İskender Bey
Gençliği ve Kastriyota Ailesi

İskender Bey, Balkan tarihinin en çok tartışılan ve hakkında en fazla eser yazılan şahsiyetlerinden biridir. Arnavutlar tarafından millî kahraman olarak kabul edilen İskender Bey, Osmanlı kaynaklarında ise uzun yıllar boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı mücadele eden güçlü bir rakip olarak anlatılmıştır. Onun hayat hikâyesi yalnızca bir hükümdarın veya bir komutanın biyografisi değildir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki yükselişinin, Avrupa’nın Osmanlı ilerleyişi karşısındaki endişelerinin ve Arnavutluk’un siyasi tarihinin de önemli bir parçasıdır.
Asıl adı Gjergj Kastrioti olan İskender Bey, 1405 yılında Arnavutluk’ta dünyaya geldi. Kastriyota ailesine mensuptu. Babası Yuvan Kastrioti, Osmanlı kaynaklarında bölgenin en etkili beylerinden biri olarak gösterilmektedir. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da ilerlemeye başladığı dönemde Arnavutluk çok sayıda küçük beylik ve yerel hanedan tarafından yönetiliyordu. Bu aileler zaman zaman birbirleriyle mücadele ediyor, zaman zaman da Venedik Cumhuriyeti, Sırp prenslikleri veya Macar Krallığı gibi güçlerle ittifak kuruyorlardı. Osmanlı Devleti’nin bölgeye yerleşmesiyle birlikte bu dengeler değişmeye başladı. Birçok yerel bey gibi Yuvan Kastrioti de Osmanlı üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı.
Ancak Osmanlı hâkimiyetini kabul etmek, yerel beylerin tamamen bağımsız hareket ettiği anlamına gelmiyordu. Osmanlı Devleti Balkanlar’da sadakati sağlamak amacıyla çeşitli yöntemler uyguluyordu. Bunlardan biri de bağlı beylerin çocuklarını saraya almaktı. Genç Gjergj de bu uygulama kapsamında Osmanlı sarayına gönderildi. Bu karar, yalnızca onun hayatını değil Balkan tarihinin geleceğini de değiştirecekti.
Osmanlı Sarayında Geçen Yılları

Genç Gjergj Osmanlı sarayına geldiğinde henüz çocuk yaşlardaydı. Burada yalnızca askerî eğitim almadı. Aynı zamanda devlet yönetimi, diplomasi, savaş stratejileri ve idarecilik konularında da yetiştirildi. Müslümanlığı kabul etti ve kendisine İskender adı verildi. Osmanlı kaynaklarında zamanla İskender Bey olarak anılmaya başlandı.
Osmanlı sarayında geçirdiği yıllar onun karakterinin şekillenmesinde büyük rol oynadı. Türkçe öğrendi, Osmanlı askerî sistemini tanıdı ve dönemin en güçlü devletlerinden birinin nasıl yönetildiğini yakından gördü. Rumeli ve Anadolu’daki çeşitli seferlere katıldı. Osmanlı ordularının savaş düzenini, ikmal sistemini ve komuta yapısını öğrendi. Bu durum ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti için onu son derece tehlikeli bir rakip haline getirecekti. Çünkü karşısında savaşacağı devleti içeriden tanıyordu.
İskender Bey’in Osmanlı hizmetindeki yükselişi oldukça hızlı oldu. Sipahilik yaptı, ardından subaşılığa yükseldi ve daha sonra sancak beyliği görevlerinde bulundu. Kaynaklar onun cesaretini, askerî yeteneğini ve liderlik özelliklerini övmektedir. Hatta bazı Osmanlı kaynaklarında emrinde binlerce süvari bulunduğu belirtilmektedir. Bu dönemde Osmanlı Devleti açısından güvenilir bir asker ve başarılı bir yönetici olarak görülüyordu. Hiç kimse ilerleyen yıllarda onun Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki en büyük rakiplerinden biri haline geleceğini tahmin etmiyordu.
Bununla birlikte İskender Bey hiçbir zaman memleketiyle bağlarını tamamen koparmadı. Arnavutluk’taki gelişmeleri takip ediyor, ailesinin eski nüfuz alanlarını ve bölgedeki siyasi dengeleri yakından izliyordu. Osmanlı Devleti’nin merkezî otoriteyi güçlendirmesi, yerel beylerin geleneksel ayrıcalıklarını azaltıyor ve birçok aileyi rahatsız ediyordu. Bu durum zamanla İskender Bey’in zihninde farklı düşüncelerin oluşmasına yol açtı. Bir tarafta Osmanlı Devleti’nde elde ettiği makamlar ve kariyeri, diğer tarafta ise ailesinin geçmişi ve Arnavutluk’un geleceği bulunuyordu. Yaklaşan büyük kararın temelleri işte bu yıllarda atılmaya başladı.
Osmanlı Ordusunda Yükselişi

İskender Bey’in Osmanlı hizmetindeki yılları yalnızca saray eğitimiyle sınırlı kalmadı. O dönemin birçok başarılı komutanı gibi savaş meydanlarında yetişti. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Anadolu’da yürüttüğü seferlerde görev aldı. Kazandığı askerî tecrübeler sayesinde yalnızca iyi bir savaşçı değil, aynı zamanda başarılı bir kumandan haline geldi.
Osmanlı ordularında görev yaptığı dönemde birçok farklı millet ve kültürden gelen askerlerle birlikte savaşmayı öğrendi. Akıncı birliklerinin hareket tarzını, sipahi teşkilatının gücünü ve Osmanlı lojistik sisteminin işleyişini yakından gördü. Bu tecrübeler ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti’ne karşı uygulayacağı stratejilerin temelini oluşturacaktı. Çünkü Osmanlı ordularının güçlü olduğu kadar zayıf yönlerini de öğrenmişti.
İskender Bey’in yükselişi aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin ona duyduğu güveni de göstermektedir. Devlet tarafından önemli görevlere getirilmesi, askerî ve idari yeteneklerinin takdir edildiğini ortaya koymaktadır. Ancak Balkanlar’daki siyasi gelişmeler ve ailesinin eski topraklarını yeniden elde etme arzusu, onu zamanla farklı bir yola sürükleyecekti.
Osmanlı Devleti’ne Karşı İsyanı

