Nizâmülmülk

Nizâmülmülk, 10 Nisan 1018 tarihinde Horasan’ın Tûs şehrine bağlı Râdkân köyünde dünyaya geldi. Asıl adı Ebû Alî Hasan bin Alî bin İshak et-Tûsî’dir. Tarihe geçtiği “Nizâmülmülk” ifadesi onun doğum adı değil, “ülkenin ve devletin düzeni” anlamına gelen şeref unvanıdır. Kaynaklarda Kıvâmüddevle ve’d-dîn, Gıyâsüddevle, Şemsülmille, Vezîr-i Kebîr, Hâce-i Büzürg ve Atabeg gibi başka unvanlarla da anılmıştır.

Babası Ali bin İshak, Gazneliler adına Tûs bölgesinde idarî ve malî görevler üstlenen bir devlet görevlisiydi. Aynı zamanda Nûkān kasabasının dihkanıydı. Dihkanlar, İran ve Horasan coğrafyasında toprak sahibi yerel seçkinleri ve devlet hizmetinde bulunan köklü aileleri ifade ediyordu. Dolayısıyla Nizâmülmülk, devlet idaresine ve bürokrasiye yabancı bir ailede değil; vergi, toprak düzeni ve resmî yazışmaların bilindiği bir çevrede yetişti.

Nizâmülmülk annesini henüz bebekken kaybetti. Onun yetişmesi ve eğitimiyle babası ilgilendi. Sonraki dönemlerde kaleme alınan bazı menkıbevî anlatılarda ailesinin çok yoksul olduğu ileri sürülmüşse de babasının görevi ve toplumsal konumu bu rivayetlerle uyuşmamaktadır. Çocukluğunu devlet görevlileri, kâtipler ve toprak idarecileri arasında geçirmesi, ileride göstereceği büyük bürokratik başarının temelini oluşturdu.

Eğitimi ve ilmî kişiliği

Nizâmülmülk küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Fıkıh, hadis, Arap dili, edebiyat, hitabet ve inşâ eğitimi aldı. Halep, İsfahan, Nîşâbur ve Bağdat gibi devrin önemli ilim merkezlerinde bulundu. Dönemin meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine katıldı.

Halep’te Ebü’l-Feth Abdullah bin İsmâil el-Halebî’den, İsfahan’da Muhammed bin Ali bin Muhammed’den, Nîşâbur’da Abdülkerîm el-Kuşeyrî’den ve Bağdat’ta Ebü’l-Hattâb bin Batr’dan hadis okuduğu kaydedilmektedir. Hadis dinlemekle yetinmeyerek çeşitli muhaddislerden hadis rivayet etti.

Fıkıhta Şâfiî, itikatta Eş‘arî çizgisine mensuptu. Dinî ilimlerin yanında Farsça ve Arapçayı devlet yazışmalarını yürütebilecek derecede öğrendi. Şairlerin, ediplerin ve âlimlerin sohbetlerine katılarak hitabet ve yazı sanatında kendisini geliştirdi.

Daha sonra kaleme aldığı Siyâsetnâme adlı eserinde eski İran hükümdarlarından Abbâsîlere, Gaznelilerden Selçuklulara kadar geniş bir tarihî birikim kullanması, onun yalnızca bir bürokrat olmadığını göstermektedir. Nizâmülmülk güçlü bir tarih bilgisine, devlet geleneği anlayışına ve insan tabiatını gözlemleme kabiliyetine sahipti.

Nizâmülmülk, Ömer Hayyâm ve Hasan Sabbâh’ın aynı hocadan ders aldıkları ve gençliklerinde birbirlerine yardım edeceklerine dair söz verdikleri yönünde meşhur bir hikâye bulunmaktadır. Ancak bu anlatı tarihî bakımdan güvenilir kabul edilmemektedir. Nizâmülmülk ile Hasan Sabbâh arasındaki yaş farkı, onların aynı dönemde aynı hocanın öğrencileri olmalarını oldukça uzak bir ihtimal hâline getirmektedir. Bu sebeple “üç okul arkadaşı” anlatısı tarihî bir gerçekten çok, sonradan meydana getirilmiş edebî bir hikâye olarak değerlendirilmelidir.

Gazneliler dönemindeki ilk devlet görevleri

Nizâmülmülk devlet hizmetine babasıyla birlikte Gaznelilerin Horasan valisi Ebü’l-Fazl Sûrî’nin yanında başladı. Burada resmî yazışmalar, vergi işleri, arazi idaresi ve bürokratik uygulamalar hakkında tecrübe kazandı.

1040 yılında meydana gelen Dandanakan Savaşı, Horasan’ın siyasî geleceğini tamamen değiştirdi. Gazneliler, Selçuklu Türkleri karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Horasan’ın büyük bölümü Selçukluların hâkimiyetine geçti.

Savaşın ardından Nizâmülmülk, babasıyla birlikte önce Tûs’tan Hüsrevcird’e, ardından Gazne’ye gitti. Gaznelilerin Horasan’daki hâkimiyetlerini kaybetmelerinden sonra baba ve oğul Selçukluların hizmetine girdi.

Nizâmülmülk’ün Gazneli bürokrasisinde edindiği tecrübe, ileride Büyük Selçuklu Devleti’nin merkez ve taşra teşkilâtını düzenlerken yararlanacağı önemli bir birikim oldu. Gaznelilerin idarî kurumlarını yakından tanıması, Selçukluların ihtiyaç duyduğu yerleşik devlet düzeninin kurulmasında ona büyük kolaylık sağladı.

Selçukluların hizmetine girmesi

Nizâmülmülk bir süre, Selçuklu meliki Alparslan’ın idarî işlerini yürüten Ebû Ali Ahmed bin Şâdân’ın yanında çalıştı. Daha sonra onunla anlaşmazlığa düşerek Merv’e gitti ve Çağrı Bey’in hizmetine girdi.

Kaynaklarda Çağrı Bey’in Nizâmülmülk’ün zekâsını, sadakatini ve idarî yeteneğini fark ettiği aktarılmaktadır. Çağrı Bey’in onu oğlu Alparslan’a takdim ettiği ve kendisini bir baba gibi kabul etmesini tavsiye ettiği rivayet edilir.

Bu rivayetin bütün ayrıntıları kesin olarak doğrulanamasa da Nizâmülmülk ile Alparslan arasındaki ilişkinin, Alparslan’ın Büyük Selçuklu tahtına çıkmasından önce başladığı anlaşılmaktadır. Nizâmülmülk, Alparslan’ın Horasan’daki idarî ve siyasî faaliyetlerinde önemli görevler üstlenmeye başladı.

