçlularına katılması, doğu siyasetinde büyük bir kazanımdı. Sivas-Erzincan hattı tamamen merkezî yönetimin denetimine girdi.

Doğuya gönderilecek ordular için yeni bir ikmal merkezi elde edildi. Erzurum ve Ahlat yönündeki askerî hareketler daha kolay hâle geldi.

İran ve Kafkasya’dan Anadolu’ya gelen ticaret yolları daha güçlü biçimde kontrol edildi. Erzincan’ın üretim ve vergi gelirleri Selçuklu hazinesine bağlandı.

Keykubad ayrıca oğlunu Erzincan’a melik yaparak hanedanın bölgedeki varlığını kuvvetlendirdi.

Ancak doğudaki güç dengesi hızla değişiyordu. Moğolların önünden çekilen Harezmşah hükümdarı Celâleddin Mengüberti, İran ve Azerbaycan’da yeniden büyük bir askerî güç toplamıştı.

Celâleddin’in Ahlat’a yönelmesi, Erzurum hükümdarı Cihanşah’la ittifak kurması ve Anadolu sınırlarına yaklaşması, Keykubad’ın karşılaştığı en büyük tehditlerden birini meydana getirecekti.

Türkiye Selçlu Sultanı ile Harezmşah hükümdarı arasında önce dostça mektuplar ve elçiler gönderilecek, ardından ilişkiler hızla bozulacaktı. İki Türk-İslâm hükümdarının karşı karşıya geleceği bu süreç, 1230 Yassıçemen Muharebesi’ne uzanacaktı.

I. Alâeddin Keykubad, Celâleddin Harezmşah ve Yassıçemen Savaşı

I. Alâeddin Keykubad, Doğu Anadolu’da hâkimiyetini genişletirken Moğolların önünden batıya çekilen Harezmşah hükümdarı Celâleddin Mengüberti ile karşı karşıya geldi. Başlangıçta iki hükümdar arasında dostluk kurulması ve Moğol tehlikesine karşı birlikte hareket edilmesi düşünülmüş, karşılıklı elçiler ve mektuplar gönderilmişti. Ancak Celâleddin’in Ahlat’ı kuşatıp yağmalaması ilişkileri tamamen bozdu.

Celâleddin Harezmşah’ın Anadolu sınırlarına gelişi

Celâleddin Mengüberti, babası Alâeddin Muhammed Harezmşah’ın ölümünden sonra Moğollara karşı mücadeleyi sürdürdü. Bir süre Hindistan’a çekildikten sonra İran ve Azerbaycan’a dönerek yeniden ordu topladı.

Cesur ve yetenekli bir savaşçıydı; fakat ele geçirdiği bölgelerde kalıcı ve düzenli bir yönetim kurmakta zorlanıyordu. Ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak için şehirlerden ağır vergiler alması ve çevredeki hükümdarlarla sürekli çatışması, kendisine karşı geniş bir tepki doğurdu.

Celâleddin’in Anadolu sınırlarına yaklaşması Keykubad’ı endişelendirdi. Sultan, onun Moğollara karşı faydalı bir müttefik olabileceğini düşünürken kontrolsüz hareketlerinin Doğu Anadolu’yu savaşa sürüklemesinden çekiniyordu.

Ahlat’ın kuşatılması ve yağmalanması

Ahlat, Van Gölü kıyısında bulunan önemli bir ticaret, kültür ve askerî merkezdi. Şehir farklı dönemlerde Ahlatşahlar ve Eyyûbîler tarafından yönetilmişti.

Celâleddin Harezmşah Ahlat’ı uzun süre kuşattı ve 1230 yılında ele geçirdi. Şehir büyük bir yağma ve yıkıma uğradı. Halkın bir bölümü öldürüldü, esir alındı veya çevre bölgelere kaçtı.

Ahlat’ın yağmalanması, Keykubad ile Celâleddin arasındaki dostluk ihtimalini sona erdirdi. Sultan, Harezmşah ordusunun Anadolu şehirlerine yönelmesi hâlinde Erzincan, Sivas ve hatta Kayseri’nin tehlikeye girebileceğini düşündü.

Erzurum hükümdarı Rükneddin Cihanşah’ın Celâleddin’le ittifak kurması da tehlikeyi büyüttü. Böylece Selçuklu sınırlarının hemen doğusunda güçlü bir Harezmşah-Erzurum cephesi ortaya çıktı.