1443 yılı hem Osmanlı tarihi hem de İskender Bey’in hayatı açısından bir dönüm noktası oldu. Osmanlı Devleti o yıllarda Macar kumandanı Yanoş Hunyadi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen saldırılarla uğraşıyordu. Balkanlar’da Osmanlı ilerleyişini durdurmak isteyen Avrupa devletleri yeni bir Haçlı hareketi oluşturma çabası içerisindeydi. Osmanlı orduları İzladi Muharebesi sırasında zor bir süreçten geçerken Balkanlar’daki birçok yerel bey de yeniden bağımsızlık hayalleri kurmaya başlamıştı. İşte İskender Bey bu ortamı yıllardır beklediği fırsat olarak gördü. Osmanlı ordusundan ayrılarak beraberindeki Arnavut askerlerle birlikte memleketine yöneldi. Bu hareket ani bir karar değil, uzun süredir olgunlaşan bir düşüncenin sonucuydu.
Akçahisar’a ulaşan İskender Bey, Osmanlı padişahı adına hazırlanmış sahte bir ferman kullanarak kalenin yönetimini ele geçirdi. Ardından Müslümanlığı bıraktığını ve yeniden Hristiyan olduğunu ilan etti. Bu olay Osmanlı Devleti açısından açık bir isyan ve ihanet olarak değerlendirildi. Çünkü devletin yetiştirdiği, görev verdiği ve yükselttiği bir kişinin devlete karşı silah çekmesi yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi bir meydan okumaydı. Osmanlı tarihçileri bu nedenle ondan çoğu zaman “Hain İskender” olarak bahsetmişlerdir. Arnavut tarihçileri ise aynı olayı bağımsızlık mücadelesinin başlangıcı olarak kabul etmiş ve İskender Bey’i ulusal kahraman seviyesine yükseltmiştir.
İskender Bey kısa süre içerisinde yalnızca Akçahisar’ı ele geçirmekle kalmadı. Çevresindeki kaleleri ve stratejik noktaları da kontrol altına almaya başladı. Osmanlı hâkimiyetinden rahatsız olan Arnavut beyleri onun etrafında toplanmaya başladı. Böylece küçük bir isyan hareketi kısa süre içerisinde Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki en ciddi sorunlarından biri haline geldi. Osmanlı Devleti o dönemde Macarlar ve diğer Avrupa güçleriyle mücadele ettiği için Arnavutluk meselesi bir anda büyüme fırsatı buldu. İskender Bey de bu fırsatı son derece iyi değerlendirdi.
Leş Birliği’nin Kuruluşu

İskender Bey’in en büyük başarısı yalnızca savaş meydanlarında elde ettiği zaferler değildir. Onun asıl başarısı dağınık halde bulunan Arnavut beylerini ortak bir hedef etrafında birleştirebilmesidir. 1444 yılında Leş şehrinde gerçekleştirilen toplantı bu açıdan Balkan tarihinin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilmektedir. Leş Birliği adı verilen bu oluşum, Osmanlı Devleti’ne karşı ortak hareket etmeyi amaçlayan Arnavut beylerinin ittifakıydı.
Toplantıya katılan ailelerin tamamı aynı düşüncede değildi. Bazıları Osmanlı Devleti ile mücadeleyi desteklerken bazıları daha temkinli davranıyordu. Ancak İskender Bey’in karizmatik liderliği ve dönemin şartları birçok beyi ortak hareket etmeye yöneltti. Leş Birliği’nin kurulmasıyla birlikte İskender Bey yalnızca bir isyancı lider olmaktan çıktı ve Arnavut direnişinin sembolü haline geldi.
Bu dönemde Avrupa’da da İskender Bey’e yönelik ilgi artmaya başladı. Papa, Osmanlı ilerleyişine karşı mücadele eden bu Arnavut lideri destekliyordu. Venedik Cumhuriyeti başlangıçta onu Osmanlılara karşı faydalı bir müttefik olarak görüyordu. Napoli Krallığı ise Adriyatik’teki çıkarları nedeniyle Arnavutluk’taki gelişmeleri dikkatle takip ediyordu. Böylece İskender Bey’in mücadelesi yalnızca yerel bir mesele olmaktan çıkmış, uluslararası bir boyut kazanmıştı.
Sultan II. Murad ile Mücadelesi