Çağrı Bey’in 1059 yılındaki ölümünün ardından Nizâmülmülk Horasan’ın idaresinde daha etkili hâle geldi. Bu dönemde gösterdiği başarı, onu Selçuklu devlet adamları arasında öne çıkardı.

Alparslan’ın taht mücadelesi

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 1063 yılında çocuğu olmadan vefat etmesi üzerine Selçuklu hanedanı içinde taht mücadelesi başladı. Tuğrul Bey’in güçlü veziri Amîdülmülk el-Kündürî, Çağrı Bey’in oğullarından Süleyman’ı tahta çıkarmaya çalıştı.

Alparslan ise Büyük Selçuklu tahtı üzerindeki hakkını ilân etti. Selçuklu hanedanının güçlü isimlerinden Kutalmış da taht mücadelesine katıldı. Nizâmülmülk bu mücadelede Alparslan’ın yanında yer aldı.

Nizâmülmülk idarî hazırlıkları, siyasî ilişkileri ve devlet kadroları üzerindeki etkisiyle Alparslan’ı destekledi. Alparslan rakiplerini etkisiz hâle getirerek Büyük Selçuklu tahtına çıktı. Nizâmülmülk’ün bu mücadelede gösterdiği sadakat ve devlet adamlığı, gelecekte vezirliğe yükselmesinin önünü açtı.

Büyük Selçuklu veziri olması

Sultan Alparslan tahta çıktıktan kısa süre sonra Tuğrul Bey devrinin güçlü veziri Amîdülmülk el-Kündürî’yi görevden aldı. Nizâmülmülk, 7 Aralık 1063 tarihinde Büyük Selçuklu Devleti’nin vezirliğine tayin edildi.

Böylece Selçuklu tarihinde yaklaşık yirmi dokuz yıl devam edecek Nizâmülmülk dönemi başladı. Nizâmülmülk yalnızca fermanları hazırlayan ve devlet yazışmalarını yürüten bir vezir olmadı. Maliye, ordu, taşra idaresi, hukuk, istihbarat, haberleşme, eğitim ve diplomasi gibi devletin hemen bütün alanlarında söz sahibi hâline geldi.

Sultan Alparslan askerî fetihleri gerçekleştirirken Nizâmülmülk bu fetihlerin kalıcı devlet kurumlarıyla desteklenmesini sağladı. Selçuklu ordusunun kazandığı toprakların yalnızca askerî kuvvetle elde tutulamayacağını biliyordu. Fethedilen yerlerde vergi düzeninin kurulması, halkın korunması, yolların güvenli hâle getirilmesi ve liyakatli devlet görevlilerinin tayin edilmesi gerekiyordu.

Kündürî’nin öldürülmesi

Görevden alınan eski vezir Amîdülmülk el-Kündürî önce hapsedildi, ardından 1064 yılında öldürüldü. Kündürî’nin ölümü, Nizâmülmülk’ün hayatındaki en tartışmalı hadiselerden biridir.

Bazı Orta Çağ tarihçileri ve modern araştırmacılar, Nizâmülmülk’ün Kündürî’nin ortadan kaldırılmasında etkili olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre Kündürî’nin yeniden siyasî güç kazanmasından ve Sultan Alparslan’ın çevresinde etkili olmasından endişe eden Nizâmülmülk, eski vezirin öldürülmesine destek vermiştir.

Bazı kaynaklar ise asıl kararın Sultan Alparslan’a ait olduğunu, Kündürî’nin önceki taht mücadelesindeki tutumunun ve siyasî faaliyetlerinin ölümünde belirleyici olduğunu ifade etmektedir.

Eldeki bilgiler Nizâmülmülk’ün Kündürî’nin öldürülmesindeki sorumluluğunun derecesini kesin biçimde belirlemeye yetmemektedir. Bu sebeple Kündürî hadisesini tamamen görmezden gelmek de cinayeti hiçbir tereddüde yer bırakmadan yalnızca Nizâmülmülk’e yüklemek de doğru değildir.

Sultan Alparslan dönemindeki hizmetleri

Nizâmülmülk, Sultan Alparslan’ın Malazgirt Meydan Muharebesi dışındaki seferlerinin büyük bölümünde yanında bulundu. Kafkasya, İran, Fars ve Doğu Anadolu seferlerinde idarî ve askerî görevler üstlendi.

Bir vezirin seferlerdeki vazifesi yalnızca hükümdara fikir vermek değildi. Ordunun erzakının hazırlanması, askerlerin ücretlerinin ödenmesi, silah ve mühimmatın taşınması, yolların güvenliğinin sağlanması, haberleşmenin yürütülmesi ve fethedilen bölgelerde devlet idaresinin kurulması da vezirlik makamının sorumluluğundaydı.

Nizâmülmülk zaman zaman askerî harekâtları bizzat yönetti. Fars bölgesinde bazı kalelerin ele geçirilmesinde görev aldı. Bununla beraber onun asıl gücü kılıç kullanmasından değil, büyük askerî hareketlerin arkasındaki devlet düzenini kurmasından geliyordu.

Sultan Alparslan’ın Kafkasya seferleri, Ani’nin fethi ve Doğu Anadolu’daki ilerleyişi sırasında fethedilen bölgelerin idarî düzeniyle ilgilendi. Vergi sisteminin oluşturulması, şehirlerin korunması ve Selçuklu otoritesinin yerleşmesi için tedbirler aldı.

Malazgirt Meydan Muharebesi’nde bulunmaması

Nizâmülmülk, 26 Ağustos 1071 tarihinde gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi’ne bizzat katılmadı. Sultan Alparslan onu ağır yükler, devlet hazinesi ve idarî işlerle birlikte İran tarafına göndermişti.

Malazgirt Muharebesi sırasında Nizâmülmülk’ün Hemedan’da bulunduğu anlaşılmaktadır. Savaştan önce Selçuklu kuvvetlerinin ele geçirdiği büyük bir Bizans haçının, Bağdat’taki Abbâsî halifesine gönderilmek üzere Hemedan’da bulunan Nizâmülmülk’e ulaştırılması emredilmişti.

