Osmanlı’da Cellatlar Neden İsimsiz Mezarlara Gömülüyordu?

Osmanlı’da Cellatlar Neden İsimsiz Mezarlara Gömülüyordu? İstanbul’un Eyüp sırtlarında, mezarlıkların arasından yukarı doğru çıkan tenha bir yol vardır. Servilerin gölgelediği bu yolun çevresinde Osmanlı devlet adamlarının, âlimlerin ve sanatkârların gösterişli mezar taşlarına rastlanır. Taşların üzerinde isimler, tarihler, dualar, meslek işaretleri ve zarif süslemeler bulunur. Her biri, toprağın altında yatan kişinin kim olduğunu gelecek nesillere anlatmak ister gibidir.

Fakat Karyağdı Bayırı’nın bir köşesinde bambaşka taşlar görülür.

Ne isimleri vardır ne tarihleri. Üzerlerinde bir dua, meslek işareti veya süsleme de bulunmaz. Kaba biçimli, kısa ve sessiz taşlardır bunlar. Halk arasında bu mezarların Osmanlı cellatlarına ait olduğu kabul edilir.

Peki devletin verdiği hükümleri yerine getiren cellatlar öldüklerinde neden diğer insanlardan ayrı yerlere gömülüyordu? İsimleri neden taşlara yazılmıyor, kimlikleri neden ölümden sonra bile gizleniyordu?

Bu sorunun cevabı, Osmanlı toplumunun ölüm, adalet, korku ve intikam karşısındaki tutumunda saklıdır.

Cellat karar veren değil, hükmü uygulayan kişiydi

“Cellat” kelimesi günümüzde acımasız ve zalim insanları tanımlamak için de kullanılır. Osmanlı devlet düzeninde ise cellat, ölüm veya beden cezasını uygulamakla görevlendirilen kişiydi.

İdam kararını cellat vermezdi. Hüküm padişah, Divan-ı Hümayun veya yetkili mahkeme tarafından alınırdı. Cellat ise kendisine bildirilen kararı yerine getirirdi. Bu anlayış Osmanlı döneminde kullanılan şu sözle özetlenirdi:

“Hükm-i sultan olmaz ise gelmez hata cellattan.”

Başka bir ifadeyle hükümdarın emri bulunmadan cellat harekete geçemezdi. Kararın hukuki ve siyasi sorumluluğu hükmü veren makama, infazın fiziksel ve manevi ağırlığı ise cellada aitti.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Cellât” maddesine göre Osmanlılarda cellatlığın kurumsal olarak tam hangi tarihte ortaya çıktığı kesin biçimde bilinmemektedir. Bununla birlikte 15. yüzyıldan itibaren infazlarda özel görevlilerin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Saraydaki cellatlar, bostancıbaşı veya çavuşbaşının emri altında çalışırdı. Cellatbaşının yönetiminde cellatlar, yamaklar ve çıraklar bulunurdu. Kaynaklarda bu görevliler için “cemaat-i cellâdân”, “meydan-ı siyaset ustaları” ve “Üstâdân-ı Dîvân-ı Hümâyun” gibi adlar kullanılmıştır.

  1. yüzyılda sarayda görev yapan cellatların sayısının beş civarında olduğu, 18. yüzyılda ise bu sayının yetmişe kadar yükseldiği belirtilir. Bu kayıtlar, cellatlığın rastgele seçilmiş kişilerin yaptığı geçici bir iş olmadığını; saray teşkilatı içinde belirli bir düzen ve hiyerarşiye sahip olduğunu göstermektedir.

Osmanlı cellatlarının hepsi dilsiz miydi?

Cellatlar hakkında anlatılan en yaygın hikâyelerden biri, tamamının sağır ve dilsiz kişilerden seçildiğidir. Bu kişilerin sarayda konuşulanları duymamaları, gördüklerini anlatmamaları ve infaz sırasında verilen emirleri sorgulamamaları için özellikle tercih edildiği söylenir.