İskender Bey’in karşısına çıkan ilk büyük Osmanlı hükümdarı Sultan II. Murad oldu. Osmanlı Devleti Balkanlar’daki ilerleyişini sürdürürken Arnavutluk’ta ortaya çıkan bu yeni direniş hareketi devlet için ciddi bir sorun oluşturmaya başlamıştı. Sultan II. Murad başlangıçta İskender Bey’in hareketini sınırlı bir isyan olarak değerlendirmişti. Ancak geçen yıllar içerisinde direnişin büyümesi ve Avrupa’dan destek almaya başlaması Osmanlı yönetiminin dikkatini daha fazla çekti.
İskender Bey’in başarısının arkasındaki en önemli unsur Arnavutluk’un coğrafi yapısıydı. Bölge yüksek dağlar, dar geçitler ve ulaşılması zor kalelerle doluydu. Osmanlı orduları büyük meydan savaşlarında üstünlük sağlayabiliyorlardı ancak Arnavutluk’un dağlık yapısı bu avantajı büyük ölçüde ortadan kaldırıyordu. İskender Bey de bunu çok iyi biliyordu. Osmanlı ordularıyla açık arazide savaşmak yerine sürekli baskınlar düzenliyor, ikmal yollarını vuruyor ve ardından dağlara çekiliyordu. Böylece kendisinden kat kat büyük kuvvetleri yıllarca oyalamayı başardı.
1448 yılında Sultan II. Murad büyük bir ordunun başında Arnavutluk üzerine yürüdü. Amaç İskender Bey sorununu kesin olarak çözmekti. Osmanlı ordusu önemli başarılar elde etti ve bazı stratejik noktaları ele geçirdi. Ancak İskender Bey tamamen ortadan kaldırılamadı. Osmanlı kuvvetleri ilerledikçe Arnavut birlikleri geri çekiliyor, Osmanlı ordusu çekildiğinde ise yeniden ortaya çıkıyordu. Bu durum bölgedeki mücadeleyi uzun ve yıpratıcı hale getirdi.
1450 yılında gerçekleştirilen Akçahisar Kuşatması ise Sultan II. Murad döneminin en önemli olaylarından biri oldu. Osmanlı ordusu büyük bir güçle kaleyi kuşattı. Avrupa’nın gözü bu kuşatmanın üzerindeydi. Eğer Akçahisar düşerse Arnavut direnişinin büyük ölçüde sona ereceği düşünülüyordu. Ancak kale uzun süre dayanmayı başardı. İskender Bey dışarıdan baskınlar düzenleyerek Osmanlı ordusunu yıprattı. Sonunda Osmanlı ordusu kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Bu gelişme Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılandı. Papa tarafından İskender Bey övgüyle anıldı ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden yeni yardım teklifleri gelmeye başladı.
Ancak bu durum Osmanlı Devleti’nin yenildiği anlamına gelmiyordu. Çünkü Osmanlılar bölgedeki baskıyı sürekli artırıyor, yeni kaleler ele geçiriyor ve Arnavutluk’u ekonomik açıdan yıpratıyordu. Sultan II. Murad’ın son yıllarında İskender Bey hâlâ direniyordu ancak artık karşısında dünyanın en güçlü devletlerinden biri bulunuyordu. Mücadele yeni bir döneme girmek üzereydi. 1451 yılında Sultan II. Murad’ın vefatı ve yerine genç Şehzade Mehmed’in geçmesiyle birlikte hem Osmanlı Devleti hem de İskender Bey için yeni bir dönem başlayacaktı. Bu yeni dönemde İskender Bey’in karşısında artık yalnızca başarılı bir hükümdar değil, tarihin en büyük hükümdarlarından biri olacak Fatih Sultan Mehmed bulunacaktı.
Fatih Sultan Mehmed Döneminde İskender Bey