Nizâmülmülk’ün savaş meydanında bulunmaması, Sultan Alparslan’la arasında anlaşmazlık bulunduğu anlamına gelmemektedir. Büyük bir devletin hazinesinin, ağır yüklerinin, haberleşme sisteminin ve gerideki idarî merkezlerinin korunması gerekiyordu.

Malazgirt Zaferi doğrudan Sultan Alparslan’ın askerî liderliği, cesareti ve savaş meydanındaki kararlarıyla kazanıldı. Zaferden sonra meydana gelen siyasî ve idarî gelişmelerin yönetilmesinde ise Nizâmülmülk’ün başında bulunduğu Selçuklu bürokrasisi etkili oldu.

Sultan Alparslan’ın ölümü

Sultan Alparslan, 1072 yılında çıktığı Mâverâünnehir seferinde Berzem Kalesi kumandanı Yûsuf el-Hârizmî tarafından hançerlendi. Ağır yaralanan Sultan Alparslan birkaç gün sonra hayatını kaybetti.

Alparslan’ın ölümü üzerine Büyük Selçuklu Devleti yeniden bir taht mücadelesiyle karşı karşıya kaldı. Veliaht Melikşah gençti. Hanedanın daha yaşlı ve güçlü üyeleri Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia edebilirdi.

Nizâmülmülk, Sultan Alparslan’ın vasiyetini ve Melikşah’ın veliahtlığını savundu. Devlet hazinesini, orduyu ve bürokrasiyi genç hükümdarın etrafında topladı. Melikşah’ın tahta çıkmasında en önemli isimlerden biri oldu.

Kavurd Bey’in isyanı

Melikşah’ın amcası Kavurd Bey, genç sultanın hükümdarlığını kabul etmedi. Hanedanın daha yaşlı bir üyesi olması sebebiyle Selçuklu tahtının kendisine ait olduğunu ileri sürdü.

Kavurd Bey’in arkasında önemli miktarda Türkmen kuvveti bulunuyordu. Melikşah’ın ordusunda ise saraya bağlı gulâmlar ile farklı bölgelerden gelen askerî birlikler vardı.

Nizâmülmülk, Melikşah’ın saltanatını korumak için devlet kadrolarını ve orduyu harekete geçirdi. Yapılan savaşın ardından Kavurd Bey mağlûp edilerek esir alındı.

Kavurd Bey’in hayatta bırakılması hâlinde yeni isyanların başlayabileceği düşünüldü. Bir süre sonra Kavurd Bey öldürüldü. Bu hadise Melikşah’ın tahtını sağlamlaştırırken Nizâmülmülk’ün devlet içindeki gücünü daha da artırdı.

Melikşah dönemindeki gücü

Sultan Melikşah, Nizâmülmülk’e geniş yetkiler verdi. Onu yalnızca bir vezir değil, kendisine yol gösteren bir baba ve hoca gibi kabul etti.

Nizâmülmülk’e Atabeg unvanının verilmesi de bu yakın ilişkiyle bağlantılıdır. Selçuklu devlet geleneğinde Atabeg unvanının ilk defa Nizâmülmülk için kullanıldığı kabul edilmektedir. Ancak bu unvanı Sultan Alparslan’ın mı yoksa Sultan Melikşah’ın mı verdiği tartışmalıdır.

Melikşah döneminde Büyük Selçuklu Devleti Mâverâünnehir’den Suriye’ye, Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan büyük bir imparatorluğa dönüştü. Selçuklu orduları yeni topraklar kazanırken devletin idarî kurumları da güçlendirildi.

Sultan Melikşah askerî ve hanedan otoritesini temsil ederken Nizâmülmülk geniş imparatorluğun idarî devamlılığını sağladı. Büyük Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemi, Melikşah’ın hükümdarlığı ile Nizâmülmülk’ün devlet tecrübesinin uzun süre uyum içinde çalışmasının sonucu oldu.

Büyük Selçuklu devlet teşkilâtını düzenlemesi

Selçuklular güçlü bir askerî ve hanedan geleneğine sahipti. Ancak ele geçirdikleri geniş ve şehirli coğrafyayı yönetebilmek için yerleşik bir bürokrasiye ihtiyaç duyuyorlardı.

Nizâmülmülk Türk hâkimiyet anlayışını Sâmânî, Gazneli, Abbâsî ve eski İran devlet gelenekleriyle birleştirdi. Bu mirası aynen kopyalamak yerine Büyük Selçuklu Devleti’nin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenledi.

Onun döneminde Büyük Divan ve ona bağlı malî, askerî ve yazışma birimlerinin çalışmaları daha sistemli hâle geldi. Vergilerin toplanması, devlet görevlilerinin tayini, ordunun tahsisatı, fermanların hazırlanması, haberleşme, istihbarat ve taşra idaresi vezirlik makamının denetimine bağlandı.

Nizâmülmülk’ün asıl başarısı bütün devlet kurumlarını sıfırdan kurması değildi. Daha önceki Türk ve İslâm devletlerinde bulunan uygulamaları Selçuklu ihtiyaçlarına göre düzenleyerek birbirleriyle uyumlu hâle getirdi.

Merkezî idare ile taşra arasındaki bağlantıyı güçlendirdi. Valilerin, vergi memurlarının, kumandanların ve kadıların devlet adına görev yaptıklarını ve düzenli biçimde denetlenmeleri gerektiğini savundu.

Adalet anlayışı

Nizâmülmülk’e göre devletin temel direği adaletti. Halkın üretmeye devam edebilmesi, verginin ölçülü alınması, yolların güvenli olması ve devlet görevlilerinin halka zulmetmemesi birbirine bağlıydı.

Hükümdarın haftanın belirli günlerinde halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemesi gerektiğini savundu. Halkın hükümdara veya vezire ulaşamaması hâlinde taşra yöneticilerinin işlediği zulümlerin gizli kalacağını düşünüyordu.

Kadıların bilgili, dürüst ve rüşvetten uzak kişiler arasından seçilmesini istiyordu. Kadıların geçim sıkıntısına düşmemeleri için devlet tarafından yeterli ücret almaları gerektiğini belirtiyordu.

Vergi memurlarının halka kötü davranmasını, kanunsuz vergi toplamasını ve devlet adına haksız kazanç elde etmesini büyük bir tehlike olarak görüyordu. Çünkü halka zulmeden bir vergi görevlisi yalnızca birkaç kişiye zarar vermiyor, halkın devlete olan güvenini de yok ediyordu.