Bu anlatının gerçek bir tarihî temeli vardır; ancak zamanla genelleştirilmiştir.

Osmanlı sarayında “dilsiz” adı verilen görevliler bulunuyordu. Bunların bazıları özellikle hanedan mensuplarıyla yüksek rütbeli devlet adamlarının infazlarında görevlendirilebiliyordu. Fakat bütün Osmanlı cellatlarının dilsiz olduğunu söylemek doğru değildir.

Kaynaklarda cellatbaşı, cellat, yamak ve çıraklardan meydana gelen bir teşkilattan söz edilir. Kara Ali ve çırağı Cellat Süleyman gibi isimlerin tarih anlatılarında yer alması da mesleğin yalnızca dilsiz saray görevlilerinden oluşmadığını gösterir.

Dolayısıyla doğru ifade şudur: Saraydaki dilsiz görevliler arasında infaz yapan kişiler bulunuyordu; ancak cellatlık yalnızca onlara özgü bir meslek değildi.

Mahkûmun makamı infazın şeklini değiştirebiliyordu

Osmanlı’da infaz yöntemi, mahkûmun toplumsal konumuna ve verilen hükmün niteliğine göre değişebilirdi.

Eski Türk devlet geleneklerinin etkisiyle hanedan mensuplarının kanının yere akıtılmamasına dikkat edilirdi. Bu nedenle padişah, şehzade ve hanedana mensup bazı kişilerin yay kirişi veya kementle boğularak öldürüldüğü bilinmektedir. Başka mahkûmların infazında ise kılıç, balta ve farklı araçlar kullanılabiliyordu.

Yüksek rütbeli devlet adamlarına idam kararı bildirildiğinde abdest almaları, namaz kılmaları ve son arzularını dile getirmeleri için zaman tanındığı da kaynaklarda aktarılır. 1683 Viyana bozgunundan sorumlu tutulan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın infazından önce namaz kıldığı ve bulunduğu odadaki kilimleri toplattığı anlatılmaktadır.

İnfazlar yalnızca İstanbul’da gerçekleştirilmezdi. Başkent dışına gönderilen ölüm hükümleri bazen beraberinde bir cellatla ulaştırılır, bazen de yerel idareden infazı yerine getirecek bir görevli bulunması istenirdi.

Ancak Osmanlı cellatlarının hafızalarda en fazla yer eden çalışma alanı Topkapı Sarayı’ydı.

Topkapı Sarayı’ndaki Cellat Çeşmesi

Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda, Bâbüsselâm adı verilen Orta Kapı yakınında bulunan çeşme tarih anlatılarında “Cellat Çeşmesi” veya “Siyaset Çeşmesi” adıyla anılır.

Devlet adamları ile siyasi mahkûmlara ilişkin bazı infazların bu çevrede gerçekleştirildiği aktarılır. Kesilen başların bir süre “ibret taşı” üzerinde teşhir edildiği, cellatların kullandıkları aletleri çeşmede yıkadığı belirtilmektedir.

İnfazın sarayın önemli bir geçiş noktasında yapılması tesadüf değildi. Uygulanan ceza yalnızca mahkûmun hayatını sona erdirmiyor, aynı zamanda devlet otoritesini görünür hâle getiriyordu. İnfazın sonucu, benzer bir davranışta bulunmayı düşünenlere ibret olması amacıyla sergilenebiliyordu.

Cellat bu düzenin gerekli bir parçasıydı. Fakat saray teşkilatının ihtiyaç duyduğu bu görevli, toplum tarafından aynı ölçüde kabul görmüyordu.

Devletin görevlisi, toplumun uğursuz saydığı insan

Cellat verilen hükmü uygulasa da gündelik hayatta doğrudan ölümle özdeşleştiriliyordu. İnsanlar onu yalnız yaptığı işle değil, elinden geçen mahkûmların acıları ve onların ailelerinin öfkesiyle birlikte görüyordu.