1451 yılında Sultan II. Murad’ın vefatı üzerine Osmanlı tahtına genç Şehzade Mehmed geçti. Henüz yirmi yaşında olan yeni padişahın karşısında çözülmesi gereken birçok mesele bulunuyordu. Balkanlar’da devam eden mücadeleler, Anadolu’daki siyasi dengeler ve Bizans İmparatorluğu’nun varlığı Osmanlı Devleti’nin önündeki en önemli konular arasındaydı. Bu nedenle hükümdarlığının ilk yıllarında İskender Bey meselesi Fatih Sultan Mehmed’in öncelikli hedefleri arasında yer almadı. Genç hükümdarın bütün dikkati İstanbul’un fethine yönelmişti. Ancak İskender Bey gelişmeleri yakından takip ediyor ve Osmanlı Devleti’nin İstanbul ile meşgul olmasını kendi lehine kullanmaya çalışıyordu.
1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi yalnızca Osmanlı tarihinin değil dünya tarihinin de dönüm noktalarından biri oldu. Bizans İmparatorluğu ortadan kalkmış, Fatih Sultan Mehmed büyük bir prestij kazanmıştı. Ancak İstanbul’un fethi aynı zamanda Avrupa dünyasında büyük bir korku yarattı. Osmanlı Devleti’nin bundan sonraki hedefinin Balkanlar ve Orta Avrupa olacağı düşünülüyordu. İşte bu noktada İskender Bey’in önemi daha da arttı. Avrupa devletleri onu artık yalnızca Arnavutluk’taki bir lider olarak değil, Osmanlı ilerleyişine karşı duran en önemli isimlerden biri olarak görmeye başladılar. Papa, Napoli Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti’nin gözünde İskender Bey, Osmanlıların Adriyatik kıyılarına ulaşmasını engelleyen stratejik bir müttefik haline gelmişti.
Fatih Sultan Mehmed ise İstanbul’un fethinden sonra devletin sınırlarını güvence altına almak ve Balkanlar’daki Osmanlı hâkimiyetini kesinleştirmek istiyordu. Bu nedenle Arnavutluk’taki direniş hareketi mutlaka sona erdirilmeliydi. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki otoritesine meydan okuyan bir gücün varlığı kabul edilemezdi. Ayrıca İskender Bey’in Avrupa devletleriyle kurduğu ilişkiler, Osmanlı Devleti açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu. Fatih Sultan Mehmed’in gözünde İskender Bey yalnızca bir asi değildi; Avrupa’nın Osmanlı karşıtı politikalarının Balkanlar’daki en önemli temsilcisiydi.
1455 yılında Berat Kuşatması sırasında Osmanlı kuvvetleri İskender Bey’e önemli bir darbe vurdu. Arnavut kuvvetleri kaleyi ele geçirmek için büyük çaba harcamış ancak Osmanlı birliklerinin zamanında yetişmesiyle ağır kayıplar vermişti. Bu yenilgi İskender Bey’in askerî kariyerindeki en ciddi başarısızlıklardan biri olarak kabul edilmektedir. Ancak buna rağmen direniş sona ermedi. İskender Bey yeniden kuvvet topladı ve mücadelesini sürdürdü. Onun en büyük avantajı hâlâ Arnavutluk’un coğrafyasıydı. Dağlar, vadiler ve ulaşılması güç kaleler Osmanlı ordularının hızlı sonuç almasını engelliyordu.
Bu dönemde Fatih Sultan Mehmed yalnızca Arnavutluk ile uğraşmıyordu. Sırbistan, Mora, Trabzon Rum Devleti ve Anadolu’daki çeşitli beylikler de Osmanlı siyasetinin gündemindeydi. Buna rağmen İskender Bey meselesi hiçbir zaman göz ardı edilmedi. Osmanlı komutanları düzenli olarak Arnavutluk üzerine gönderiliyor, bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti güçlendirilmeye çalışılıyordu. İskender Bey ise Avrupa’dan aldığı yardımlarla ayakta kalmayı başarıyordu. Papa tarafından gönderilen mali destekler, Napoli Krallığı’nın sağladığı askerî yardımlar ve Venedik’in zaman zaman sunduğu lojistik destek onun direnişini sürdürmesine yardımcı oluyordu.
1460’lı yıllara gelindiğinde Fatih Sultan Mehmed artık Arnavutluk meselesini kesin olarak çözmeye karar verdi. Osmanlı Devleti Balkanlar’ın büyük bölümünü kontrol altına almıştı. Sırbistan büyük ölçüde Osmanlı hâkimiyetine girmiş, Mora fethedilmiş ve Bizans’ın son kalıntıları ortadan kaldırılmıştı. Bu şartlar altında Arnavutluk’taki direniş hareketinin devam etmesi Osmanlı Devleti’nin prestiji açısından da kabul edilemezdi. Fatih Sultan Mehmed bu nedenle bizzat bölgeye gitmeye karar verdi.
1466 yılında Osmanlı ordusu büyük bir hazırlık yaptı ve Fatih Sultan Mehmed’in komutasında Arnavutluk üzerine yürüdü. Bu sefer önceki harekâtlardan farklıydı. Amaç yalnızca bir kaleyi ele geçirmek veya bir bölgeyi yağmalamak değildi. Amaç Arnavutluk’taki direnişi tamamen ortadan kaldırmaktı. Osmanlı ordusu bölgeye ulaştığında İskender Bey doğrudan meydan savaşına girmekten kaçındı. Sayıca ve teçhizat bakımından çok üstün olan Osmanlı kuvvetleri karşısında açık arazide savaşmanın intihar olacağını biliyordu. Bu nedenle yine dağlık bölgelere çekildi ve gerilla taktikleri uygulamaya başladı.
Fatih Sultan Mehmed bölgedeki askerî harekâtın yanında çok önemli bir stratejik karar aldı. Arnavutluk’un merkezinde İlbasan Kalesi’nin inşa edilmesini emretti. Bu kale yalnızca bir askerî üs değil, aynı zamanda Osmanlı hâkimiyetinin sembolüydü. Çok kısa sürede tamamlanan kale sayesinde Osmanlı Devleti Arnavutluk’un iç bölgelerinde kalıcı bir varlık oluşturdu. İskender Bey açısından bu gelişme son derece tehlikeliydi. Çünkü artık Osmanlı orduları yalnızca sefer mevsimlerinde bölgeye gelmeyecek, yıl boyunca burada bulunabilecekti.
İskender Bey bu gelişmeler karşısında Avrupa’dan daha fazla yardım istemeye başladı. Roma’ya gitti, Papa ile görüştü, Napoli Krallığı’ndan destek talep etti ve çeşitli Avrupa saraylarına elçiler gönderdi. Ancak Avrupa’nın kendi iç sorunları ve siyasi çekişmeleri nedeniyle beklediği ölçüde yardım alamadı. Avrupa hükümdarları İskender Bey’i övüyor, onu Osmanlılara karşı mücadelenin sembolü olarak gösteriyorlardı; fakat çoğu zaman bu övgüler büyük askerî desteklere dönüşmüyordu.
Fatih Sultan Mehmed 1467 yılında bir kez daha Arnavutluk üzerine yürüdü. Osmanlı orduları bölgedeki birçok yerleşim yerini kontrol altına aldı. Mahmud Paşa ve diğer Osmanlı komutanları İskender Bey’in hareket alanını daraltmaya başladılar. Buna rağmen Arnavut lider teslim olmadı. Sürekli yer değiştiriyor, küçük birliklerle baskınlar düzenliyor ve Osmanlı kuvvetlerini yıpratmaya çalışıyordu. Ancak artık şartlar önceki yıllara göre çok daha farklıydı. Osmanlı Devleti her zamankinden daha güçlüydü ve Avrupa’dan gelen yardımlar giderek azalıyordu.
İskender Bey’in son yılları işte bu şartlar altında geçti. Bir zamanlar bütün Avrupa’nın umut bağladığı Arnavut lider hâlâ mücadele ediyordu ancak eski gücünden uzaklaşmaya başlamıştı. Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu baskı sistemi ve Osmanlı Devleti’nin artan askerî gücü karşısında direniş giderek zorlaşıyordu. Buna rağmen İskender Bey teslim olmadı ve hayatının son günlerine kadar mücadelesini sürdürdü. Onun ölümüyle birlikte yalnızca bir komutan değil, Osmanlı Devleti’ne karşı yürütülen uzun bir direniş hareketinin de sembolü tarihe karışacaktı.
Papa, Venedik ve Napoli’nin İskender Bey’e Desteği