Nizâmülmülk’e göre hükümdarın gücü, halkın korkusundan değil adalete olan inancından doğmalıydı. Devletin ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, halk üretimden vazgeçer ve yöneticilere güvenini kaybederse ülkenin uzun süre ayakta kalamayacağını düşünüyordu.

Liyakat ve devlet görevlilerinin denetlenmesi

Nizâmülmülk devlet görevlerine getirilecek kişilerin yalnızca akrabalık, dostluk veya siyasî yakınlık sebebiyle seçilmesine karşıydı. Görevlilerin bilgili, tecrübeli, güvenilir ve devlet işlerine uygun kişiler arasından seçilmesini savunuyordu.

Bir kişiye birden fazla önemli görevin verilmesinin devlet düzenini bozabileceğini düşünüyordu. Görevlerin farklı ve ehil kişilere dağıtılması, yöneticilerin birbirlerini dengelemesi bakımından önemliydi.

Devlet görevlilerinin tayin edildikten sonra kendi hâllerine bırakılmaması gerektiğini belirtiyordu. Vergi memurları, kadılar, valiler, kumandanlar ve saray görevlileri düzenli biçimde denetlenmeliydi.

Görevini kötüye kullanan bir devlet adamı önce uyarılmalı, yanlışlarında ısrar ederse görevden alınmalıydı. Halka zulmeden veya devlet malını zimmetine geçiren kişilerin makamı ne kadar yüksek olursa olsun cezalandırılması gerektiğini savunuyordu.

İstihbarat ve haberleşme teşkilâtı

Nizâmülmülk geniş bir imparatorluğun yalnızca merkezden gönderilen emirlerle yönetilemeyeceğini biliyordu. Hükümdarın ülkenin farklı bölgelerinde meydana gelen hadiselerden zamanında haberdar edilmesi gerekiyordu.

Bu nedenle posta ve istihbarat teşkilâtına büyük önem verdi. Şehirlerde, sınırlarda, askerî birliklerde ve önemli devlet merkezlerinde güvenilir habercilerin bulunmasını savundu.

İstihbarat görevlileri yalnızca düşman devletlerin faaliyetlerini takip etmeyecekti. Valilerin halka nasıl davrandığını, vergi memurlarının kanunlara uyup uymadığını ve kumandanların devlete sadık olup olmadığını da merkeze bildireceklerdi.

Ancak istihbaratın kişisel düşmanlıklar ve sahte ihbarlar için kullanılmasının büyük haksızlıklara yol açabileceğini de biliyordu. Bu sebeple gelen bilgilerin araştırılmasını ve tek bir ihbara dayanılarak karar verilmemesini öğütlüyordu.

İktâ sistemini düzenlemesi

Nizâmülmülk’ün askerî iktâ sistemini ilk defa kurduğu sıkça tekrarlanmaktadır. Ancak iktâ sistemi Selçuklulardan önce de İslâm dünyasında biliniyor ve özellikle Büveyhîler tarafından uygulanıyordu.

Nizâmülmülk’ün yaptığı, daha önce var olan bu sistemi Büyük Selçuklu ülkesinde daha düzenli ve kapsamlı hâle getirmekti.

Melikşah döneminden itibaren belirli bölgelerin vergi gelirleri asker ve kumandanlara tahsis edilmeye başlandı. İktâ sahiplerinden bunun karşılığında asker yetiştirmeleri, bölgenin güvenliğini sağlamaları ve üretim düzenini korumaları bekleniyordu.

İktâ, toprağın sınırsız biçimde özel mülk olarak dağıtılması değildi. Devlet, belirli bir bölgenin vergi gelirlerini hizmet karşılığında iktâ sahibine tahsis ediyordu. İktâ sahibi toprağın ve halkın mutlak sahibi değildi.

Bu sistem sayesinde Büyük Selçuklu ordusunun masrafları karşılanırken merkez hazinesinin üzerindeki yük azaltıldı. Üretilemeyen ve vergisi toplanamayan arazilerin yeniden işletilmesi amaçlandı.

İktâ sahibinin köylüye zulmetmesi, toprağı işlemez hâle getirmesi veya devlete karşı bağımsız hareket etmesi kabul edilemezdi. Sistemin işlemesi için merkezî denetimin devam etmesi gerekiyordu.

Selçuklu ordusu ve Türkmenler

Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda en önemli askerî güç Türkmenlerdi. Selçuklu fetihlerinin gerçekleşmesinde Türkmen beyleri ve savaşçılarının büyük payı bulunuyordu.

Ancak devlet büyüyüp şehirli ve tarıma dayalı geniş bölgeleri yönetmeye başlayınca yalnızca aşiret kuvvetlerine dayanan bir ordunun merkezî yönetim için sorun oluşturabileceği görüldü.

Nizâmülmülk Türkmen kuvvetleri, saraya bağlı gulâm askerleri, iktâ askerleri ve hanedan birlikleri arasında denge kurulmasını savundu.

Türkmenlerin fetihlerdeki hizmetini kabul etmekle beraber yerleşik halkın, tarım alanlarının ve şehirlerin zarar görmemesi için bazı Türkmen topluluklarının uç bölgelerine yönlendirilmesini destekledi.

Bu siyaset sayesinde devleti kuran Türkmen askerî gücünün dışlanmadan fetihlerde kullanılması, aynı zamanda şehirlerin ve üretim düzeninin korunması amaçlandı.

Nizâmülmülk ordunun yalnızca sayıca büyük olmasını yeterli görmüyordu. Askerlerin ücretlerinin zamanında ödenmesi, kumandanların denetlenmesi, farklı askerî unsurlar arasında denge kurulması ve ordunun doğrudan sultana bağlı kalması gerekiyordu.

Abbâsî halifeliğiyle ilişkileri

Bağdat’taki Abbâsî halifesi siyasî ve askerî gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olsa da İslâm dünyasının dinî meşruiyet merkezi olmayı sürdürüyordu.

Nizâmülmülk, Büyük Selçuklu sultanlığı ile Abbâsî hilâfeti arasında dengeli bir ilişki kurulmasına önem verdi. Diplomatik görüşmeler, karşılıklı unvanlar ve evlilik bağları yoluyla Selçuklu hâkimiyetinin Abbâsî halifesi tarafından tanınmasını sağladı.

Abbâsî halifesinin desteği, Selçuklu sultanlarının Fâtımîler ve diğer rakip hanedanlar karşısındaki meşruiyetini güçlendiriyordu. Selçuklu askerî gücü de Bağdat’ı ve Abbâsî hilâfetini dış tehditlere karşı koruyordu.