Kararı hükümdar, divan veya mahkeme vermiş olsa bile ölümün görünen yüzü cellattı. Son hareketi yapan, kementi çeken veya kılıcı kullanan oydu. Böylece hukuki sorumluluk yukarıdaki makamlara, ölümün toplumsal ve manevi yükü ise celladın üzerine bırakılıyordu.

Cellatlara ilişkin korkuyu güçlendiren başka uygulamalar da vardı. İdam edilen kişilerin mücevherleri dışındaki bazı eşyaları cellatlara kalabiliyordu. Bu mallar belirli zamanlarda “cellat mezadı” adı verilen satışlarda elden çıkarılırdı.

Ancak celladın elinden çıkan eşyaların uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bu nedenle değerli malların bile az talip bulduğu ve gerçek değerlerinin altında satıldığı aktarılmaktadır.

Celladın yalnızca yaptığı iş değil, dokunduğu eşya bile korku ve uğursuzlukla ilişkilendirilmişti. Bu bakış, cellatların toplum içinde dışlanmasına yol açtı. Ölümlerinden sonra normal mezarlıklara kabul edilmemeleri ise bu dışlanmanın son aşaması oldu.

Cellatlar neden ayrı mezarlıklara gömülüyordu?

Osmanlı mezarlıkları yalnızca defin alanı değildi. Aynı inancı, mahalleyi, mesleği veya toplumsal kimliği paylaşan insanların ölümden sonra da bir arada bulunduğu yerlerdi.

Cellatlar ise yaptıkları iş nedeniyle bu toplumsal birlikteliğin dışında tutuluyordu. İnsanların, yakınlarının bir celladın yanına gömülmesini istemediği ve cellatlar için ayrı defin alanları oluşturulduğu aktarılmaktadır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi de Türk toplumunda cellatlara ve yaptıkları işe olumsuz bakıldığını, öldüklerinde normal mezarlıklara defnedilmeyerek ayrı cellat mezarlıklarına gömüldüklerini belirtir.

Fakat ayrı bir mezarlığa gömülmeleri sorunun yalnızca bir kısmıdır. Bu mezarları asıl dikkat çekici hâle getiren özellik, taşların üzerinde isim bulunmamasıdır.

Birinci neden: Mezarı intikamdan korumak

Cellat mezarlarının isimsiz bırakılmasına ilişkin en güçlü açıklamalardan biri, mezarı intikamdan koruma düşüncesidir.

İnfaz edilen kişinin ailesi, arkadaşları veya yakınları verilen hükümden doğrudan celladı sorumlu tutabilirdi. Celladın adı ve mezarının yeri bilinirse öfkelerini onun mezarına yöneltebilir, taşı kırabilir veya mezarı tahrip edebilirlerdi.

Taşa isim yazılmadığında hangi mezarın hangi cellada ait olduğunu belirlemek zorlaşıyordu. Böylece ölü cellat, hayattayken infaz ettiği kişilerin yakınlarından gelebilecek saldırılara karşı korunuyordu.

Arkeolog Ece Yüksel’in “Osmanlı Cellatları” başlıklı çalışmasında da cellat mezarlarının tahrip edilmesinden ve yakınlarına zarar verilmesinden korkulduğu için taşlara isim yazılmadığı, defin için ücra köşelerin seçildiği belirtilmektedir.

Bu açıdan bakıldığında isimsizlik yalnızca bir aşağılama değildir. Celladı ve geride kalan ailesini saklayan bir güvenlik perdesi olarak da görülebilir.

İkinci neden: Beddua ve husumeti ölümden sonra durdurmak

İsimsizliğe ilişkin ikinci açıklama, celladın mezarını beddua ve lanetten korumaktır.

İnfaz edilen kişinin yakınları mezarın yerini öğrenirse orada beddua edebilir veya hayattayken başlayan husumeti ölümden sonra da sürdürebilirdi. Kimliğin taşa yazılmaması, öfkenin belirli bir mezara yönelmesini engelliyordu.