Keykubad’ın Eyyûbîlerle ittifakı

Keykubad, Celâleddin’e karşı tek başına savaşmak yerine Eyyûbî melikleriyle anlaşma yaptı. Özellikle Şam Eyyûbî hükümdarı el-Melikü’l-Eşref, Selçuklu ittifakına katıldı.

Eyyûbîler de Celâleddin’in Ahlat’ı ele geçirmesinden ve bölgede kontrolsüz biçimde güçlenmesinden rahatsızdı. Böylece Selçuklu ve Eyyûbî orduları ortak tehdide karşı birleştiler.

Keykubad ordusunu Kayseri ve Sivas üzerinden Erzincan yönüne sevk etti. Selçuklu kuvvetlerine Türkmen süvarileri, gulâm birlikleri, iktâ askerleri ve bağlı hükümdarların gönderdiği kuvvetler katıldı.

Yassıçemen Savaşı

İki ordu 1230 yılında Erzincan yakınlarındaki Yassıçemen Ovası’nda karşılaştı. Savaşın birkaç gün sürdüğü ve farklı noktalarda şiddetli çarpışmalar yaşandığı aktarılmaktadır.

Celâleddin Harezmşah tecrübeli bir savaşçıydı; ancak ordusu uzun seferler ve Ahlat kuşatması sebebiyle yıpranmıştı. Selçuklu-Eyyûbî ordusu ise sayı, ikmal ve askerî düzen bakımından daha güçlüydü.

İlk çarpışmalarda taraflar birbirlerine kesin üstünlük sağlayamadılar. Daha sonra Selçuklu ve Eyyûbî birliklerinin düzenli hücumu karşısında Harezmşah ordusunun hatları bozuldu.

Celâleddin’in kuvvetleri geri çekilmeye başladı. Geri çekilme kısa sürede dağılmaya dönüştü ve Harezmşah ordusunun önemli bir bölümü savaş alanını terk etti.

Yassıçemen Savaşı, Alâeddin Keykubad’ın kesin zaferiyle sonuçlandı. Celâleddin Mengüberti az sayıdaki adamıyla bölgeden kaçtı.

Celâleddin Harezmşah’ın sonu

Yassıçemen yenilgisi, Celâleddin’in siyasî ve askerî gücünü büyük ölçüde sona erdirdi. Ordusunun önemli bir bölümünü kaybetti ve eski hâkimiyet bölgelerinde tutunamadı.

Celâleddin Mengüberti, 1231 yılında Diyarbakır çevresinde öldürüldü. Ölümünün ayrıntıları kesin olmamakla birlikte bir Kürt tarafından öldürüldüğü yönündeki rivayet yaygındır.

Onun ölümüyle Harezmşah Devleti’nin yeniden kurulması ümidi de sona erdi. Ordusundan geriye kalan Harezmli askerler Irak, Suriye ve Anadolu’ya dağıldılar.

Erzurum’un alınması

Yassıçemen’de Celâleddin’in yanında yer alan Erzurum hükümdarı Cihanşah da yenilgiye uğradı. Keykubad bu ittifakı bağışlamadı ve Erzurum üzerine yürüdü.

Erzurum Selçuklu hâkimiyetine alındı, Cihanşah’ın bağımsız yönetimi sona erdirildi. Böylece Erzincan’dan Erzurum’a uzanan doğu yolu doğrudan Türkiye Selçlu Devleti’nin denetimine girdi.

Erzurum’un alınması, Anadolu’nun doğu savunması açısından büyük önem taşıyordu. Şehir İran, Kafkasya ve Anadolu arasındaki askerî ve ticarî yolları kontrol ediyordu.

Zaferin tartışmalı sonucu

Yassıçemen Zaferi, Keykubad’ın en büyük askerî başarılarından biri kabul edilir. Celâleddin’in Anadolu’ya yönelik tehdidi ortadan kaldırılmış, Erzurum ele geçirilmiş ve Türkiye Selçlu Devleti doğuda en geniş sınırlarına ulaşmıştır.

Ancak bu zaferin uzun vadeli sonucu tartışmalıdır. Celâleddin Harezmşah, bütün düzensizliğine rağmen Moğollarla Anadolu arasında askerî bir engel oluşturuyordu. Onun yenilmesiyle Moğolların karşısında bulunan önemli güçlerden biri ortadan kalktı.