Nizâmülmülk din ile devlet düzeninin birbirini tamamlaması gerektiğini düşünüyordu. Ancak halifenin doğrudan siyasî iktidarı ele geçirmesini değil, Selçuklu sultanının meşru hâkimiyetini desteklemesini istiyordu.

Nizâmiye medreseleri

Nizâmülmülk’ün en önemli hizmetlerinden biri Nizâmiye medreseleridir. Başta Bağdat olmak üzere Nîşâbur, İsfahan, Belh, Herat, Basra ve Musul gibi şehirlerde medreseler kurdu veya mevcut eğitim kurumlarını destekledi.

Nizâmiye medreseleri tek bir merkezden idare edilen modern bir üniversite sistemi değildi. Aynı devlet adamının himayesi, vakıfları ve ilmî siyaseti etrafında oluşan yüksek öğretim kurumları ağıydı.

Bağdat Nizâmiye Medresesi’nin inşasına Kasım 1065 tarihinde başlandı. Medrese 22 Eylül 1067 tarihinde hizmete açıldı.

Medresede dershaneler, mescid, kütüphane, öğrenci ve hoca odaları, yatakhane, yemekhane ve hamam bulunuyordu. Yakınındaki çarşı, arazi, dükkân ve hamam gelirleri vakıf yoluyla medreseye bağlandı.

Böylece müderrislerin maaşları, öğrencilerin barınma ve yemek ihtiyaçları, kitapların alınması ve binanın bakım giderleri için sürekli bir gelir meydana getirildi.

Nizâmülmülk İslâm tarihindeki ilk medreseyi kuran kişi değildir. İslâm dünyasında ondan önce de çeşitli medreseler bulunuyordu. Onun asıl başarısı medreseyi güçlü vakıflarla desteklenen, öğretmen ve öğrenci kadroları belirlenen, geniş imkânlara sahip etkili bir eğitim kurumuna dönüştürmesiydi.

Nizâmiye medreselerinde Kur’ân-ı Kerîm, hadis, Şâfiî fıkhı, Eş‘arî kelâmı, Arap dili, edebiyat ve çeşitli yardımcı ilimler okutuluyordu.

Ebû İshak eş-Şîrâzî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî ve Gazzâlî gibi devrin büyük âlimleri Nizâmiye çevresinin en tanınmış isimleri oldu.

Nizâmülmülk, Gazzâlî’yi Temmuz 1091 tarihinde Bağdat Nizâmiye Medresesi’nin müderrisliğine tayin etti. Bu görev, Gazzâlî’nin İslâm dünyasındaki ilmî şöhretinin daha da artmasını sağladı.

Âlimlere verdiği değer

Nizâmülmülk âlimlere, sûfîlere, edip ve şairlere büyük değer verirdi. Onları huzurunda ağırladığı, ilmî sohbetlerini dinlediği ve ihtiyaçlarını karşıladığı kaydedilmektedir.

İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, bazı önemli eserlerini Nizâmülmülk’e ithaf etti. Nizâmülmülk, Cüveynî’nin Nîşâbur’da ilmî faaliyetlerini sürdürebilmesi için medrese ve maddî imkân sağladı.

Nizâmülmülk hadis rivayetiyle de ilgilendi. Bağdat’ta hadis yazılması amacıyla toplantılar düzenlediği ve kendisinin de hadis naklettiği bilinmektedir.

İlim adamlarını desteklemesi yalnız kişisel dindarlığından kaynaklanmıyordu. İyi yetişmiş âlimlerin, kadıların ve kâtiplerin devlet düzeni için gerekli olduğunu düşünüyordu. Medreseler sayesinde hem ilmî hayat güçlenecek hem de devlet görevlerinde çalışabilecek eğitimli insanlar yetişecekti.

Mezhep siyaseti

Nizâmülmülk fıkıhta Şâfiî, itikatta Eş‘arî idi. Selefi Kündürî döneminde baskı gören Eş‘arî ve Şâfiî âlimlerin yeniden ülkelerine dönmesini sağladı.

Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî gibi âlimler Nizâmülmülk döneminde yeniden ilmî faaliyetlerine başladılar.

Bununla birlikte Nizâmülmülk’ün mezhep siyasetini yalnızca katı ve tek yönlü bir Sünnîleştirme programı olarak değerlendirmek eksik kalır.

Şâfiî ve Eş‘arî kurumları desteklemekle beraber mezhep çatışmalarının şehir düzenini bozmasına karşı çıktı. Hanefîler, Şâfiîler, Hanbelîler ve farklı dinî topluluklar arasındaki gerilimlerde devlet düzenini korumaya çalışan pragmatik bir siyaset takip etti.

Nizâmülmülk için mezhepler arasındaki anlaşmazlıkların önüne geçilmesi aynı zamanda bir güvenlik meselesiydi. Şehirlerde çıkan mezhep kavgaları ticarete, eğitime, devlet otoritesine ve halkın huzuruna zarar veriyordu.

Hasan Sabbâh ve Bâtınîlerle mücadelesi

Hasan Sabbâh’ın 1090 yılında Alamut Kalesi’ni ele geçirmesiyle Nizârî İsmâilî hareketi Büyük Selçuklu Devleti için ciddi bir siyasî ve askerî tehdit hâline geldi.

Alamut Kalesi’nin sarp bir bölgede bulunması, doğrudan askerî harekâtla ele geçirilmesini zorlaştırıyordu. Hasan Sabbâh burada güçlü ve disiplinli bir teşkilât meydana getirdi.

Nizâmülmülk ve Sultan Melikşah, bir taraftan Alamut ve çevresindeki kalelere askerî harekât düzenlerken diğer taraftan Nizâmiye medreseleri ve âlimler vasıtasıyla fikrî mücadeleyi destekledi.

Alamut üzerine gönderilen Selçuklu kuvvetleri kaleyi ele geçiremedi. Mücadelenin uzun sürmesi İsmâilîlerin saray ve devlet görevlilerine yönelik suikastlarını artırdı.

Sultan Melikşah ile Hasan Sabbâh arasında geçtiği ileri sürülen mektuplaşmanın gerçekliği tartışmalıdır. Bazı tarihçiler bu mektupların daha sonraki dönemlerde propaganda amacıyla hazırlanmış olabileceğini belirtmektedir.