Burada dikkat çekici bir çelişki vardır. Toplum celladı diğer insanlarla aynı yere gömmek istememiş, fakat mezarını tamamen savunmasız da bırakmamıştır. Adını silmek bir taraftan onu ortak hafızadan uzaklaştırırken diğer taraftan tanınmasını ve mezarının hedef alınmasını önlüyordu.

Bu nedenle isimsiz taş hem dışlanmanın hem de korunmanın sembolü olarak okunabilir.

Üçüncü neden: Celladı mezar taşı kültürünün dışında bırakmak

Osmanlı mezar taşları, toprağın altında yatan kişinin kimliğini anlatan taş belgelerdir. Kitabelerde ölen kişinin adı, babasının adı, unvanı, mesleği, memleketi, ölüm tarihi ve dua ifadeleri bulunabilir.

Taşların üzerindeki kavuk, sarık ve farklı başlık biçimleri kişinin görevini veya toplumsal konumunu gösterebilir. Denizcilerin taşlarında gemi ve çapa, askerlerin taşlarında silahlar, kadın mezarlarında ise çiçekler ve zarif süslemeler görülebilir.

Cellatlara ait olduğu kabul edilen taşlarda ise bu görsel dil tamamen susturulmuştur.

Taşlar kaba, kısa, dikdörtgene yakın, yazısız ve süslemesizdir. Ne meslek işareti vardır ne toplumsal statü göstergesi ne de kimliği geleceğe taşıyacak bir kitabe.

Normal bir Osmanlı mezar taşı “Burada kim yatıyor?” sorusuna cevap verir. Cellat mezarı ise özellikle susar.

Celladın görevi devlet kayıtlarında yer alabilir; fakat mezarı onun kimliğini açıklamaz. Yaşarken devlet teşkilatının içinde bulunan cellat, öldüğünde toplumun ortak hafızasının dışına çıkarılır.

Eyüp Karyağdı Bayırı’ndaki Cellatlar Mezarlığı

İstanbul’da cellat mezarlarıyla ilişkilendirilen en tanınmış yer, Eyüpsultan’daki Karyağdı Bayırı’dır.

Eyüpsultan Kaymakamlığı, Cellatlar Mezarlığı’nın Eyüpsultan Camii’nin solundan yukarı doğru kıvrılan yolun sonunda bulunduğunu belirtmektedir. Alanın Osmanlı döneminde cellatlar için kullanıldığı; mezar taşlarında isim, şekil ve süsleme bulunmadığı ifade edilmektedir.

Mezarlığın konumu son derece anlamlıdır. Eyüp, Osmanlı İstanbul’unun en itibarlı defin bölgelerinden biriydi. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin türbesi nedeniyle güçlü bir manevi merkezdi. Padişahların kılıç kuşanma törenleri de burada gerçekleştiriliyordu.

Böylesine önemli bir bölgede cellat mezarlarının ana defin alanlarından uzakta, bayırın tenha bir köşesinde bulunması, toplumdaki ayrımın şehir mekânına yansımasıydı.

Cellatlar tamamen şehrin dışına çıkarılmamıştı. Ancak devlet adamları, âlimler ve halkın diğer mensuplarıyla yan yana gömülmeleri de istenmemişti.

Kaynaklarda Eğrikapı civarında başka bir cellat mezarlığından da söz edilmektedir. Fakat bu alanların kesin sınırları, mezar sayıları ve taşların kime ait olduğu konusunda ayrıntılı bir envanter bulunmamaktadır.

Taşların isimsiz olması araştırmayı baştan zorlaştırmaktadır. Şehirleşme, yol çalışmaları, bakımsızlık ve mezar taşlarının zamanla kaybolması da geriye kalan izleri azaltmıştır.

Bu nedenle “Osmanlı’daki bütün cellatlar her yerde mutlaka isimsiz mezarlara gömülürdü” şeklinde kesin bir genelleme yapmak doğru olmaz. Kaynakların desteklediği daha dikkatli ifade şudur: Özellikle İstanbul’da cellatlar için ayrılmış mezarlıklar ve kimliksiz, süslemesiz mezar taşlarından oluşan bir gelenek bulunuyordu.