Buna rağmen Ahlat’ı yağmalayan ve Erzurum’la birleşerek Selçuklu sınırlarını tehdit eden Celâleddin’e karşı Keykubad’ın hareketsiz kalması da mümkün değildi. Bu nedenle Yassıçemen’i yalnızca büyük bir hata veya tartışmasız bir başarı olarak değerlendirmek doğru değildir.

Zafer, Türkiye Selçlu Devleti’ni kısa vadede zirveye çıkardı; fakat doğudan yaklaşan Moğol tehlikesiyle doğrudan karşı karşıya bıraktı.

I. Alâeddin Keykubad’ın Son Yılları, Devlet Siyaseti, Sanat Eserleri ve Ölümü

I. Alâeddin Keykubad, 1230 Yassıçemen Zaferi’nden sonra Türkiye Selçlu Devleti’ni tarihinin en geniş ve güçlü sınırlarına ulaştırdı. Erzurum’u doğrudan ülkesine katan Sultan; Ahlat, Harput, Urfa, Harran ve Âmid çevresindeki gelişmelere müdahale ederek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Selçuklu hâkimiyetini kuvvetlendirmeye çalıştı. Ancak Celâleddin Harezmşah’ın ortadan kalkmasıyla Türkiye Selçluları ile Moğollar arasındaki önemli engellerden biri de yok olmuştu.

Ahlat’ın yeniden düzenlenmesi

Celâleddin Harezmşah’ın kuşatması ve yağması sırasında büyük yıkıma uğrayan Ahlat, Selçuklu denetimine alındı. Keykubad şehrin yeniden imar edilmesini, kaçan halkın geri getirilmesini ve tarım alanlarının tekrar işletilmesini emretti.

Ahlat yalnızca askerî bir kale değildi. Van Gölü çevresindeki ticaret yollarını kontrol eden, taş işçiliği ve kültürel hayatıyla tanınan önemli bir şehirdi. Bu nedenle Sultan, şehri yıkılmış hâlde bırakmak yerine Selçuklu doğu savunmasının merkezlerinden birine dönüştürmeye çalıştı.

Celâleddin’in ölümünden sonra başsız kalan Harezmli askerlerin bir bölümü Selçuklu hizmetine alındı. Bu savaşçılara iktâlar verildi ve sınır bölgelerine yerleştirildiler. Keykubad böylece hem tecrübeli bir askerî güç kazandı hem de kontrolsüz Harezmli birliklerin Anadolu’da yağma yapmasını önlemeye çalıştı.

Eyyûbîlerle başlayan savaşlar

Yassıçemen sırasında Keykubad’la birlikte hareket eden Eyyûbî melikleri, Celâleddin tehlikesi ortadan kalkınca yeniden Selçlularla rekabete başladılar. Ahlat ve çevresinin kimin hâkimiyetinde bulunacağı, iki taraf arasındaki en önemli meselelerden biri oldu.

Eyyûbî kuvvetleri Selçuklu topraklarına yöneldiğinde Keykubad ordusunu harekete geçirdi. Selçuklu kumandanları Harput, Siverek, Urfa ve Harran çevresinde askerî faaliyetlerde bulundular.

Harput Artuklu hâkimiyetinden alınarak doğrudan Selçuklu ülkesine katıldı. Urfa, Harran ve Rakka gibi bazı şehirler ele geçirilse de buralardaki Selçuklu hâkimiyeti kalıcı olmadı. Eyyûbîlerin karşı saldırıları sonucunda şehirlerin bir kısmı yeniden el değiştirdi.

Keykubad 1236 yılında Âmid’i, yani bugünkü Diyarbakır’ı almak için de harekete geçti. Ancak güçlü surlarla çevrili şehir ele geçirilemedi. Sultan, ordusunun büyük kayıplar vermesini önlemek amacıyla kuşatmayı kaldırdı.

Bu başarısızlığa rağmen Türkiye Selçlu Devleti, Keykubad’ın son yıllarında Doğu Anadolu’dan Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın en güçlü devleti durumundaydı.

Moğol tehlikesine karşı siyaseti

Moğol ordularının İran ve Azerbaycan’a ulaşması, Türkiye Selçlu Devleti’ni doğrudan tehdit etmeye başladı. Keykubad, Moğollarla hazırlıksız bir savaşa girmedi.