Nizâmülmülk, İsmâilî hareketinin yalnızca dinî bir topluluk olmadığını, merkezî devlet otoritesini hedef alan siyasî ve askerî bir yapı olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple mücadeleyi devlet politikası hâline getirdi.

İmar ve hayır faaliyetleri

Nizâmülmülk medreselerin yanında kütüphane, mescid, ribât, hankah ve sağlık kurumları yaptırdı veya bunlara vakıflar tahsis etti.

Kaynaklar onun Nîşâbur’da bir bîmâristan, İsfahan’da bir hankah, Bağdat’ta bir ribât, Tûs ve Nûkān’da mescidler yaptırdığını bildirmektedir.

Bu eserlerin yapılması yalnızca hayır bırakma düşüncesiyle ilgili değildi. Şehirlerin, ticaret yollarının, ilmî merkezlerin ve devlet otoritesinin güçlendirilmesi de amaçlanıyordu.

Ribâtlar yolcuların, askerlerin ve sınır bölgelerinde görev yapan insanların ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bîmâristanlar sağlık hizmeti sunuyor, medreseler eğitim veriyor, hankahlar ise sûfîlerin ve yolcuların barınmasını sağlıyordu.

Nizâmülmülk vakıf sistemini kullanarak bu kurumların devlet hazinesine sürekli yük olmadan faaliyetlerini devam ettirmesini amaçladı.

Celâlî Takvimi ve astronomi çalışmaları

Sultan Melikşah döneminde yeni bir güneş takvimi hazırlanması amacıyla devrin önemli astronomları bir araya getirildi. Ömer Hayyâm’ın da içinde bulunduğu kabul edilen heyetin çalışmaları sonucunda Celâlî Takvimi ortaya çıktı.

Takvim, Sultan Melikşah’ın Celâlüddevle unvanına nispetle Celâlî adını aldı. Melikî Takvim olarak da anıldı ve 1079 yılında yürürlüğe girdi.

Nizâmülmülk takvimin astronomik hesaplarını yapan kişi değildi. Onun rolü bilim adamlarını bir araya getiren, rasathane çalışmalarını destekleyen ve gerekli siyasî ve malî imkânları sağlayan devlet düzeninin başında bulunmasıydı.

Astronomi çalışmalarının desteklenmesi yalnızca ilmî meraktan kaynaklanmıyordu. Vergilerin toplanması, tarım dönemlerinin belirlenmesi ve devlet işlerinin düzenlenmesi için güvenilir bir takvime ihtiyaç vardı.

Siyâsetnâme’yi yazması

Nizâmülmülk’ün en önemli eseri Farsça kaleme aldığı Siyâsetnâme’dir. Eser, Siyerü’l-mülûk adıyla da bilinmektedir.

Sultan Melikşah’ın devlet adamlarından ülkenin nasıl daha iyi yönetilebileceğini, devlet kurumlarında görülen eksiklikleri ve alınması gereken tedbirleri anlatan bir eser hazırlamalarını istemesi üzerine kaleme alındı.

Nizâmülmülk yaklaşık otuz yıllık devlet tecrübesini bu eserde bir araya getirdi ve 1092 yılında esere son şeklini verdi.

Siyâsetnâme devlet idaresiyle ilgili doğrudan tavsiyelerin yanı sıra tarihî hadiseler, hükümdar ve vezir hikâyeleri, dinî bilgiler ve Nizâmülmülk’ün kendi döneminden örnekler içermektedir.

Eserin günümüze ulaşan en güvenilir yazma nüshalarından biri Süleymaniye Kütüphanesi Molla Çelebi Koleksiyonu’nda bulunmaktadır.

Nizâmülmülk eserinde devlet yönetimini teorik ve ulaşılmaz düşüncelerle anlatmadı. Vergi memurlarının halka zulmetmesi, valilerin denetlenmemesi, saray entrikaları, sahte ihbarlar, rüşvet, kötü tayinler, ordudaki huzursuzluklar ve istihbarat eksiklikleri gibi somut meseleleri ele aldı.

Bu yönüyle Siyâsetnâme hem hükümdarlara nasihat veren bir eser hem de Büyük Selçuklu Devleti’nin idarî ve toplumsal yapısını anlamaya yardımcı olan önemli bir tarih kaynağıdır.

Siyâsetnâme’ye göre hükümdarın görevleri

Nizâmülmülk’e göre devlet yalnızca askerî kuvvetle ayakta kalamaz. Güçlü bir devletin temelinde adalet, liyakat, istişare, denetim ve halkın güveni bulunmalıdır.

Hükümdar halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemeli, vergi memurlarını ve taşra yöneticilerini kontrol etmeli, kadıların dürüst kişilerden seçilmesini sağlamalıdır.

Devlet görevlileri yalnızca yakınlık ve akrabalık sebebiyle değil, yetenek ve tecrübelerine göre tayin edilmelidir.

Posta ve istihbarat teşkilâtı ülkenin her bölgesinde etkin olmalı, hükümdar taşrada yaşanan hadiselerden zamanında haberdar edilmelidir.

Ordu güçlü tutulmalı; ancak kumandanlar, bürokratlar ve hanedan mensupları devletin üzerinde ayrı güç merkezlerine dönüşmemelidir.

Hükümdar önemli meselelerde tek başına ve aceleyle karar vermemeli, bilgili ve tecrübeli kişilerle istişare etmelidir. Nizâmülmülk sağlam bir görüşün bazen büyük bir ordudan daha değerli olabileceğini düşünüyordu.

Devlet hazinesi hükümdarın şahsî malı gibi kullanılmamalıydı. Gelirler ordunun, devlet kurumlarının, yolların, şehirlerin ve halkın ihtiyaçları için harcanmalıydı.

Nizâmülmülk ailesinin güçlenmesi

Nizâmülmülk’ün uzun süren vezirliği sırasında oğulları, akrabaları ve kendisine bağlı devlet adamları önemli makamlara getirildi.

Bu durum bir taraftan devlet işlerini bilen ve birbirleriyle uyumlu çalışan güçlü bir idarî kadro meydana getirdi. Diğer taraftan Nizâmülmülk’ün rakipleri, ailesinin devlet içinde ayrı bir güç hâline geldiğini ileri sürdüler.

Nizâmülmülk’ün oğullarından bazıları taşra idarelerinde, askerî görevlerde ve divan teşkilâtında etkili oldu. Aileye bağlı kişilerin önemli makamlara gelmesi, sarayda Nizâmülmülk’e karşı güçlü bir muhalefetin oluşmasına yol açtı.