Sarayda görünür, mezarda görünmez

Cellatların hikâyesindeki en çarpıcı karşıtlık, Topkapı Sarayı ile Eyüp sırtları arasında kurulabilir. Saraydaki infaz, devlet otoritesinin açık ve görünür gösterisiydi. Verilen hüküm uygulanıyor, sonucu başkalarına ibret olması amacıyla sergilenebiliyordu. Fakat bu görevi yerine getiren celladın kendi ölümü sessizdi. Bir tarafta hükmün ilan edildiği saray meydanı, diğer tarafta kimliğin gizlendiği tenha mezarlık vardı. Cellat yaşarken devletin eli, öldüğünde ise toplumun arasına almak istemediği kişiydi. Bu nedenle cellat mezarları yalnızca ürpertici bir tarih hikâyesi değildir. Devlet şiddetinin manevi yükünün belirli kişilerin üzerinde nasıl bırakıldığını gösteren maddi belgelerdir.

İnfaz emrini hükümdar veya mahkeme verir, yöneticiler süreci denetler, cellat son hareketi gerçekleştirirdi. Fakat toplumun zihninde ölümün yüzü çoğu zaman yalnızca cellat olurdu.

İsimsiz taşların anlattığı büyük çelişki

Cellat mezarlarının en dikkat çekici yanı, üzerlerinde hiçbir şey yazmamasına rağmen çok şey anlatmalarıdır. Bir Osmanlı mezar taşında kimliği oluşturan her unsurun eksikliği burada başlı başına bir mesajdır. Ad yoktur; çünkü tanınması istenmez. Süsleme yoktur; çünkü mesleğe saygınlık atfedilmez. Kitabe yoktur; çünkü hatırasının yüceltilmesi amaçlanmaz. Mezarlık uzaktadır; çünkü ölümle özdeşleşen görevli, öldükten sonra bile toplumun merkezine alınmaz. Fakat bu taşları yalnızca nefretin ve dışlanmanın belgesi olarak görmek eksik kalır. İsimsizlik mezarı intikamdan, bedduadan ve tahripten korumuş olabilir. Celladın ailesinin tanınmasını ve damgalanmasını önleyen bir gizlilik de sağlamış olabilir. Cellat dışlanmış, fakat yine de toprağa verilmiştir. Kimliği saklanmış, fakat mezarının yeri bir taşla işaretlenmiştir.

Sonuç: Taşta adı yok, tarihte izi var

Osmanlı cellatlarının isimsiz mezarlara gömülmesinin ardında tek bir sebep yoktur. Yaptıkları iş nedeniyle toplum tarafından korkulan ve uğursuz kabul edilen cellatlar, normal mezarlıklardan ayrı tutuluyordu. Taşlara isim yazılmaması ise mezarları intikamdan, bedduadan ve tahripten koruyor; aynı zamanda cellatların ailelerinin kimliğini gizliyordu. Ancak bu mezarların anlattığı asıl hikâye bundan daha derindir. Karyağdı Bayırı’nın sessiz taşları, ölüm cezasını verenlerle uygulayanlar arasındaki ahlaki mesafeyi gösterir. Devletin ihtiyaç duyduğu bir görevlinin toplum tarafından nasıl dışlandığını anlatır. Kimliğin, makamın ve hatıranın taşa işlendiği Osmanlı mezar kültüründe bazen suskunluğun da bilinçli bir işaret olabileceğini ortaya koyar. Cellatların adları mezar taşlarına kazınmadı.

Fakat taşlarda bırakılan bu boşluk, onların hikâyesinin yüzyıllar sonra bile anlatılmasına neden oldu.

Kaynakça


 

Ahmet KOÇ
Türk Tarihi Araştırmacısı ve Yazar
www.devletialiyyei.com