Moğol hükümdarına elçiler ve değerli hediyeler göndererek Anadolu üzerine yapılabilecek büyük bir saldırıyı geciktirmeye çalıştı. Bazı kaynaklar, Moğol üstünlüğünün şeklen kabul edildiğini; ancak Selçlu Devleti’nin iç işlerinde ve dış siyasetinde bağımsızlığını koruduğunu belirtmektedir.

Sultan diplomasi yürütürken savunma hazırlıklarını da sürdürdü. Konya, Kayseri, Sivas ve doğu sınırlarındaki kaleler güçlendirildi. Şehirlerin surları tamir edildi, erzak depoları oluşturuldu ve geçitlere askerî birlikler yerleştirildi.

Keykubad, Moğolları tek bir meydan savaşında durdurmanın kolay olmadığını anlamıştı. Bu sebeple güçlü kaleler, geniş bir hazine, hareketli bir ordu ve komşu devletlerle ittifaklara dayanan çok yönlü bir savunma siyaseti uyguladı.

Devlet yönetimi ve adalet anlayışı

Keykubad döneminde devletin merkezinde sultan ve büyük divan bulunuyordu. Maliye, yazışma, ordu, adalet ve toprak yönetimi farklı divan görevlileri tarafından yürütülüyordu.

Devletin resmî yazışmalarında ağırlıklı olarak Farsça, dinî ve hukukî alanlarda Arapça, orduda ve halk arasında ise Türkçe kullanılıyordu.

Sultan önemli meselelerde vezirleri, emirleri ve kadıları topluyor; ancak son kararı kendisi veriyordu. Güçlü emirleri tasfiye etmesinin ardından devlet yönetimini doğrudan denetimi altına aldı.

Kaynaklar Keykubad’ı halkın şikâyetlerini dinleyen ve adaleti sağlamaya çalışan bir hükümdar olarak över. Bununla birlikte rakipleri ve siyasî güvenliği konusunda son derece sert davranabildiği de unutulmamalıdır.

Onun yönetim anlayışında adalet ile güçlü merkezî otorite birlikte bulunuyordu. Tüccarların, çiftçilerin ve zanaatkârların güvenliğini sağlamaya çalışırken devlete karşı isyan eden emirleri ağır biçimde cezalandırıyordu.

Ticaret ve kervansaray siyaseti

Keykubad döneminde Anadolu, Akdeniz ile Karadeniz’i; İran ile Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli bir ticaret merkezi hâline geldi.

Tüccarların güvenliğini sağlamak amacıyla yollar üzerinde askerî tedbirler alındı. Kervanların konaklaması için büyük hanlar ve kervansaraylar yaptırıldı. Bu yapılarda insanlar, hayvanlar ve ticaret malları güvenli biçimde korunabiliyordu.

Yabancı devletlerle yapılan anlaşmalarla tüccarlara vergi kolaylıkları ve hukukî güvenceler sağlandı. Savaş, eşkıya saldırısı veya deniz kazası sebebiyle malını kaybeden tüccarların zararlarının bazı durumlarda devlet tarafından karşılanması, modern tarih yazımında “devlet sigortası” şeklinde tanımlanmıştır. Ancak bu uygulama günümüzdeki teknik sigortacılıkla tamamen aynı değildi.

Keykubad’ın ticaret siyaseti sayesinde Konya, Kayseri, Sivas, Antalya, Alâiye ve Sinop gibi şehirler zenginleşti. Devlet hazinesinin gelirleri arttı ve büyük imar faaliyetleri için gerekli mali kaynak oluşturuldu.

Bilim, kültür ve sanat hayatı

Keykubad yalnızca savaşlara ve fetihlere önem veren bir hükümdar değildi. Âlimleri, şairleri, mutasavvıfları, mimarları ve sanatkârları koruyordu.

Moğol istilasından kaçan çok sayıda ilim ve sanat insanı Anadolu’ya geldi. Horasan, İran, Azerbaycan, Suriye ve Irak’tan gelen bu kişiler, Türkiye Selçlu şehirlerindeki kültür hayatını zenginleştirdiler.