İskender Bey’in yaklaşık yirmi beş yıl boyunca Osmanlı Devleti gibi dönemin en güçlü devletlerinden birine karşı direnebilmesinin en önemli sebeplerinden biri Avrupa’dan aldığı destekti. Arnavutluk’un nüfusu, ekonomik gücü ve askerî kapasitesi tek başına Osmanlı Devleti ile uzun yıllar mücadele etmeye yeterli değildi. Ancak Avrupa devletleri Osmanlı ilerleyişini kendi gelecekleri açısından büyük bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle İskender Bey’in mücadelesi yalnızca bir Arnavut direnişi olarak değil, aynı zamanda Hristiyan Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne karşı savunma hattı olarak değerlendiriliyordu.
Papalık, İskender Bey’e en fazla destek veren kurumların başında geliyordu. İstanbul’un fethinden önce de sonra da Papalar sürekli olarak Avrupa hükümdarlarını Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmeye çağırmışlardı. Ancak Avrupa’nın siyasi yapısı buna pek uygun değildi. Fransa ile İngiltere’nin rekabeti, Alman prensliklerinin kendi meseleleri ve İtalya’daki şehir devletlerinin çıkar çatışmaları ortak bir Haçlı seferinin kurulmasını zorlaştırıyordu. Bu nedenle Papalık çoğu zaman Osmanlı Devleti’ne karşı doğrudan savaşacak büyük ordular oluşturamıyor, bunun yerine Osmanlılara karşı mücadele eden yerel güçleri desteklemeye çalışıyordu. İskender Bey de bu politikanın en önemli parçalarından biri haline geldi.
Papa tarafından kendisine para yardımları yapıldı. Avrupa’daki çeşitli hükümdarlara mektuplar gönderilerek Arnavutluk’taki direnişe destek verilmesi istendi. Papalık kaynaklarında İskender Bey’den çoğu zaman “Hristiyanlığın Kılıcı” veya “Hristiyan Dünyasının Savunucusu” gibi ifadelerle bahsedildiği görülmektedir. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra Avrupa’da oluşan korku ortamında İskender Bey’in direnişi çok daha büyük önem kazandı. Çünkü birçok Avrupalı yönetici Osmanlıların Adriyatik kıyılarına ulaşmasının ardından İtalya’nın da tehdit altına gireceğine inanıyordu.
Venedik Cumhuriyeti’nin İskender Bey’e yaklaşımı ise daha karmaşıktı. Venedik’in temel amacı dinî değil ticariydi. Adriyatik ve Doğu Akdeniz ticaret yollarının güvenliği Venedik için hayati öneme sahipti. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da ve Ege Denizi’nde güçlenmesi Venedik’in ekonomik çıkarlarını tehdit ediyordu. Bu nedenle Venedik zaman zaman İskender Bey’i destekledi. Ancak Venedik hiçbir zaman duygusal veya ideolojik sebeplerle hareket etmedi. Çıkarları gerektirdiğinde Osmanlı Devleti ile anlaşmalar yapmaktan da çekinmedi. Bu yüzden İskender Bey ile Venedik arasındaki ilişki zaman zaman dostluk, zaman zaman ise gerginlik şeklinde devam etti.
Napoli Krallığı ise İskender Bey’in en önemli müttefiklerinden biri haline geldi. Napoli hükümdarları Osmanlı Devleti’nin Adriyatik Denizi üzerindeki etkisinin artmasından endişe duyuyorlardı. Bu nedenle İskender Bey’e askerî ve mali yardımlar sağladılar. Hatta bazı dönemlerde Arnavutluk’a doğrudan asker göndererek direnişe destek verdiler. İskender Bey’in Napoli Sarayı ile kurduğu ilişkiler o kadar gelişmişti ki bazı tarihçiler onu Napoli Krallığı’nın Balkanlar’daki en önemli müttefiki olarak değerlendirmektedir.
Bütün bu desteklere rağmen Avrupa’nın yardımları hiçbir zaman İskender Bey’in beklediği ölçüde olmadı. Avrupa hükümdarları Osmanlı tehlikesinden söz ediyor, İskender Bey’i övüyor ve onu Hristiyanlığın kahramanı ilan ediyorlardı. Ancak konu büyük askerî kuvvetler göndermeye geldiğinde çoğu zaman geri çekiliyorlardı. Bu nedenle İskender Bey yıllar boyunca büyük ölçüde kendi insan gücüne ve kendi liderliğine dayanmak zorunda kaldı. Avrupa’nın desteği onun direnişini uzattı ancak Osmanlı Devleti karşısında kesin bir üstünlük kurmasını sağlayamadı.
İskender Bey’in Ölümü

1460’lı yılların sonuna gelindiğinde İskender Bey artık uzun yılların yorgunluğunu taşıyordu. Gençliğinde Osmanlı ordularında savaşan ve ardından Osmanlı Devleti’ne karşı mücadeleye girişen bu Arnavut lider yaklaşık çeyrek asır boyunca sürekli savaş halinde yaşamıştı. Arnavutluk ise bu mücadelelerden büyük zarar görmüştü. Köyler harap olmuş, tarım üretimi azalmış, ticaret yolları zarar görmüş ve nüfus ciddi kayıplar yaşamıştı. Osmanlı seferleri ile yerel çatışmalar bölgeyi ekonomik açıdan zayıflatmıştı.
Fatih Sultan Mehmed’in 1466 ve 1467 yıllarındaki seferlerinden sonra Osmanlı baskısı daha da artmıştı. İlbasan Kalesi’nin inşası Osmanlı Devleti’nin bölgedeki kalıcı varlığını güçlendirmiş, İskender Bey’in hareket alanını önemli ölçüde daraltmıştı. Avrupa’dan gelen yardımlar da eski seviyesinde değildi. Papalık ve diğer devletler desteklerini sürdürseler de bu destekler artık Osmanlı ilerleyişini durdurabilecek ölçüde değildi.
1468 yılının başlarında İskender Bey hastalandı. Kaynakların büyük bölümü ölüm sebebi olarak sıtmayı göstermektedir. Uzun yıllar savaş meydanlarında kalan ve sürekli hareket halinde yaşayan Arnavut lider, Leş şehrinde ağırlaşan hastalığına yenik düştü. 17 Ocak 1468 tarihinde hayatını kaybettiğinde yaklaşık altmış üç yaşındaydı. Ölümü yalnızca Arnavutluk’ta değil, Avrupa’nın birçok bölgesinde yankı uyandırdı. Çünkü Osmanlı Devleti’ne karşı direnişin sembol isimlerinden biri hayatını kaybetmişti.
İskender Bey’in ölümü Arnavut direnişi açısından telafisi mümkün olmayan bir kayıp oldu. Çünkü onun sahip olduğu askerî tecrübe, liderlik kabiliyeti ve siyasi otoriteyi taşıyan başka bir isim ortaya çıkmadı. Leş Birliği dağılmaya başladı. Arnavut beyleri arasında eski rekabetler yeniden ortaya çıktı. Osmanlı Devleti ise bu durumu çok iyi değerlendirdi.
Ölümünden Sonra Arnavutluk