Rakipleri Sultan Melikşah’a, Nizâmülmülk’ün oğullarının ve adamlarının halka kötü davrandığını, yetkilerini aştığını ve devlet makamlarını kendi aralarında paylaştığını bildirdiler.

Terken Hatun ile veliahtlık mücadelesi

Sultan Melikşah’ın eşi Terken Hatun, kendi oğlu Mahmud’un Selçuklu tahtının veliahtı olmasını istiyordu. Nizâmülmülk ise Melikşah’ın büyük oğlu Berkyaruk’u destekliyordu.

Terken Hatun’un veziri Tâcülmülk ile saraydaki bazı devlet adamları Nizâmülmülk’e karşı birleşti. Nizâmülmülk’ün ailesinin devlet makamlarını ele geçirdiği, halkın bundan rahatsız olduğu ve devlet hazinesinden çok büyük harcamalar yaptığı yönünde şikâyetler Sultan Melikşah’a ulaştırıldı.

Nizâmülmülk’ün medreselere, ribâtlara, âlimlere ve hayır kurumlarına ayırdığı yüksek miktardaki para da rakipleri tarafından eleştiri konusu yapıldı.

Rivayete göre rakipleri, bu paranın orduya verilmesi hâlinde İstanbul’un dahi fethedilebileceğini ileri sürdüler. Nizâmülmülk ise yetiştirdiği âlimlerin ve öğrencilerin devleti manevî ve ilmî bakımdan koruduğunu savundu.

Sultan Melikşah ile arasının açılması

Sultan Melikşah, Nizâmülmülk’e yetkilerini aştığını ve hükümdarlıkta kendisine ortak gibi davrandığını bildiren sert bir mesaj gönderdi.

Nizâmülmülk de Sultan Melikşah’a, devletin ve saltanatın ayakta kalmasında vezirlik makamının büyük rolü olduğunu hatırlatan sert bir cevap verdi.

Nizâmülmülk’ün sultanın tacıyla kendi diviti arasındaki bağı hatırlattığı, diviti elinden alındığında tacın da tehlikeye gireceğini söylediği rivayet edilmektedir.

Bazı kaynaklar bu tartışmanın ardından Nizâmülmülk’ün görevden alındığını ileri sürmektedir. Ancak güçlü tarihî değerlendirmeler onun resmî olarak azledilmediği yönündedir.

Bununla birlikte hayatının son döneminde Sultan Melikşah’la arasındaki güven ilişkisinin zedelendiği, saraydaki nüfuzunun sarsıldığı ve yetkilerinin daraltılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Nizâmülmülk’ün yaşı ilerlemişti. Devletin birçok makamında oğulları ve adamları bulunuyordu. Sultan Melikşah ise artık genç ve tecrübesiz bir hükümdar değildi. Kendi kararlarını daha bağımsız biçimde uygulamak istiyordu. Bu durum sultan ile vezir arasındaki gerilimi artırdı.

Nizâmülmülk’ün öldürülmesi

1092 yılının sonbaharında Sultan Melikşah, Terken Hatun, Nizâmülmülk, Tâcülmülk ve Selçuklu devlet erkânı İsfahan’dan Bağdat’a doğru yola çıktı.

Kafile Nihâvend yakınlarındaki Sehne veya Suhne köyünde konakladı. Ebû Tâhir-i Errânî adlı bir fedâî Nizâmülmülk’e yaklaşarak onu hançerledi.

Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092 tarihinde hayatını kaybetti. Öldüğünde yetmiş dört yaşındaydı. Cenazesi İsfahan’a götürülerek daha sonra Türbe-i Nizâm adıyla anılan yere defnedildi.

Nizâmülmülk’ün ölümü Selçuklu askerleri ve halk arasında büyük üzüntü ve öfkeye yol açtı. Askerlerin galeyana gelmesi üzerine Sultan Melikşah’ın ordugâhta dolaşarak onları sakinleştirmek zorunda kaldığı kaydedilmektedir.

Devrin birçok şairi Nizâmülmülk’ün ardından mersiyeler kaleme aldı. Onun ölümü yalnızca büyük bir vezirin kaybı olarak değil, Büyük Selçuklu Devleti’nin düzenini sarsacak büyük bir hadise olarak görüldü.

Nizâmülmülk’ü kim öldürttü?

Nizâmülmülk’ü öldüren kişinin Bâtınî veya Nizârî İsmâilî hareketiyle bağlantılı olduğu yönündeki rivayet güçlüdür. Ancak suikast emrini kimin verdiği kesin olarak bilinmemektedir.

Bir görüşe göre Hasan Sabbâh, Alamut üzerindeki Selçuklu baskısını yöneten en büyük düşmanını ortadan kaldırmak için suikast emri vermiştir.

Başka bir görüşe göre Terken Hatun ve Tâcülmülk çevresi, veliahtlık ve vezirlik mücadelesi sebebiyle suikastı desteklemiştir.

Bazı tarihî kaynaklar ise Nizâmülmülk’ün gücünden rahatsız olan Sultan Melikşah’ın suikasttan önceden haberdar olduğunu veya olaya engel olmadığını ileri sürmektedir.

Ancak bu ihtimallerin hiçbirini tartışmasız biçimde kanıtlayan bir belge bulunmamaktadır. Bazı kaynaklar Sultan Melikşah’ın ölüm haberine çok üzüldüğünü ve suikastla ilgisi olmadığına yemin ettiğini aktarmaktadır.

Bu nedenle Nizâmülmülk’ü öldüren fedâînin kimliği ile suikast emrini veren siyasî irade birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Melikşah’ın ölümü ve devletin sarsılması

Nizâmülmülk’ün ölümünden yalnızca otuz beş gün sonra, 19 Kasım 1092 tarihinde Sultan Melikşah da hayatını kaybetti.

Aynı yıl içinde Büyük Selçuklu Devleti’nin askerî ve siyasî hükümdarı Melikşah ile devlet düzeninin başındaki Nizâmülmülk’ün ölmesi büyük bir iktidar boşluğu meydana getirdi.

Berkyaruk, Mahmud, Muhammed Tapar ve diğer hanedan mensupları arasında başlayan taht mücadeleleri Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezî otoritesini ciddi biçimde sarstı.

Nizâmülmülk’ün, kendisinin vezirlikten uzaklaştırılması hâlinde sultanın tacının da tehlikeye gireceğini söylediğine dair rivayet, Melikşah’ın kısa süre sonra ölmesi üzerine bir keramet gibi yorumlandı.