Necmeddîn-i Dâye gibi âlim ve mutasavvıflar Keykubad’ın himayesini gördüler. Bahaeddin Veled ve ailesinin Konya’ya yerleşmesiyle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin yetişeceği kültürel ortam da güçlendi.

Selçuklu sarayında tarih, şiir, fıkıh, astronomi ve tıp alanlarında çalışmalar yapılıyor; farklı ülkelerden gelen ustalar mimari ve süsleme sanatlarında görev alıyorlardı.

Yaptırdığı önemli eserler

Keykubad döneminde Anadolu çok sayıda kale, saray, cami, köprü, han ve kervansarayla donatıldı.

Alâiye’de Kızıl Kule ve tersane yaptırıldı. Kale surları yenilendi ve liman güçlü bir askerî üs hâline getirildi.

Beyşehir Gölü kıyısında yaptırılan Kubadabad Sarayı, Selçuklu saray mimarisinin en önemli örneklerinden biridir. Sarayın duvarlarını süsleyen çinilerde hükümdarlar, saray görevlileri, av sahneleri, çift başlı kartallar, aslanlar ve çeşitli hayvan tasvirleri yer almaktaydı.

Kayseri yakınlarında bulunan Keykubadiye Sarayı, sultanın dinlenme, avlanma ve devlet işlerini yürütme merkezlerinden biriydi. Keykubad’ın son ziyafetinin de bu saray çevresinde düzenlendiği kabul edilmektedir.

Konya’daki Alâeddin Camii’nin tamamlanması ve çevresinin düzenlenmesi onun döneminde gerçekleştirildi. Sultan Hanı, Alara Han ve diğer kervansaraylar, ticaret yollarının güvenliğine hizmet etti.

Bu eserler yalnız ihtişam amacı taşımıyordu. Saraylar devlet otoritesini, kaleler askerî güvenliği, kervansaraylar ticaret siyasetini, camiler ise dinî ve toplumsal hayatı temsil ediyordu.

Eşleri ve çocukları

Keykubad’ın bilinen eşleri arasında Mahperi Huand Hatun ve Eyyûbî melikesi Melike Âdile Hatun bulunmaktadır.

Mahperi Huand Hatun’dan geleceğin sultanı Gıyâseddin Keyhusrev dünyaya geldi. Melike Âdile Hatun’dan ise İzzeddin Kılıcarslan ve Rükneddin Süleyman doğdu.

Şehzadelerin farklı annelerden dünyaya gelmesi, saray içerisinde ayrı grupların oluşmasına yol açtı. Her melike kendi oğlunun gelecekte tahta çıkmasını istiyor; emirler de çıkarlarına uygun gördükleri şehzadeyi destekliyorlardı.

Gıyâseddin Keyhusrev yaşça büyük olmasına rağmen babasının güvenini zamanla kaybetti. Keykubad, son döneminde küçük oğlu İzzeddin Kılıcarslan’ı veliaht seçti.

Veliaht değişikliği

Keykubad, 1237 yılında devlet emirlerini toplayarak İzzeddin Kılıcarslan’ın veliahtlığını kabul etmelerini istedi. Emirler sultanın ölümünden sonra Kılıcarslan’ı tahta çıkaracaklarına dair biat ettiler.

Bu tercih, Gıyâseddin Keyhusrev’i ve onu destekleyen saray çevresini rahatsız etti. Yaşı daha büyük olan Gıyâseddin, Erzincan melikliği yapmış ve kendi taraftarlarını oluşturmuştu.

Keykubad’ın küçük oğlunu veliaht seçmesi, ölümünün ardından yaşanacak taht mücadelesinin temelini hazırladı. Sultan hayatta olduğu sürece kimse kararına açıkça karşı çıkamadı; fakat saray içerisindeki gruplar kendi hazırlıklarını yapmaya başladılar.

Son sefer hazırlığı

Keykubad, saltanatının son yılında Eyyûbîlere karşı yeni ve büyük bir sefer hazırlığı yapıyordu. Ordunun Kayseri’de toplanması emredildi. Bağlı hükümdarlar ve çevredeki devletlerden elçiler şehre geldi.

Sultan’ın amacı Güneydoğu Anadolu ve Suriye yönündeki Selçuklu hâkimiyetini güçlendirmekti. Hazırlanan ordunun büyüklüğü ve devletin zenginliği, Türkiye Selçlularının ulaştığı gücü gösteriyordu.