İskender Bey’in ölümünden sonra Osmanlı Devleti Arnavutluk üzerindeki baskısını daha da artırdı. Fatih Sultan Mehmed için artık karşısında yıllardır mücadele ettiği karizmatik lider yoktu. Osmanlı orduları bölgedeki kaleleri birer birer ele geçirmeye başladı. Akçahisar, İşkodra ve diğer önemli merkezler zamanla Osmanlı hâkimiyetine girdi. Venedik’in bölgedeki nüfuzu büyük ölçüde kırıldı. Arnavutluk’un büyük kısmı Osmanlı idaresi altına girdi.
Bu süreç yalnızca askerî bir fetih anlamına gelmiyordu. Osmanlı Devleti bölgede yeni idarî düzenlemeler yaptı, timar sistemini uygulamaya başladı ve Arnavutluk’u imparatorluğun bir parçası haline getirdi. Sonraki yüzyıllarda birçok Arnavut devlet adamı, asker ve yönetici Osmanlı hizmetinde önemli görevlere yükselecekti. Köprülü ailesi başta olmak üzere birçok Arnavut kökenli devlet adamı Osmanlı tarihine damga vuracaktı.
İskender Bey’in hayatı sona ermiş olsa da adı unutulmadı. Arnavutlar onu bağımsızlık mücadelesinin sembolü olarak hatırlamaya devam ettiler. Osmanlı kaynakları ise onu güçlü ama başarısız olmuş bir rakip olarak kaydetti. Avrupa tarih yazıcılığı ise onu Osmanlı ilerleyişine karşı koyan en önemli liderlerden biri olarak değerlendirdi. Günümüzde İskender Bey’in adı Arnavutluk’un millî kimliğinin en önemli unsurlarından biri olarak yaşamaya devam etmektedir.
İskender Bey’in Tarihteki Yeri

Tarihçiler bugün İskender Bey’i değerlendirirken farklı bakış açıları kullanmaktadır. Arnavut tarihine göre o bir kurtarıcı ve millî kahramandır. Avrupa tarihine göre Osmanlı ilerleyişini yavaşlatan büyük bir komutandır. Osmanlı tarihine göre ise devletin yetiştirdiği halde devlete karşı silah çeken güçlü bir asi liderdir. Ancak bütün bu farklı yorumların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardır: İskender Bey, XV. yüzyıl Balkan tarihinin en etkili şahsiyetlerinden biridir.
Fatih Sultan Mehmed’in karşısına çıkan rakipler arasında XI. Konstantinos, Kazıklı Voyvoda Vlad ve Uzun Hasan gibi önemli isimler bulunmaktadır. Ancak bunların büyük bölümü Osmanlı Devleti ile belirli dönemlerde mücadele etmişlerdir. İskender Bey ise yaklaşık yirmi beş yıl boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı direnmeyi başarmıştır. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmed ve Sultan II. Murad dönemlerinin en dikkat çekici rakiplerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır.
İskender Bey Hakkında Osmanlı ve Avrupa Kaynakları Ne Söylüyor?

İskender Bey hakkında yazılan eserler incelendiğinde aynı kişi hakkında birbirinden oldukça farklı değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir. Bunun temel sebebi, onun yalnızca bir asker veya hükümdar olmaması, aynı zamanda Osmanlı Devleti ile Avrupa arasındaki büyük mücadelenin sembol isimlerinden biri haline gelmesidir. Osmanlı tarihçileri İskender Bey’i genellikle devlete karşı isyan eden bir bey olarak değerlendirmişlerdir. Osmanlı sarayında yetişmiş olması, devlet tarafından makam ve görev verilmesi, ardından da Osmanlı Devleti’ne karşı silah çekmesi sebebiyle birçok Osmanlı kaynağında olumsuz ifadelerle anılmıştır. Özellikle Âşıkpaşazâde, Neşrî ve daha sonraki Osmanlı tarihçileri onun isyanını bir sadakat sorunu olarak görmüşlerdir.
Avrupa kaynaklarında ise durum tamamen farklıdır. Özellikle Papalık çevrelerinde yazılan eserlerde İskender Bey bir kahraman olarak anlatılmaktadır. Osmanlı ilerleyişine karşı duran bir lider olması sebebiyle Avrupa’da büyük bir şöhret kazanmıştır. Marin Barleti’nin yazdığı eserler bu algının oluşmasında önemli rol oynamıştır. Avrupa’nın birçok ülkesinde İskender Bey hakkında destanlar yazılmış, hikâyeler anlatılmış ve onun adı Osmanlılara karşı direnişin sembolü haline gelmiştir.
Ancak modern tarihçilik bu iki yaklaşımın da ötesine geçmeye çalışmaktadır. Günümüz tarihçileri İskender Bey’i yalnızca bir kahraman veya yalnızca bir asi olarak değerlendirmemektedir. O, XV. yüzyıl Balkan siyasetinin ürünüdür. Dönemin şartları içerisinde hem Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği bir komutan hem de kendi bölgesinin bağımsızlığını korumaya çalışan bir liderdir. Bu nedenle onu anlamak için yalnızca Osmanlı veya yalnızca Avrupa kaynaklarına bakmak yeterli değildir. Her iki tarafın kaynaklarını birlikte değerlendirmek gerekir.
İskender Bey ve Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed’in hayatı boyunca karşılaştığı rakipler arasında İskender Bey’in ayrı bir yeri bulunmaktadır. İstanbul’u savunan Bizans İmparatoru Konstantinos birkaç ay içinde tarih sahnesinden silinmiştir. Trabzon Rum Devleti kısa sürede ortadan kaldırılmıştır. Mora Despotluğu Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Uzun Hasan büyük Otlukbeli Zaferi sonrasında Osmanlılar için ciddi bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Ancak İskender Bey yaklaşık yirmi beş yıl boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı direnmiştir.
Fatih Sultan Mehmed döneminde gerçekleştirilen bütün seferlere rağmen onun tamamen etkisiz hale getirilmesi mümkün olmamıştır. Osmanlı Devleti ancak İskender Bey’in ölümünden sonra Arnavutluk üzerindeki hâkimiyetini kesin olarak kurabilmiştir. Bu durum İskender Bey’in askerî kabiliyetini ve liderlik gücünü göstermesi bakımından önemlidir.
Fatih Sultan Mehmed’in karşısına çıkan rakipler arasında hiçbirisi Osmanlı sistemini onun kadar iyi tanımıyordu. Hiçbirisi Osmanlı sarayında yetişmemişti. Hiçbirisi Osmanlı ordularında görev almamıştı. İskender Bey’i farklı kılan da buydu. O, Osmanlı Devleti’nin güçlü ve zayıf yönlerini bilen bir rakipti. Bu nedenle Osmanlı komutanlarını uzun yıllar boyunca meşgul etmeyi başarmıştır.
İskender Bey’in Askerî Dehası ve Savaş Taktikleri