Gerçekte ise art arda gelen bu iki ölüm, uzun yıllar birlikte çalışan hükümdar ve vezirin oluşturduğu idarî dengenin bir anda ortadan kalkmasına yol açmıştı.

Çocukları ve ailesinin devam eden etkisi

Nizâmülmülk’ün çok sayıda çocuğu devlet hizmetine girdi. Fahrülmülk, Müeyyidülmülk, İmâdülmülk, İzzülmülk ve Ziyâülmülk gibi oğulları ile bazı torunları Büyük Selçuklu ve Abbâsî idaresinde vezirlik ve yüksek devlet görevleri üstlendiler.

Nizâmülmülk ailesi onun ölümünden sonra da İran ve Irak bürokrasisinde etkili olmaya devam etti.

Bu miras yalnızca akrabalık bağıyla açıklanamaz. Nizâmülmülk saray kâtiplerinden medrese âlimlerine, malî görevlilerden taşra idarecilerine kadar geniş bir insan kaynağı meydana getirmişti.

Onun yetiştirdiği veya himaye ettiği kadrolar Selçuklu devlet geleneğinin sonraki dönemlere aktarılmasını sağladı. Nizâmiye medreselerinde yetişen âlimler ve bürokratlar farklı İslâm ülkelerinde görev aldılar.

Şahsiyeti

Yakın ve sonraki dönem kaynakları Nizâmülmülk’ü genel olarak adil, cömert, vakur, dindar, âlimlere saygılı ve olağanüstü idarî yeteneklere sahip bir devlet adamı olarak anlatmaktadır.

Halkın şikâyetlerini dinlemesi, ilim ve hayır kurumlarına büyük kaynak ayırması, yetenekli kişileri keşfetmesi ve geniş bir imparatorluğu uzun süre yönetmesi bu olumlu portrenin temelini oluşturmaktadır.

Bununla birlikte modern tarihçilik Nizâmülmülk’ün yalnızca ideal bir vezir olarak anlatılmasının eksik olduğunu göstermektedir.

Kündürî’nin tasfiyesi, kendi ailesinin devlet makamlarında güçlenmesi, siyasî rakiplerinin ağır biçimde cezalandırılması ve saraydaki nüfuz mücadelesi, onun iktidarı korumak için gerektiğinde sert davranabilen bir Orta Çağ devlet adamı olduğunu göstermektedir.

Nizâmülmülk’ün büyüklüğü kusursuz bir insan olmasında değil, devlet idaresindeki büyük yeteneğinde ve kalıcı kurumlar meydana getirmesinde aranmalıdır.

Tarihî mirası

Nizâmülmülk Türk bozkır hâkimiyet anlayışı ile Horasan, Sâmânî, Gazneli, Abbâsî ve İran bürokrasi geleneklerini Büyük Selçuklu Devleti çatısı altında birleştirdi.

Onun başarısı bütün devlet kurumlarını tek başına icat etmiş olmasında değildir. Daha önce var olan kurumları Büyük Selçuklu Devleti’nin ihtiyaçlarına göre düzenleyerek birbirleriyle uyumlu hâle getirmesidir.

İktâ uygulamasını sistemleştirdi, divan teşkilâtını güçlendirdi, devlet görevlilerini denetim altında tutmaya çalıştı, Abbâsî hilâfetiyle siyasî denge kurdu ve Nizâmiye medreseleriyle ilim hayatını destekledi.

Siyâsetnâme adlı eseriyle yaklaşık otuz yıllık devlet tecrübesini sonraki nesillere aktardı. Adalet, liyakat, istişare, denetim, istihbarat, ölçülü vergi ve halkın korunması gibi ilkeleri devlet idaresinin temeli olarak gösterdi.

Nizâmülmülk’ün kurduğu veya geliştirdiği idarî anlayış yalnız Büyük Selçuklular üzerinde etkili olmadı. Anadolu Selçukluları, Atabeglikler, İlhanlılar ve daha sonraki Türk-İslâm devletleri Selçuklu bürokrasi geleneğinden yararlandı.

Nizâmülmülk, Sultan Alparslan’ın fetihlerini ve Sultan Melikşah’ın geniş hâkimiyetini kalıcı devlet kurumlarıyla destekleyen büyük bir teşkilâtçıydı.

Onun hayatı, büyük devletlerin yalnızca kılıçla kurulamayacağını; kalem, hukuk, eğitim, maliye, liyakat ve adaletle yaşatılabileceğini gösteren en önemli tarihî örneklerden biridir.

Kaynaklar

Abdülkerim Özaydın, Nizâmülmülk, TDV İslâm Ansiklopedisi.

Abdülkerim Özaydın, Nizâmiye Medresesi, TDV İslâm Ansiklopedisi.

Neguin Yavari, Nezâm-al-Molk, Encyclopaedia Iranica.

Neguin Yavari, The Future of Iran’s Past: Nizam al-Mulk Remembered, Oxford University Press, 2018.

Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, hazırlayan Mehmet Altay Köymen, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999.

İbnü’l-Esîr, el-Kâmil’de Selçuklular, çeviri, notlar ve açıklamalar Abdülkerim Özaydın.

Bündârî, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, çeviren Kıvameddin Burslan.

Muhammed bin Ali er-Râvendî, Râhatü’s-sudûr ve Âyetü’s-sürûr, çeviren Ahmet Ateş.

Reşîdüddin Fazlullah, Câmiu’t-tevârîh: Selçuklular Tarihi, neşreden Ahmed Ateş.

Zahîrüddîn-i Nîşâbûrî, Selçuknâme.

İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a‘yân.

İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî Târîhi’l-mülûk ve’l-ümem.

Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi: Alp Arslan ve Zamanı.

İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu.

Carla L. Klausner, The Seljuk Vezirate: A Study of Civil Administration.

Carole Hillenbrand, Nizam al-Mulk: A Maverick Vizier?

Carole Hillenbrand, The Nizamiyya Madrasas.

Farhad Daftary, The Ismāʿīlīs: Their History and Doctrines.

George Makdisi, Muslim Institutions of Learning in Eleventh-Century Baghdad.

A. K. S. Lambton, Continuity and Change in Medieval Persia.

 

© Ahmet Koç
Türk Tarih Araştırmacısı ve Yazar
Devlet-i Aliyyei Kurucusu
www.devletialiyyei.com