Ancak sefer başlamadan önce Kayseri’de düzenlenen büyük bir ziyafet sırasında beklenmedik bir olay yaşandı.

Zehirlenmesi ve ölümü

Keykubad, 1237 yılında Kayseri’de düzenlenen ziyafete katıldı. Kaynakların anlatımına göre sofrada yediği bir et veya av kuşunun ardından aniden rahatsızlandı.

Sultan’ın durumu kısa sürede ağırlaştı. Saray hekimlerinin müdahaleleri sonuç vermedi ve Keykubad 31 Mayıs 1237’de hayatını kaybetti. Tarih konusunda 30-31 Mayıs ve hicrî 3-4 Şevval 634 şeklinde küçük farklılıklar bulunmaktadır.

Dönemin kaynaklarında ölümün zehirlenme sonucunda gerçekleştiği yönündeki rivayet güçlüdür. Fakat zehri kimin verdiği veya verdirdiği kesin olarak belirlenememiştir.

Şüpheler Gıyâseddin Keyhusrev’i destekleyen saray çevresine, Sâdeddin Köpek’e ve veliaht değişikliğinden rahatsız olan bazı emirlere yönelmiştir. Eyyûbîlerin veya dış güçlerin rolü bulunduğunu ileri süren görüşler de vardır.

Ancak mevcut belgeler hiçbir kişiyi kesin biçimde suçlamaya yeterli değildir. Bu nedenle doğru ifade, Keykubad’ın büyük ihtimalle zehirlenerek öldüğü; fakat suikastın failinin kesin olarak bilinmediğidir.

Cenazesi ve defnedilmesi

Sultan’ın naaşı Kayseri’den Konya’ya götürüldü. Konya Alâeddin Camii avlusundaki Selçuklu hanedan kümbetine defnedildi.

Türkiye Selçlu Devleti’ni zirveye taşıyan hükümdar, böylece atalarının ve diğer hanedan mensuplarının yanına gömüldü.

Ani ölümü yalnız bir hükümdarın hayatını sona erdirmedi. Keykubad’ın yıllarca kurmaya çalıştığı siyasî denge de onunla birlikte sarsılmaya başladı.

Ölümünden sonra yaşananlar

Keykubad’ın veliaht ilan ettiği İzzeddin Kılıcarslan tahta çıkarılmadı. Saray emirleri hızla hareket ederek II. Gıyâseddin Keyhusrev’i sultan yaptılar.

Sâdeddin Köpek yeni dönemde büyük nüfuz kazandı. Rakip devlet adamlarını ve hanedan mensuplarını ortadan kaldırmaya başladı.

Melike Âdile Hatun öldürüldü. Oğulları İzzeddin Kılıcarslan ve Rükneddin Süleyman önce hapsedildi, ardından hayatlarına son verildi.

Keykubad’ın Selçuklu hizmetine aldığı Harezmli askerlerin bir bölümü devlet yönetimine güvenmeyerek Anadolu’dan ayrıldı. Bu birliklerin kopması ordunun askerî gücünü zayıflattı.

1240 yılında Babaîler İsyanı çıktı. İsyanın güçlükle bastırılması, devletin iç zayıflığını ortaya çıkardı.

1243 yılında Türkiye Selçlu ordusu Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenildi. Keykubad’ın yıllarca diplomasi ve savunma hazırlıklarıyla uzak tutmaya çalıştığı Moğol hâkimiyeti, ölümünden yalnız altı yıl sonra Anadolu üzerine yerleşti.

Tarihteki yeri

I. Alâeddin Keykubad, Türkiye Selçlu Devleti’ni iki denizde donanma bulunduran, Kırım’a asker gönderen, Doğu Anadolu’dan Akdeniz’e kadar etkili olan büyük bir devlet hâline getirdi.

Alâiye’yi fethetti, Suğdak’a sefer düzenledi, Yassıçemen Savaşı’nı kazandı, Erzincan ve Erzurum’u ülkesine kattı. Ticaret yollarını güvence altına aldı; şehirleri kaleler, saraylar, tersaneler ve kervansaraylarla donattı.

Onun devri, Türkiye Selçlularının askerî ve ekonomik bakımdan zirve dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle çağdaşları ve sonraki nesiller onu:

“Uluğ Sultan”
ve
“Uluğ Keykubad”

adlarıyla andılar.