İskender Bey’in yaklaşık çeyrek asır boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı direnebilmesinin arkasında yalnızca cesareti veya Avrupa’dan aldığı destek bulunmuyordu. Onun başarısının temelinde askerî yeteneği ve savaş alanındaki stratejik zekâsı vardı. Osmanlı sarayında aldığı eğitim sayesinde Osmanlı ordularının nasıl hareket ettiğini çok iyi biliyordu. Bir ordunun hangi şartlarda güçlü olduğunu, hangi durumlarda zayıfladığını, ikmal yollarının ne kadar önemli olduğunu ve uzun seferlerin askerler üzerinde nasıl etkiler bıraktığını yakından öğrenmişti. Bu bilgi birikimi sayesinde kendisinden kat kat büyük kuvvetlere karşı mücadele edebildi.
İskender Bey hiçbir zaman Osmanlı ordusuyla geniş ovalarda büyük meydan savaşlarına girmeyi tercih etmedi. Çünkü Osmanlı ordusunun böyle savaşlarda üstünlük sağlayacağını biliyordu. Bunun yerine Arnavutluk’un dağlık yapısından faydalandı. Dar geçitler, sarp kayalıklar, yoğun ormanlar ve ulaşılması güç vadiler onun doğal savunma hatları haline geldi. Osmanlı orduları bölgeye girdiğinde geçitlerde pusu kuruyor, ikmal kollarına saldırıyor ve küçük birlikleri hedef alıyordu. Daha sonra hızla geri çekilerek dağlık alanlarda kayboluyordu. Bu yöntem Osmanlı ordularını sürekli hareket etmeye zorluyor ve yıpratıyordu.
Özellikle gece baskınları ve ani saldırılar İskender Bey’in en sık kullandığı yöntemler arasındaydı. Osmanlı birlikleri konakladıkları bölgelerde her an saldırıya uğrama korkusuyla hareket etmek zorunda kalıyordu. Bu durum askerlerin moralini etkiliyor ve harekâtın hızını düşürüyordu. Osmanlı orduları çoğu zaman savaş meydanında rakiplerini kolayca yenebilecek güce sahip olmalarına rağmen Arnavutluk’un dağlık coğrafyasında aynı başarıyı elde etmekte zorlanıyordu.
İskender Bey’in savaş anlayışında hız ve hareketlilik büyük önem taşıyordu. Emrindeki kuvvetler genellikle hafif süvarilerden ve bölgeyi çok iyi tanıyan savaşçılardan oluşuyordu. Bu askerler kısa sürede uzun mesafeler kat edebiliyor, baskın düzenleyebiliyor ve düşman toparlanmadan bölgeden uzaklaşabiliyordu. Bu nedenle Osmanlı komutanları çoğu zaman karşılarında düzenli bir ordu değil, sürekli yer değiştiren ve nereden saldıracağı belli olmayan bir kuvvet buluyorlardı.
Bazı tarihçiler İskender Bey’i Avrupa’da erken dönem gerilla savaşının en başarılı uygulayıcılarından biri olarak değerlendirmektedir. Her ne kadar modern anlamda gerilla kavramı o dönemde kullanılmasa da uyguladığı yöntemler daha sonraki yüzyıllarda görülecek düzensiz savaş tekniklerine oldukça benzemektedir. Bu durum onun askerî tarih içerisindeki önemini daha da artırmaktadır.
Balaban Paşa ve İskender Bey Mücadelesi

Fatih Sultan Mehmed döneminde İskender Bey’e karşı görevlendirilen en önemli Osmanlı komutanlarından biri Balaban Paşa idi. İlginç bir şekilde Balaban Paşa da tıpkı İskender Bey gibi Arnavut kökenliydi. Küçük yaşta Osmanlı hizmetine alınmış, sarayda yetişmiş ve zamanla Osmanlı Devleti’nin önemli komutanlarından biri haline gelmişti. Bu nedenle İskender Bey ile Balaban Paşa arasındaki mücadele yalnızca iki askerî lider arasındaki bir çatışma değil, aynı zamanda iki farklı hayat hikâyesinin karşılaşması olarak da değerlendirilmektedir.
Fatih Sultan Mehmed, Balaban Paşa’nın bölgeyi ve Arnavutları iyi tanıması sebebiyle onu özellikle görevlendirmişti. Balaban Paşa kısa sürede bölgede önemli başarılar elde etti. İskender Bey’in bazı yakın adamlarını esir aldı ve Osmanlı hâkimiyetini güçlendirmeye başladı. Bu durum Arnavut direnişi açısından ciddi bir tehdit oluşturuyordu.
İskender Bey ise Balaban Paşa’nın faaliyetlerini durdurmak için yoğun çaba gösterdi. İki taraf arasında çok sayıda çatışma yaşandı. Nihayetinde Balaban Paşa bir kuşatma sırasında hayatını kaybetti. Ancak onun ölümü bile Osmanlı Devleti’nin bölgedeki baskısını sona erdirmedi. Fatih Sultan Mehmed yeni komutanlar görevlendirerek Arnavutluk üzerindeki baskıyı sürdürdü.
İskender Bey’in Ailesi ve Mirası

İskender Bey yalnızca bir asker ve komutan değildi. Aynı zamanda bir hanedanın temsilcisiydi. Kastrioti ailesi Arnavutluk’un en önemli ailelerinden biri olarak kabul ediliyordu. İskender Bey hayatı boyunca yalnızca kendi iktidarını değil, ailesinin bölgedeki tarihî konumunu da korumaya çalıştı. Bu nedenle mücadelesi kişisel bir iktidar mücadelesinden çok daha geniş bir anlam taşımaktadır.
İskender Bey’in ölümünden sonra ailesinin bazı üyeleri İtalya’ya göç etti. Özellikle Napoli Krallığı’nın himayesi altında yaşamlarını sürdürdüler. Arnavut göçmen toplulukları içerisinde Kastrioti ailesinin adı uzun yıllar boyunca saygıyla anılmaya devam etti. Günümüzde dahi İtalya’nın bazı bölgelerinde Arnavut kökenli toplulukların İskender Bey’i tarihî bir kahraman olarak hatırladıkları görülmektedir.
Arnavutluk’ta ise İskender Bey’in adı zamanla millî kimliğin önemli bir parçası haline geldi. Osmanlı hâkimiyeti döneminde bile halk arasında onunla ilgili hikâyeler anlatılmaya devam etti. Bağımsız Arnavutluk Devleti’nin kurulmasından sonra ise İskender Bey ulusal tarih anlatısının merkezine yerleştirildi. Heykelleri dikildi, meydanlara adı verildi ve eğitim müfredatlarında önemli bir yer aldı.
Bugün Tiran’ın merkezindeki İskender Bey Meydanı, onun Arnavut halkı açısından ne kadar büyük bir sembol olduğunu göstermektedir. Arnavut tarih yazıcılığı onu bağımsızlığın, direnişin ve millî birliğin temsilcisi olarak kabul etmektedir. Osmanlı kaynakları farklı bir bakış açısına sahip olsa da İskender Bey’in Balkan tarihindeki etkisi konusunda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. O, yaşadığı dönemin en önemli askerî ve siyasi şahsiyetlerinden biri olarak tarih sahnesindeki yerini korumaktadır.
Arnavutluk’tan Osmanlı Devleti’nin Zirvesine Yükselenler

Tarihî açıdan dikkat çekici noktalardan biri de şudur; İskender Bey’in ölümünden sonra Arnavutluk tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiş olmasına rağmen Arnavutlar Osmanlı Devleti içerisinde önemli görevler üstlenmeye devam etmişlerdir. Hatta ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin en güçlü sadrazamlarından bazıları Arnavut kökenli ailelerden çıkmıştır.
Özellikle Köprülü ailesi Osmanlı tarihine damga vurmuştur. Köprülü Mehmed Paşa, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ve Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa gibi devlet adamları imparatorluğun en kritik dönemlerinde devleti yönetmişlerdir. Bunun yanında çok sayıda Arnavut kökenli asker, vali, paşa ve bürokrat Osmanlı hizmetinde yükselmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nin fethettiği bölgelerdeki insanları sistem içerisine dahil edebilme gücünü göstermektedir.
İskender Bey Osmanlı Devleti’ne karşı mücadele etmiş olsa da onun ölümünden sonraki süreçte Arnavutlar ile Osmanlı Devleti arasında farklı bir ilişki gelişmiştir. Birçok Arnavut aile Osmanlı sisteminin parçası olmuş, devlet yönetiminde söz sahibi olmuş ve imparatorluğun geniş coğrafyasında önemli görevler üstlenmiştir. Bu nedenle Arnavutluk tarihi yalnızca direniş hikâyelerinden ibaret değildir; aynı zamanda Osmanlı Devleti ile kurulan ortak tarihin de önemli bir parçasıdır.
Günümüzde İskender Bey’in Mirası

Aradan geçen beş yüz yılı aşkın zamana rağmen İskender Bey’in adı hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Arnavutluk’ta millî kimliğin en önemli sembollerinden biri olarak kabul edilmektedir. Başkent Tiran’ın merkezindeki büyük meydan onun adını taşımakta, ülkenin birçok yerinde heykelleri bulunmaktadır. Arnavutluk’un bağımsızlık sürecinde onun adı yeniden ön plana çıkarılmış ve millî birlik fikrinin temel unsurlarından biri haline getirilmiştir.
Kosova, Kuzey Makedonya ve Karadağ’daki Arnavut toplulukları arasında da İskender Bey büyük saygı görmektedir. Onun hayatı yalnızca tarihî bir olay olarak değil, aynı zamanda kültürel bir miras olarak değerlendirilmektedir. Bugün hakkında yüzlerce kitap yazılmış, sayısız makale yayımlanmış ve çeşitli akademik çalışmalar hazırlanmıştır.
Osmanlı tarihi açısından bakıldığında ise İskender Bey, devletin Balkanlar’daki ilerleyişi sırasında karşılaşılan en önemli rakiplerden biri olarak kabul edilmektedir. Osmanlı Devleti sonunda galip gelmiş olsa da İskender Bey’in direnişi, Osmanlıların Balkanlar’daki hâkimiyetini kurma sürecini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu nedenle hem Arnavutluk tarihi hem de Osmanlı tarihi açısından büyük önem taşıyan bir şahsiyet olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç
İskender Bey’in hayatı, XV. yüzyıl Balkanlarının karmaşık siyasi yapısını anlamak için önemli bir örnektir. Osmanlı sarayında yetişmiş bir çocuğun yıllar sonra Osmanlı Devleti’nin en önemli rakiplerinden biri haline gelmesi tarihî açıdan dikkat çekici bir olaydır. Yaklaşık yirmi beş yıl boyunca Sultan Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde Osmanlı Devleti’ne karşı mücadele etmiş, Avrupa’nın desteğini almış ve Arnavut halkının hafızasında silinmez bir yer edinmiştir.
Bugün İskender Bey’e farklı milletler farklı gözlerle bakmaktadır. Arnavutlar için bağımsızlığın sembolüdür. Avrupa tarih yazıcılığında Osmanlı ilerleyişine karşı direnişin kahramanıdır. Osmanlı kaynaklarında ise güçlü fakat başarısız olmuş bir rakiptir. Ancak bütün bu farklı değerlendirmelerin ortak noktası şudur: İskender Bey, Balkan tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biridir ve adı yüzyıllar boyunca yaşamaya devam edecektir.



















